Filli boya, Hollanda…



18-03-2017 08:09


Metin Çulhaoğlu

İşin en başında bir konuda anlaşmak gerekiyor: 

Genel oy hakkı, temsili demokrasi, sosyal güvenlik, eğitim ve sağlık gibi alanlarda verilen hizmetlere erişim, kadının çalışma yaşamı dâhil kamusal alanda varlığı, vesaire… Bunlar ve benzerleri, sermaye sınıfının “Ben sömürü düzenini ve egemenliğimi bunlarla daha rahat sürdürürüm” diye inceden inceye düşünüp getirdiği şeyler midir, yoksa sınıf mücadelelerinin dünya-tarihsel gelişimi sonucunda elde edilmiş kazanımlar mıdır?  

Bu soruya verilebilecek makul yanıt herhalde ikincisidir. 

Bunu söyledikten sonra iki ek yapalım.

Birincisi: Sözü edilen alanlarda “kazanımdan” söz ediyorsak, bunu tek tek ülkeler bazında ve salt oralardaki sınıf mücadeleleri çerçevesinde düşünmek darlık olacaktır. Çünkü kapitalizm bir “dünya sistemi” olduğundan, belirli coğrafyalardaki sınıf mücadeleleri ve sonuçları, diğer tüm coğrafyaları da etkiler.

İkincisi: Sermaye sınıfının, belirli ödünler vermek zorunda kaldıktan sonra kendini ortaya çıkan yeni durumlara “adapte etmesi”, hatta bu durumlardan kimi ek yararlar sağlaması, söz konusu durumların önceden bu sınıf tarafından “planlandığı” ve “arzu edildiği” anlamına gelmez. Tersini düşünmek, genel oy hakkından başlamak üzere tarihsel süreçte “kazanım” diye akla gelen ne varsa hepsini “burjuvazinin oyunu” sayma gibi bir saçmalığa götürür.  

***

Bu “elementer” denebilecek konulara girmeyi neden gerekli gördük? 

Basit ve güncel bir örnek, “Filli Boya” adlı firma tarafından hazırlanan bir spot üzerine başlayan tartışmaların anlamsız noktalara kaydırılmasıdır. Bizce, belirli sermaye kesimlerinin solun da duyarlı olduğu konularda “profil verme” zorunda kalmaları, işin içinde hangi hinliğin olduğunu düşünmenin değil, dünya-tarihsel mücadele birikiminin etkilerini görüp kendimize güvenmenin vesilesi olmalıdır. 

Öbür türlü, kadının işgücüne katılımını savunmayalım; katılırlarsa zaten sömürüleceklerdir… 

Kayıt dışı istihdama, çocuk işçiliğine karşı çıkmayalım; çünkü kayıtlı işçi çalıştıran, çocuk işçi kullanmayan “formel” sermaye kesimlerinin rakip durumdaki diğer sermaye kesimlerini piyasadan silmelerinin bir aracıdır… 

Geçmişe dönersek, 1960’ların başında “sağlık hizmetlerinin sosyalleştirilmesini” savunmamalıydık; çünkü ithal ikameci sanayi burjuvazisi açısından emek gücünün maliyetinin düşürülmesine yaramıştı… 

Sonuç: Eğer sosyalizm mücadelesi diyorsak, belirli düzenlemelerin insanı dar bağlantılardan ve bağımlılıklardan, ek yüklerden kurtarıcı, dışa açıcı, sosyalleştirici, kamusal alanda (önce) yurttaş konumuna getirici etkileri, en az burjuvazinin hangi kesiminin işine ne yönden yaradığı kadar dikkate alınmalıdır. 

***

Sonra, şu malum Hollanda meselesi… 

Az önce eleştirilen mantığın bir benzeri burada da görülmektedir. 

Sanki ortada kendi burjuva devrimini daha 16. yüzyılda başlatan, ayrıca bu devrime İspanya’ya karşı mücadele temelinde “kurtuluş” öğesi de katan bir ülke yok… 

Oysa kendi geçmişini, tarihini tümden silerek salt güncelliğiyle yaşayan ve böyle tanımlanabilecek hiçbir ülke yoktur. 

Avrupa Birliği’nin bugünkü biçareliğinin, onu oluşturan ülkelerdeki ikiyüzlülüğün, seçim hesaplarının, Hollanda dâhil çeşitli AB ülkelerindeki ırkçı, yabancı düşmanı, faşizan ve faşist eğilimlerin tespiti… Bunların hepsine tamam; ancak, bu güncel olguların ve eğilimlerin, tarihsel burjuva devrimlerini, sınıf mücadelelerini, bu mücadeleler sonucunda elde edilen kazanımları yok sayan, hepsini başından bu yana “sahtekârlık” ya da “aldatmaca” olarak gören yaklaşımlara ne demeli?   

Engels’in, genel oy hakkına ve parlamentoya “gereğinden fazla” önem tanıyıp tanımadığı  (Fransa’da Sınıf Mücadeleleri için Önsöz, 1895) tartışılabilir. 

Ama “Bunlar hep burjuva(aaa)zinin oyunu” demeyecek bir akla, birikime ve derinliğe sahip olduğu kesindir.