Faşizm koşullarında hekim olmak...



10-09-2015 08:42


İkinci Büyük Paylaşım Savaşı; faşizm kol geziyor... Düşünün, çoğu sivil yaklaşık elli milyon insan hayatını kaybetmiş... Sağ kalıp da sakat kalanlar, yıkımın travmasını ömür boyu taşıyanlar veya intihar etmiş olanlar da cabası...

Güncel ve yaygın kullanımıyla “sıradan faşizm” de değil üstelik; faşizm son derece örgütlü o yıllarda. Alı koyduğu her bireyin emeğini ölene kadar ve o emeğin sahibine insan olduğunu da unutturana kadar sömüren örgütlü bir faşizm... Primo Levi Nazi toplama kamplarını anlattığı en ünlü kitaplarından birinin adı ile soruyor: “Bunlar da mı insan?”...

Levi’nin sorduğu/isyan ettiği bağlamda “onlar” da (Naziler) insansa şayet, az sonra anacağımız karakterleri nasıl adlandırmalı bilemiyorum. Naziler Polonya’ya girmiş, binlerce insan başta Auschwitz’e olmak üzere toplama kamplarına doğru yollanmış tıka basa trenlerle ölüme gönderiliyor...

Derken Naziler Polonya’nın Rozwadów kasabasına yaklaşıyorlar. Kasabada yüzlerce Yahudi ve bir o kadar da Yahudi olmayan muhalif insan var. O dönemin tıbbı haliyle şimdiki gibi değil; tıbbın en büyük derdi hala bulaşıcı hastalıklar. Öyle ki Naziler tifüs salgını olan kasabalardan hiç insan almadan kasabayı direk imha ediyorlar ya da hiç oralı olmuyorlar.

İşte Rozwadów kasabasının hastanesinde görevli iki hekim Dr. Eugene Lazowski ve Dr. Stanisław Matulewicz kasabanın hastanesine yüzlerce insanı dolduruyorlar ve baskına gelen Nazi askerlerine o hastanede ve kasabada çok hızlı yayılan bir tüfüs salgını olduğunu söylüyorlar. İddialarını kanıtlamak için ise korudukları herkesi canlı olmayan bakterilerden ürettikleri bir aşı ile bağışıklayarak, yapay olarak tifüs geçirmiş gibi gösteriyorlar.

Tahmin ettiniz, yine de belirtelim; ortada gerçek bir tifüs salgınının  “t”si bile yok... Özetle, bu iki hekimin tek derdi sivil insanları sömürü ve ölüm makinelerine teslim etmemek... Çünkü meslektaşlarım biliyorlar ki Nazilerin tifüs gibi bulaşıcı hastalıklardan ödleri kopuyor; hem hasta olmaktan korkuyorlar, hem de “ırk ıslahı” perspektifinden bulaşıcı hastalıklara yakalanan bir toplum gelişkin bir toplum değil...

Bu iki hekim böylece, bu “çakma” tifüs salgını ile yaklaşık 8 bin insanı Nazi soykırımından kurtarıyorlar. Dr. Eugene Lazowski tıp tarihine “Gerçek olmayan tifüs salgını” ile giren bu öyküsünü ve savaş yılları boyunca deneyimlediklerini “A Private War” adlı kitabında derlerken, bu “kahramanlıklarından” yıllar sonra Ryan Bank adlı bir yönetmen bu olayları belgesel bir film ile belgeliyor.

Nedense bugünlerde aklımda Polonyalı iki meslektaşımın bu “kahramanlık” öyküleri dönüp duruyor. Faşizm benzetmesinden midir, örneğin Haziran’da olduğu gibi bizim aldığımız gönüllü hekimlik inisiyatifinden midir bilemiyorum; sık sık aklıma geliyorlar.

Ne yalan söyleyeyim iyi de hissettiriyorlar; Haziran’da yargılanma pahasına defalarca söylediğimiz gibi, bu pis katillere, faşistlere verecek bir tane bile canımız, insanımız yok... Vermeyiz; uğrunda yalan da söyleriz, yargılanırız, sürülürüz de...

Bakın Suruç’ta havaya uçurulan gençlerimiz için açıklama yapar, görevden uzaklaştırılırız...

Haziran’da gönüllü hekimlik yapar, yargılanırız...

Adana’da mevsimlik tarım işçilerine sağlık taraması yapar, gözaltına alınırız...

İşçilerin sağlık ve güvenliğini savunur, cezalandırılırız...

Her ne olursa olsun; ister Führer olup gelsinler, ister KaçAK Saraylarında tepinsinler,

Biz,

Ezelden beri,

“Birer birer, biner biner, biner ölürüz;

Yana yana, döne döne, yine geliriz...”

Yani, Nazileri bile kışkışladık ya; siz getirin gerisini!