Faşist iktidarlarda işçi sağlığı ve iş güvenliği



06-09-2015 10:29


Emre Gürcanlı

"Nazilerin sosyal politikaları yalnızca çalışabilir olanların yaşamlarını daha iyiye götürmek üzerine kuruluydu. Siyasetçiler, Alman hastanelerindeki zihinsel özürlü ve fiziksel engellileri öldürmek istediklerinde, bu hastalar arasında üretken çalışma kapasitesinde olanlar bir kenara ayrıldı ve öldürülmedi. İşçi sağlığının amacı da benzer şekilde bir işçinin emekli olana kadar üretken olarak çalışabilmesi, emekli olduktan sonra da ölüp gitmesiydi. Alman İşçi Cephesi'nden (Deutsche Arbeitsfront, DAF) Hermann Hebestreit konuyu şöyle ortaya koymaktaydı: Amaç emeklilik yaşı ile ölüm yaşı arasındaki farkı azaltmaktır. DAF sağlık ofisi başkanı Werner Bockhacker de benzer fikri ileri sürmekteydi. İdealize edilmiş Nazi bakış açısında, işçiler uzun ve sıkı çalışmalı ve sonra ölmeliydi; bu yaşlıların ve üretken olmayan zayıfların finansal yükü açısından düşünüldüğünde, ırksal olarak saf Almanlardan oluşan "Halk Toplumu" (veya Ulus Toplumu, Volksgemeinschaf) için bir tasarruf olacaktı" (Proctor, 2012)

"Sanifoam Sünger Sanayi ve Ticaret Anonim Şirketi’nde çalışan Yakup Erdoğan adlı işçi, 17 Temmuz 2011’de sünger kesim makinesinin başındayken sol el parmaklarını makine bıçağına kaptırdı. Yakup Erdoğan'ın yüzde 50 oranında zihinsel engelli olduğu ve yalnızca ‘meydancı’ olarak çalışması gerektiği halde sünger kesim makinesinin başına geçirildiği anlaşıldı. Ayrıca, işçiye hiçbir eğitim verilmediği, kesim makinesinde de koruyucu bulunmadığı saptandı. Bilirkişi raporunda, işveren yüzde 100 kusurlu bulunarak, “ Kendisinde hafif derecede mental reterdasyon mevcut olan işçinin, uygun koruyucusu bulunmayan sünger kesim makinesi gibi son derece tehlikeli bir ekipmanda çalıştırılmasına izin verilmemesi gerekirken; bu hususa dahi riayet edilmediği anlaşılmaktadır” denildi."(Çeşitli ajanslar)

"SS Überführer Viktor Brack, Himmler'e yazdığı bir mektupta Avrupa'nın Yahudilerden steril hale gelmesini öneriyor ve şunları söylüyordu: Avrupa'da tahminimce 10 milyon Yahudi'den 2-3 milyon kadın ve erkek çalışmak için uygun. Olağan dışı işgücü sorunlarının bize sunduğu durumdan yola çıkarak şu fikri savunuyorum, 2-3 milyon özellikle seçilmeli ve korunmalı, bu aynı zamanda bu yapılırkan onların çoğalmaları da önlenmeli. Yaklaşık bir yıl önce, bu konuyla ilgili olarak bana bağlı ajanların tamamladığı deneyleri size rapor etmiştim. Kalıtsal rahatsızlıkları olan insanlar üzerinde yapılacak bir sterilizasyonda soru işaretleri var, çünkü çok uzun sürüyor ve çok pahalı. Öte yandan X-ray ile kısırlaştırma sadece ucuz değil, aynı zamanda kısa sürede binlerce kişiye de uygulanabilir" (Proctor, 2012)

12 Aralık 1996'daki MGK'da hükümete sunulan 'Kürt Raporu'nda" 2025'te Kürtlerin sayısı Türkleri aşacak' tespiti ve üçten fazla çocuk yapana ceza önerisi vardı.

