Felluce’nin üç trajedisi



10-06-2016 08:30


Korkut Boratav

Yazılı basından okuyoruz; TV görüntülerini izliyoruz: Irak’ın Felluce kenti bir insanlık trajedisi içindedir.

Kent 2014 başından beri IŞİD işgalindedir. Irak ordusu ile Şii milisler kenti kuşatmıştır. IŞİD erkek çocukları silah altına almakta; kaçmaya kalkışanları öldürmektedir. Amerikan uçakları IŞİD hedeflerini bombalamaktadır. Kentte kalan 50000 sivil fiilen “canlı kalkan” olmaktadır. Su, yiyecek, ilaç tükenmekte; ölümler, bu arada intiharlar artmaktadır.  Tek kaçış yolu, Fırat’ın karşı kıyısına geçmektir.

Haziran 2016’dan önce, son on üç yılda, Felluce iki trajedi daha yaşamıştı.

Bunlardan birincisi  hakkında Nisan 2013’te bir yazı kaleme almıştım. Burada aktarıyorum:

***

Irak işgalinin onuncu yılı 19 Mart’ı izleyen günlerde hatırlandı.     Hatırlayanlardan bir Iraklı, Dar Jamail, TomDispatch’e (26 Mart 2013) anlatıyor: “Tarih 8 Nisan 2004. Amerikan güçlerinin kuşattığı Felluce’de uydurma bir klinikteyim. İnsanlar, dehşet içinde Amerikalı keskin nişancıların vurduğu akrabalarını getiriyorlar… Kolu kanlar içinde hareketsiz bir çocuk;… gırtlağından  vurulmuş, hırıltılar çıkaran bir genç kız; yanı başında çelimsiz, sürekli kusan on yaşındaki erkek kardeşi.  Ölüyorlar. Kuşatmanın nedeni ‘teröre karşı savaş’; ama klinikteki Iraklılara göre sadece Amerikalılar terör yapmaktaydı.”

Bu Iraklı, Bağdat’ın düşmesinden bir yıl sonra Felluce’nin Amerikalılar tarafından  kuşatılmasından söz ediyor. Sünni direnişin  merkezi olan bu kent on iki ay boyunca Felluce’lilerin denetiminde kalmıştır. Jamail’in tanıklık ettiği Nisan kuşatması sırasında kent halkından ölümlerin toplamı, yerel hastane kayıtlarına göre 731’dir.

 Felluce direnmeyi sürdürür. Sonunda Amerikalılar kenti işgal kararı alırlar. İkinci Felluce savaşı,  Kasım 2004’te uçak saldırıları ve yoğun topçu ateşiyle başlar. İki ay sonra kent düştüğünde camilerin yarısı; on bin konut tamamen yıkılmıştır. Kalan konutların üçte ikisi hasarlıdır. Amerikalıların ve İngilizlerin kayıpları 25 ölü, 250 yaralıdır. Kızılhaç kayıtlarına göre 800 sivil, 2000  civarında “direnişçi” öldürülmüştür. Galiba Saddam’ın Halepçe Kürtlerine karşı kullandığı gazın bir benzeri olan “beyaz fosfor” Amerikalılar tarafından da Felluce’de kullanılmıştır ve sivil ölümlerinin bir bölümü bu etkene bağlanmaktadır.

Bir silah daha var. 4 Nisan 2004 tarihli New York Daily News gazetesi, Irak’taki ABD kara ve hava kuvvetlerinin 2003’te (yani Felluce savaşından önce) 127 ton “hafifletilmiş uranyum mermisi” kullanmış olduklarını yazıyordu. Felluce’deki uçak ve topçu saldırılarında da, güçlü delici etkisi olan  bu silahı kullanmayı sürdürdükleri anlaşılıyor. Hafifletilmiş uranyum “kullananların” (yani Amerikan askerlerinin)  radyasyon bulaşmasına bağlı  sağlık sorunlarıyla karşılaştıkları açıklanıyor.         Peki, ya hafifletilmiş uranyuma hedef olanlar? Etkisinin havaya karışma halinde hafif; vücuda temas halinde ise (Iraklı “hedeflerde” olduğu gibi) ağır olduğu söyleniyor. 

Bir de Robert Fisk’in dokuz yıl sonrasının Felluce’sindeki gözlemlerini (The Independent, 26 Nisan 2012) aktarayım: Felluce Genel Hastanesi’nin başhekimi, son yıllarda “hilkat garibeleri” olarak ölü doğan bebeklerin görüntülerini ekranda  gösteriyor. Fisk gördüklerini betimlemeye çalışıyor; sonunda vazgeçiyor: “Fotoğrafların sonu yok. Tek bacağı ve bedeninden dört defa daha büyük kafası olan bir bebeği nasıl betimleyebilirsiniz?” Ve ekliyor: “Felluce’de çocuk ölüm oranı binde 80’dir; bu oran Mısır’da binde 19, Kuveyt’ta binde 10’dur. Ve kalıtımsal kalp bozukluğu ile doğan bebekler 2010’da benzerine rastlanmayan boyutlara yükselmiştir.”

Felluce’deki kalıtımsal bozuklukları incelemiş olan Londra’dan bir doktor (Cypros Nikolaides), “Amerikalıların bu bozukluklara neden olan silahlar kullanmış olduklarına eminim” diye suçluyor; ama belirleyici araştırmaların kösteklenmesinden yakınıyor.    

