Fazla mı rahatız? 



09-07-2021 00:21


Akın Olgun

Her geçen gün saldırılar artıyor.

Hem içeride, hem dışarıda pervasız bir lümpen cesareti var. Kendisini güçlü hissediyor, çünkü fikri iktidarda. 

Tecavüzcü kendisini güçlü hissediyor, katil kendini güçlü hissediyor, tacizci kendisini güçlü hissediyor, iktidarın verdiği desteği, bütün ezikler gibi hızla emip sokağa, caddelere taşırıyor. 

Daha beteri örgütleniyor. 

Hem de iktidar eliyle örgütleniyor ve hedef odaklı saldırılar bu örgütlendirilen lümpenler eliyle karşımıza çıkıyor. 

Gazetecilere, muhalif siyasetçilere, sivil toplum örgütü temsilcilerine yönelik şiddetin altından hep onlar çıkıyor. 

Bekliyoruz. 

Neyi beklediğimizi “bilmeden” bekliyoruz. “Ne olacaksa olsun artık” diyen serzenişlerin, öfkenin bir çıkışı yok. 

Seçmene gösterilen “gidecekler” çıkışı ise bir muammadan ibaret. 

Ana muhalefet sahada olmaktan ürküyor, sokakta olmanın önemini bilenler sokakta yalnızlaştırılıyor, gençlerin, kadınların, hakkını arayan işçilerin, emekçilerin, hak ve özgürlük mücadelesi yürütenlerin eti koparılıyor.

Nerede derde deva bir mücadele dinamiği ortaya çıksa, orada “oyuna gelmeyin” diyerek tırnağını çıkarıp, sokakta olanların sesine geçiren “hakim” bir dil hızla müdahil oluyor. Seksen öncesini hatırlatıyor, “aman ha” diyerek yaşanan acıların, yüreklere oturan korkuların penceresi açıyor. 

Kötülük ise hızla örgütlenmeye ve siyaset sahasına müdahale etmeye devam ediyor. Sokağın sesini iç ettikçe kendini büyütüyor. Daha beteri bunu kendisi değil, bu kötülüğün karşısında durduğunu iddia eden “siyaset kurucuları” sayesinde yapıyor. 

Meclis'in işlevsiz ruhu sokağa da sinsin istiyor iktidar. Meclis ile sokağı, sokak ile meclisi buluşturmaya çalışan her çaba ise “iktidarın işine gelen işler” denilerek mahkum ediliyor. 

Sokak küçümseniyor ve aşağılanıyor.  

“Büyük siyaset” yaptığını iddia edenlerin kurduğu düzen masasında, sokaktakilerin talebi, beklentileri yok. 

O masada, nasıl gideceğini dahi Erdoğan’ın kendisinin belirlediği siyasete “aman ürkütmeyelim” diyerek yaklaşan kafadarlar var ve bu siyasetin bulaşıcılığı hiç de hafife alınacak bir hal değil.

Örneğin,

HDP il binasına bir katil giriyor, bir kadını infaz ediyor, bedenine işkence yapıyor ve “ismin ne abicim” diyen polislerin yakalama mizanseni içinde araca bindirilip götürülüyor. 

Ve evet “oyuna gelmeyelim” diyen ve nasıl oluyorsa hep “aklı selim” kalmayı başaran “büyük siyaset” hızla mesafesini alıp, uzaktan taziye mesajları çekiyor. 

Yetmiyor, araya “Kendisi iyi, çevresi kötü” diyenler ile “Bu saldırı Erdoğan’a mesajdır” diyenler giriyor. 

Yetmiyor, bu yaklaşıma tepki gösterenlerin üstüne birden hücum ediliyor. Hücum edenlerin “savaşçı, şahin” kişilikleri, birden AKP ile uzlaşmak gerektiğine ve oradan Türk Solu’nun ne kadar alçak olduğuna, oradan “seni başkan yaptırmayacağız” diyen Demirtaş’ın ne kadar yanlış yaptığına varan bir ateş hattında nasıl oluyorsa buluşuyor. 

Sosyal medyaya akan zehir, iktidarın kötülüğü, zulmü ve vahşetine karışarak, bir avuç muhalifin üzerine çöküyor. 

Boşluğu kötülük doldurdukça, temiz kalmanın erdemi görünmez kılınıyor. Bedel ödeyenler, ödemeye devam edenler bir günde tu kaka oluveriyor. 