...
Cumhuriyet tarihinden bugüne ‘Kürt sorunu’na çözüm isteyen rapor sayısı 70’i buluyor. Bunların en trajikomik olanı 1996 yılında olanıydı.

...

Terörle mücadele kapsamında yapılması gerekenlerin sıralandığı raporun bir yerinde, en büyük tehlike olarak Kürtlerin çoğalması gösteriliyor: “Böyle giderse 2010 yılında nüfusun yüzde 40’ı, 2025 yılında ise yarısı Kürt olacak. 2025’ten sonra Kürtler Meclis’te anayasayı değişterecek çoğunluğu da ele geçirecekler.” (Radikal, 11.12.2011)

"DİHA’nın haberine göre Özel Harekat Timleri, Yüksekova’da (Gever) havaalanı inşaatını bastı, 52 işçiyi gözaltına aldı. 8 Ağustos tarihinde bu baskının görüntüleri ortaya çıktı. Özel Harekat Timi, Kürt işçileri yere yatırarak onlara “Türk’ün gücünü gösteriyor”, yerde yatan işçilerin kendisine bakmasını yasaklıyor, hepsini tanıdığını söylüyor.

Güney Afrika'da ırkçı politikalar öyle bir hale gelmişti ki, kent merkezine hergün çalışmak için gelen siyahlar, iş bitiminde kenti otobüslerle terk etmek zorunda kalıyorlardı. Kasiyer, tezgahtar ve benzeri işlerde bile beyazların çalışması isteniyor, kent merkezlerinde siyahları görülmemesi, steril kent merkezleri isteniyordu (Port Elizabeth Apartheid Müzesi'ndeki tanıklıklar)

Fındık sezonunun açılmasıyla birlikte çalışmak için Ordu'ya gelen Kürt işçileri Vali Ali Kaban “güvenlik” gerekçesiyle kente sokturmadı.

Verdiğim örnekler birebir işçi sağlığı ve iş güvenlği ile ilgili olmamakla birlikte, faşizmin ve faşist bakış açısının emeğe, emekçilere gerek sınıfsal gerekse de ırkçı bakış açısını yansıtması açısından önemli. Kapitalizm doğal olarak eşitsizlikler yaratıyor ve bu eşitsizlikler işçiler arasında da, ulusal farklılıkların da sömürü ilişkilerinde belirleyici olması sonucunu doğurabiliyor. Sözgelimi ABD inşaat sektöründe Meksikalı göçmenlerin ağırlığının olması, onların ucuz ve kaçak işgücü olmasından kaynaklanırken ve ABD sermayesi tarafından bu durum tepe tepe kullanılırken “doğalında” bir ayrımcılık oluştuğunu görüyoruz. Halbuki faşist iktidar deneyimlerinde bu “doğal” eşitsizlik “iradi olarak, zorla” gerçekleştiriliyor. Sözgelimi Güney Afrika'da yalnızca siyahlar madenlere inecek, beyazlar teknik eleman olacak deniyor veya Nazi Almanyası'nda en sağlıksız işlerde rejim karşıtları zorla çalıştırılıyor vs. Bu tartışmalar önemli zira bunun bir adım ötesinde bir emekçinin sağlık ve güvenliğine bakarken onun kim olduğu da önem kazanabiliyor faşist iktidarlarlarda. Laf lafı açıyor, söz sözü doğuruyor, yukarıda yazılanlar dünyada yaşanan pek çok şeyi çağrıştırıyor.

2012 yılında düzenlenen İşçi Sağlığı ve Çevresel Sağlık Tarihi 4. Uluslararası Konferansı'nın bazı oturumları özel çağrılı konuşmacılara ayrılmış ve bu oturumlardan birisi faşizm döneminde işçi sağlığı ve iş güvenliği politikaları üzerine, Almanya, İtalya, Japonya ve İspanya'yı konu alıyor. Son zamanlarda okuma şansı bulduğum bildiriler kitabında özellikle bu bölüm son derece ilginç, özellikle Sanifoam fabrikasında zihinsel engelli bir işçinin, gerekli koruma önlemleri olmayan bir tezgahın başına geçirildiği iddiası üzerine, aklım bir anda bu okuduklarıma gidiyor. Hatta akla biraz da öjenizm tartışmaları bile geliyor. Zayıf olanı yok et, güçlü olanı koru!