…Bir hatırlatma ile bitireyim. Bugün Irak’ta, Suriye’de, tüm Ortadoğu’da  Sünnilerin liderliğine soyunan Tayyip Erdoğan, 2003-2004’te Felluce’deki Sünni direniş kan dökülerek, kıyımla ezilirken de Başbakan’dı. Ne yapıyordu? Hiçbir şey…

Ondan bir yıl önce de Türkiye’yi Irak işgaline katmak istemiş; tutturamamıştı. İstediği gerçekleşseydi, belki de Felluce kıyımının suçlularına TSK birlikleri de katılacaktı…”

***

2003-2004’te Amerikalı askerlerin gerçekleştirdiği Felluce kıyımını ve sonuçlarını aktaran yazı burada son buluyordu. Ne var ki, ben o satırları yazarken aynı kent ikinci bir trajediyi yaşamaktaydı.

İlk Felluce kıyımı sırasında Irak Başbakanı eski bir CIA elemanı olan Allawi’dir. İki yıl sonra Başbakanlığa,  ABD  Büyükelçisi’nin önerisi üzerine Şii Dava Partisi’nin lideri Maliki getirilir.  Felluce’nin kısa özyönetim dönemi hızla son bulur ve kentin ikinci trajedisi başlar. Maliki, Sünni eyaletler üzerinde giderek ağırlaşan bir baskı rejimi oluşturur.

2012’ye  gelindiğinde Felluce’nin sık sık Şii milisler tarafından kuşatıldığı ve kentin “bir büyük hapishane”ya benzediği söylenmektedir. Sonuç, Sünni aşiretlerin ayaklanması; çok sayıda ölüm; Irak El-Kaidesi’nin giderek isyanın öncüsü olması; Irak ordusunun Felluce’yi terk etmesi ve kent yönetiminin 2014 başında Sünni cihatçılara geçmesi oldu. Kent halkının bu dönüşüme destek vermesi doğaldır. Altı ay sonra aynı cihatçılar Irak-Şam İslam Devleti (IŞİD) bayrağı altında Musul’u da  ele geçirecektir.

Üçüncü Felluce trajedisi bugünlerde yaşanıyor. Yeni başbakan Abadi’dir.  ABD hava kuvvetleri desteğinde Irak ordusu ve İranlı komutanların desteğinde Şii milisler IŞİD ile savaşıyor.

Türkiye ve Suudiler?  Bunların Suriye El Kaidesi olan Nusra’ya ve ortaklarına önce açık, sonra örtülü destek verdiği biliniyor. Irak’taki El Kaide ve IŞİD için aynı şeyi söyleyemiyoruz.  Ancak, Irak’ın son iki başbakanı (Maliki ve Abadi) ile aralarının açık olduğu biliniyor. Erdoğan’ın  Irak’ta Sünni muhalefetine açık desteği, Amerikalıların Felluce kıyımı sırasında değil, Maliki’nin Başbakanlığı sonrasında başlar. Örneğin, silahlı Sünni muhalefeti örgütlemesi suçlamasıyla idama mahkûm  edilen Haşimi’nin Türkiye’ye sığınması bu çerçeve içindedir.

***

Felluce’nin trajedileri, çağımızın İslam dünyasını, Afganistan’ı,  Irak’ı, Libya’yı, Suriye’yi koyu karanlıklara sürükleyen felaketlerin tüm halkalarını içeriyor.

Her şey emperyalizmin “rejim değişikliği” kararı ve silahlı müdahalesi ile başlar. Görünür gerekçeler (bahaneler) ile gerçek nedenlere, farklı müdahale yöntemlerine  burada giremeyiz. Sadece vurgulayalım ki bu tarihten sonra bahanelerin emperyalist çevrelerde dahi ciddiye alınmamaktadır.

Müdahale başarıya ulaşır; rejim değişir. Ne var ki, yeni düzen bir türlü yerleşemez. Eski  rejimde yıllar boyunca sağlanmış olan dengeler sarsılır, çözülür, yıkılır. Geçmişte birlikte yaşayabilmiş olan mezhep, tarikat, cemaat ayrımları aniden çatışmacı gündemlerle ortaya çıkar; etnik, ulusal  çelişkilerle bütünleşir. Uzlaşma imkânsız olur.

Afganistan’dan Suriye’ye uzanan zinciri hatırlayınız, bilançoları çıkarınız: Emperyalist müdahale hiçbir zaman ana hedefini gerçekleştirememiştir. (Örnek: Kaddafi linç edildikten on bir ay sonra ABD’nin Libya Büyükelçisi Stevens cihatçılar tarafından öldürülmüştür.) Laik rejimler yıkılır; ülke, köktendinci İslamcı-cihatçı akımlar arasında parçalanır.

Bu çürümenin İslam dünyasının alın yazısı olmadığını yakın geçmiş göstermiyor mu? Laik hareketlerin, rejimlerin Müslüman liderlerinin, Ben Bella’nın, Sukarno’nun, Arafat’ın, Nasır’ın, Burgiba’nın İslam coğrafyasını hatırlayınız. Bunlar, dünya siyaseti üzerinde belirleyici rol oynamış olan Bağlantısızlar Hareketi’nin öncü, saygın ülkeleriydi. Onların İslam’ı ile bugünkülerin İslam’ı   aynı din değil miydi? Elli yıl içinde değişti mi?

Felluce’de çaresizlik içinde ölümü bekleyen 50000 insan bu kadere niçin mahkum edildi? Mazlumların anlaştığı, hemfikir olduğu bir yanıt var: Musibetin kaynağı emperyalizmdir. Soruyu, bu yanıtla geçiştiremezler. Ya sonrası? İslam’ın içinden bu kadar çürüme nasıl çıktı? Mazlumları bu çürümeye sürükleyen inanç dünyalarının hiç mi katkısı yoktur?