Vefanın, dostluğun ve ödenen bedellerin bu kadar iç edildiği, hiçleştirildiği bir ortamda, gerçeğin kirletilmesi, içinin boşaltılması elbette hiç zor olmuyor. 

Eğer herkes kendi içinde bulunduğu kiri, bir başkasının onuru üzerinden temize çıkarmaya çalışıyorsa, orada korkunç bir çürüme var demektir ve hiç kimse bu ortamda masum çıkamaz ve evet bu ortam beslenip güçlendiğinde elbette iktidarı elinde tutanlar, kendilerini daha güçlü hissedeceklerdir. 

Çürüme ne kadar büyükse, aklanmak ve aradan sıyrılmak o kadar kolay olacaktır. 

Muhalefete ve muhaliflere dönük her saldırı bu çürüme içinde “meşruluk” kazanacak, büyüyen her ses, her itiraz daha rahat bastırılacaktır. 

Başa dönersek;

İktidarın şiddetine karşı üretilen meşru tüm cevapları kitlesel bir duruş haline getirebilmenin yolu, yaşananlar karşısında bizi “naif” kılan “gidecekler” siyaseti ile aramıza kalın bir çizgi çekmekle mümkündür.

Gazeteci Erk Acerer’in, Berlin’de evinin bahçesine kadar girilmesi ve ailesinin yanında yumruklu, bıçaklı saldırıya uğraması, bizi olacaklar ve yaşanacaklar konusunda sarsmıyorsa ve her saldırı haberinin ardından “gidecekler” diyenlerin ağzına bakakalıyorsak, yarınlar elimizden çalınacak demektir. 

En tehlikeli hırsızlar, yarını çalmaya pusulanmış olan hırsızlardır çünkü. 

Bize sadece “gidecekler”i vaat edenler, nasıl bir gelecek ve ülke sorusunu asla cevaplamıyorlar ve daha kötüsü “gitsinler de ne olursa olsun” içine sıkıştırdıkları milyonların çaresizliği üzerine oturuyorlar. 

Tam da bu nedenle, nasıl bir gelecek istiyoruz sorusunu gündemleştirmek, ortaklaştırmak zorundayız. 

Yarını kuracak olan ilkeleri ilan etmek ve bu ilkeleri demokratik güçlerin üzerinde ortaklaştığı bir talep haline getirmek sorumluluğunu yüklenmeliyiz.

Sürekli saldırıya uğrayan, dayak yiyen, hırpalanan, yerlerde sürüklenen, aşağılanan durumundan çıkıp, kendimizi savunabileceğimiz ortak aklı ve yöntemi geliştirmek durumundayız. Bunu yapamazsak, herkesin kendi şiddetini meşru gördüğü kontrolsüz ve kullanışlı bir alan ortaya çıkacaktır ve o ortamda derdi anlatmak çok daha zorlaşacaktır. 

İktidarı yönetenler, ülke içinde ve dışında korkunç bir örgütlenme modeli geliştirdiler. Tüm gayri meşru yapıları, kendi kurdukları örgütlenmeler eliyle merkezileştirdiler. 

Sol’a, Kürtlere, devrimcilere, ilericilere dönük devasa bir istihbarat ağı geliştirdikleri artık bilinmeyen bir şey değil. 

Tehditlerini o kadar geniş bir alana yaydılar ki, artık nereye dönsek onlarla karşılaşıyoruz. İktidar tüm olanakları bu gayri meşru yapılara açık çek olarak sunuyor ve ne kadar operasyonel oldukları ise ortada.

Avrupa’da, solun en güçlü olduğu alanlarda dahi kafalarını uzatırken bulabilirsiniz onları. Ekonomik ve siyasal çıkarlar etrafında kurdukları ortaklık ilişkileri ise maalesef “koynumuzda yılan beslemişiz” demenin bile ötesine geçmiş gözüküyor. 

Özetle, özellikle Avrupa’da iktidar eliyle kurulan çetesel ağlar güçlü oldukları için görünür değiller, meydan boş bırakıldığı için güçlü görünüyorlar ve boşluk buldukça saldırılar organize ediyor, provokasyonlar örgütlüyorlar. 

Belki de artık fazla “naif” olan ruh halimizi bir kenara bırakıp, gelen tehlikelere karşı etkili bir savunma hattı kurmalıyız. 

Demokratik siyasetin, aynı zamanda kendini savunmak olduğunu yeniden hatırlamalı ve bunun için demokratik ve meşru deneyimleri yeniden canlandırmalı veya hazır hale getirmenin imkanlarını açığa çıkarmalıyız.