Evrim Ağacı web sitesi, evrim konusunda bilgilendirici ve ilgi çekici yazılarıyla dikkat çekiyor. Tanımı oradan alıyorum:

Öjeni, kelime anlamıyla, insan popülasyonlarının genetik frekanslarının kontrollü yönlendirmeyle iyileştirilmesi demektir. Yani, insan toplumlarının gen dağılımlarına müdahale ederek, bu dağılımların istenen bir yönde değiştirilmesi anlamına gelir. Bu müdahale, teknik olarak tamamen bilimsel olan bir müdahaledir: popülasyon içerisinde kimlerin çiftleşip kimlerin çiftleşemeyeceğine bir dış güç tarafından karar verilerek en uygun genetik kombinasyonların yaratılması hedeflenir. Bu sayede, "üstün insan ırkı"nın yaratılması amaçlanır. Ancak daha tanımından anlaşılabileceği gibi, bu isteğin etik ve ahlak ile çok ciddi sorunları bulunmaktadır. Dolayısıyla bilim tarafından çözülmesi zor bir problem olarak karşımıza çıkar.

...

Şunu söylemek gerekir ki, öjeniyi savunanların kullanmak istedikleri yöntem tamamen bilimseldir. Yani gerçekten de insanların gen haritaları çıkarılarak, en uyumlu genetik ürünlerin (yavruların) elde edilmesi sağlanabilir. Bu uygulama sürekli sürdürüldüğünde, nihayetinde atalarına göre istenen özellikler açısından (zihin, fiziksel kapasite, vs.) üstün bireyler elde edilecektir. Çünkü evrim bir doğa yasasıdır ve yöntemleri oldukça açıktır. Fakat burada karşımıza çıkan sorun şudur: bunu yapabiliyor olmamız, yapmamız gerektiği anlamına gelir mi? (Evrimin Karanlık Yüzü Öjeni, http://www.evrimagaci.org/makale/189)

Ayrıntılı tartışmalara girmeden bağlayayım, Nazilerin elinde öjeni Yahudilerin, Çingenelerin, Slavların, genetik olarak hastalık taşıyan, zihinsel ve fiziksel engelli kişilerin yüzbinlercesinin katledilmesi anlamına geliyor. Bir ruhsal hastalık olarak gördükleri komünizm ve komünistler de kitlesel olarak katlediliyor, ari, saf, tertemiz bir ırk yaratmak için... Bu uzun girişten sonra okuduğum makalelerin kısa özetlerini, bazı yorumlarımla bölüm bölüm aktarıyorum...

Nazi Almanyası'nda İşçi Sağlığı ve İş Güvenliği*

Faşizmin iktidarda olduğu Nazi Almanyası'nda ikili bir işçi sağlığı ve iş güvenliği sistemi olduğundan söz edilebilir. Irksal olarak istenen ve üstün olanlar için ve ırksal olarak aşağıda olanlar için işçi sağlığı ve iş güvenliği. Öte yandan sürekli hale gelmiş sıkıyönetim devletinde ve siyasal terör ortamında, ari Almanlar için de her türlü koruma önlemleri azalabilmiştir. Ancak garip gelebilir ama Nazi Almanyası'nın işçi sağlığı ve iş güvenliğine ilişkin ciddi politikaları vardır. Faşist iktidarların olduğu diğer ülkelere dair de değineceğim, ama Nazilerde bunun ciddi anlamda ırksal üstünlük temasının da altı çizilmelidir.

