Fransa’ya ne oluyor?



15-01-2015 08:56


Mehmet Karaoğlu

2013 yaz aylarının sonlarında ABD’nin Rusya ile anlaşmaya vararak Suriye’ye askeri müdahale seçeneğini masadan kaldırması sırasında fazla gündeme gelmeyen olaylardan biri, Fransa’nın uluslararası alanda düştüğü “utanç verici” durum oldu. Bu yorum bana ait değil ve Fransa içinde ve dışında çeşitli yorumlarda yaygın olarak dile getirildi. Birleşmiş Milletler kararı olmaksızın Suriye’ye saldırılmasını savunan Fransa bu durumun sonucunda Suriye’deki süreçten tamamen dışlanan bir konuma itilmiş oldu.

Hollande’ın buradaki sorunu, tıpkı AKP gibi, savunduğu agresif politikayı ABD olmaksızın hayata geçirebilecek askeri ve diplomatik olanaklardan yoksun olmasıydı. Öte yandan ABD ve Rusya tarafından süreçten tamamen dışlanmasına rağmen Hollande aynı çizgiyi söylem düzeyinde savunmaya devam etti ve en büyük destekçileri arasında bilindiği gibi AKP hükümeti yer aldı.

Charlie Hebdo saldırısı işte Fransa’nın bu Ortadoğu politikasını bir kez daha tartışmaların odağına çekti. Uzun zamandır Ortadoğu ve Afrika’da en agresif dış politikaya sahip Batılı devlet olan Fransa saldırının ardından açık ki içeride bu konuda giderek artan bir muhalefetle karşılaşacak.

Sarkozy dönemiyle başlayan ve “sosyalist” Hollande ile devam eden bu saldırgan dış politika hafife alınmaması gereken bir politika değişikliği. Bundan on yıl kadar önce Ortadoğu’da ABD saldırganlığını açıktan eleştirmekten çekinmeyen bir devletin aradan geçen zamanda tam tersi bir noktaya gelerek ABD’yi pasif kalmakla eleştirmesi çarpıcı bir değişim.

Örneğin çarpıcı değişim başlıklarından biri de geleneksel Fransız dış politikasının önemli unsurlarından biri olarak Lübnan’da Hizbullah ile iyi ilişki politikasına son verilmesi oldu. Fransa Suriye halkına destek olduğu gerekçesiyle Hizbullah’ın Avrupa’da terörist örgütler listesine alınmasını savundu.

Fransa’nın bu agresif dış politikası geçtiğimiz süreçte AB içinde bir dizi sıkıntıya da neden oldu ve AB’nin ünlü “Ortak Savunma ve Dış Politikası” söyleminin sadece kağıt üzerinde kaldığını bir kez daha gösterdi. Almanya, Avusturya ve İsveç Suriyeli muhaliflerin silahlandırılmasına açıkça itiraz etmiş, İtalya Dışişleri Bakanı ise açıkça Fransa’nın BM’yi hiçe saymayı savunan agresif tutumunun güvenlik riski oluşturduğunu açıklayarak tepkisini dile getirmişti.

Agresif politikasına Avrupa’dan fazla destek bulamasa da Fransa tek taraflı girişimlerde bulunmaya devam etti. Bu girişimlerin başında, Suriye’de tampon bölge ve uçuşa yasak bölge kararı için ABD yönetimini ikna etme çabaları geldi. Ancak bölgeden gelen haberler Fransa’nın girişimlerinin bununla sınırlı olmadığını gösterdi.

Örneğin ABD basınına sızdırılan bir habere göre ABD’nin geçtiğimiz aylarda Suriye’deki IŞİD mevzilerine düzenlediği ilk hava saldırısında öldürülenler arasında “El Kaide’ye katılan üst düzey bir Fransız istihbarat subayı bulunduğu” belirtildi. Haber okunduğunda bunun sıradan bir olay olmadığı ve söz konusu kişinin bugüne kadar El Kaide’ye katılan en üst düzey görevli olduğu anlaşılıyor. Aynı günlerde Fransa’nın IŞİD’e yönelik hava saldırısı kampanyasına Irak’ta katılıp, Suriye’de katılmama kararı alması da bu açıdan şaşırtıcı olmadı.

Sonuç olarak Charlie Hebdo saldırısı, Fransa’nın Almanya ve ABD tarafından eleştirilen Ortadoğu politikasının sürdürülmesini daha maliyetli hale getirmiştir. Hollande’ın bu maliyetleri ne düzeyde göze alacağı, ne düzeyde bir farklı bir yöne gideceğini yakında göreceğiz.

Bu noktada Fransa’nın içe kapanması veya iddialarından tümüyle vazgeçmesi kolay değil. Çünkü bu agresif politikaya ilk başta yönelten şeylerin başında, etkileri halen devam eden ekonomik krizle başa çıkma konusunda Almanya ve İngiltere gibi olanaklara daha az sahip olması yatıyordu.

Fransız burjuvazisi agresif dış politikayı bir kriz politikası olarak devreye sokmak zorunda kalmıştı. Bunun alternatif ise, Sarkozy’ye rağmen halen Avrupa’da en yüksek kazanımlara sahip olan Fransız işçi sınıfına saldırmanın siyasi maliyetlerini göze almaktı. Fransız burjuvazisi dış politikada tıkandığı oranda bunu göze almak zorunda kalabilir. Bunun gerçekleşmesi durumunda etkileri kuşkusuz Yunanistan’dakinden çok daha fazla olacaktır. Tarih bize Fransa’da sınıf mücadelesinin keskinleşmesinin bütün dünyada nasıl etkide bulunabileceğini defalarca kez gösterdi.