Ama herşeyden önce şu söylenmeli, Naziler güçlü ve sağlıklı bir işgücü istiyorlardı. İstedikleri gibi baskı altına alacakları, Führer'in ideal dünyasında kaynaşmış bir kitle olarak sürekli üreten ve hasta olmayan! Bu zorunluydu, çünkü Nazi savaş makinası sürekli savaş sanayiine entegre halde süreklileşmiş kitlesel üretime muhtaçtı. Bunu yaparken "Alman Ulusal Bedeni" ve "Alman Üreme Hücreleri"ni korumak için ciddi ciddi kadın ve çocukların belli bazı toksik maddelere maruziyetinin önlenmesine ilişkin çalışmalar yaptılar. Hitler kendisini "Alman Halkının Doktoru" diye tanımlıyor, Nazizmi de tüm hastalıkların ilacı olarak sunuyordu. Özetle, saf Alman ırkının sağlıklı ve güvenli koşullarda üretim yapması, sağlıklı nesiller üretmesi, tam randımanla çalışması ve girişte de belirttiğimiz gibi emekli olduktan sonra da ölüp gitmesi isteniyordu. Çok uzatmayacağım, yazılacak çizilecek çok ama çok şey var, Naziler fabrikalarda ciddi önlemler aldılar, işyeri hekimlerinin sayısını artırdılar, daha güvenli çalışma ortamı yaratmaya çalıştılar, sadece ama sadece saf Alman işçiler için, kendi savaş makinalarını daha da muktedir kılabilmek için...

Tabii ırkçı bakış açısı, çoğu durumda sınıfsal bakış açısına yenik düştü. "Savaş koşulları" dendi "milli birlik ve beraberlik" dendi ve alınan önlemler sermaye adına gevşetildi, zayıflatıldı... Ama faşistlerin şu şansı vardı, neredeyse 24 saat çalıştırıp yok edecekleri sınırsız bir insan gücü. Yüzbinlerce insan yalnızca toplama kamplarında katledilmedi, aynı zamanda madenlerde, fabrikalarda, limanlarda, tersanelerde ve şantiyelerde yüzbinlerce Yahudi, Çingene, Çek, Slovak, Rus, Ukraynalı, Macar ve tabii ki komünist, sosyalist, düzen karşıtı Alman yok edildi...

1938 yılının Kasım ayında SS Oberführer and Regierungspräsident Hans Krebs Himmler'e Joachimsthal toplama kamplarındaki mahkumların serbest bırakılarak daha 40'ına gelmeden ölen "bizim zavallı Südet Alman madencileri"nin kurtarılmalarını talep ediyordu. Himmler eğer mahkumlar 2-3 yıl boyunca toplama kamplarında iyi halden dolayı bırakılırsa madenlerde çalışmalarına yeşil ışık yakmıştı. Bu konuda net bilgiler, kaç kişinin çalıştırıldığına ilişkin belgeler pek bulunmamaktadır. Ancak bakış açısının altı çizilmelidir...

Faşist Alman İşçi Cephesi başhekimi Hermann Hebestreit, Joachimsthal uranyum madencilerindeki akciğer kanserinde radyoaktif maddelere maruziyetin izinin sürülerek sonuca ulaşılabileceğini ilk kez ortaya koymuştur. Keza Nazi hükümeti asbest kaynaklı mezotelyoma ve akciğer kanserini tazmin edilebilir meslek hastalığı listesine dahil etmiş, ABD'li avukatlar yılar sonra burada kullanılan tezleri davalarında kullanmıştır! Ancak ırkçılık, ari Alman hikayesi de bir yere kadar. Kapitalizm kapitalizmdir, sermaye sınıfı her yerde sermaye sınıfıdır, kutsal olan tek şey kar için meta üretimidir. Nazi Almanyası bunun çok güzel örneklerini sunar bize. Özellikle meslek hastalıkları konusunda yapılan çalışmalar, Nazilere her türlü desteği verenlerin başında yer alan kimya sanayii söz konusu olunca biraz geriye atılır, sonrasında tamamen unutulur. Silah sanayii, Nazi savaş makinasının güçlendirilmesi, bomba, patlayıcı imalatı vs. söz konusu olunca kanser tehlikesi tamamen unutulur. Burada ise Nazilerin "muhteşem" formülü devreye girer: Hastalığı değil hastayı yok et! Gerçi biz bu formülü biliyoruz, hasta olan tekstil işçisi kadınların, karnını tutarak çalışmak zorunda kalan tezgahtar genç kızların, elindeki çatlakla eşya taşımaya çalışan taşeron işçinin, 30-40 derece ateşle madene inen madencinin, hatta hamile olduğu öğrenilince ilişiği kesilen mimarın tazminatsız işten atıldığı bir ülkede yaşıyoruz. Neyse devam edelim, Naziler bir adım daha ileri gidiyor, gerekirse hasta olanı öldürüyor!Önde gelen bir Nazi doktoru savaş sonrası yaptığı bir açıklamada, Nazi doktorların I.G. Farben'in Auschwitz üretim tesisinde herhangi bir zaman diliminde toplam işgücünün %5'inden fazlasının hastalanmasına izin vermediğini, eğer sayı bu oranı geçerse, bazı doktorların görece az hasta olanları seçerek diğerlerini Birkenau toplama kampına gaz odalarına gönderdiklerini belirtiyor.

Kimyasallara maruziyet sonucu kanser riski için de formül köleleştirilen halkları, köle emeği olarak kullanmak. Nazi bakış açısına göre en pis işler devlet düşmanlarına veya kölelere veriliyor. Yahudilerin ise büyük bir kısmı aralıksız ölene kadar çalıştırılıyor. Yalnızca I.G. Farben fabrikalarında 63.000 yabancı işçi, 10.000 toplama kampı mahkumu ve 10.000 savaş esiri çalıştırıldığı belirtiliyor. Binlerce mahkumun yeratında bulunan gizli Nordhausen bomba fabrikası yakınlarında veya içinde (radyoaktif atıkların "radyolojik" silah yapımında kullanıldığı fabrika) çalıştırıldığı, bu kişilerin büyük bir kısmının kanser olduğu, ama kayıtlarının tutulmadığı, ama bunun işin çok basit bir kısmı olduğu bir gerçek. Neden basit bir olgu, çünkü kanserden ölene kadar Nazi rejiminin "çalışma yoluyla yok etme" politikasından yüzbinlerce işçi katlediliyor.

Öte yandan "mediko-ütopyacı" olarak da nitelendirilen Nazi ideolojisinde ırksal üstünlük bir saplantı. Özellikle toplama kamplarındaki çoğu mahkum, işçi sağlığı ve iş güvenliği "deneyleri" için kobay olarak kullanılıyor. Dachau toplama kampında donma ve düşük basınç deneyleri yapılıyor, amaç pilotlar için uçuş fizyolojisi üzerine çalışmak. Örneğin askeri yetkililer şunu bilmek istiyor; Kuzey Denizi'ne düşen bir pilot suda buzların arasında ne kadar kalabilir ve yüksek irtifadan paraşütle atlama sonucu hızlı dekompresyon pilotlara nasıl etkide bulunur, kısacası böyle bir durumda pilotumuzu kurtarmaya gidelim mi yoksa zaten ölür mü? Alman işçilerin solunum yolu hastalıklarını anında saptamak amacıyla inanılmaz sayıda Röntgen cihazı üretilip, işçiler kitlesel olarak sürekli kontrolden geçirilirken, bir yandan da Röntgen ışınları ile alt ırkların doğurganlıklarını nasıl yok ederiz çalışmaları yapılıyor. Deneylerde kobay olarak kullanılan onbinlerce insanın yokedildiğini söylemeye bile gerek yok sanırım...

Faşist İtalya'da İşçi Sağlığı ve İş Güvenliği**

Bu konudaki makale ise, görece özet olarak o yılları anlatıyor ve Nazi Almanyası'ndan farkları ortaya koyuyor. Benzer bir şekilde bir savaş ekonomisi, bunun geliştirilmesi ve bunun için de sağlıklı işçilere duyulan gereksinim, faşist İtalya'da belirleyici temalardan birisi oluyor. "Otoriter modernizm" emeği bir makinanın dişlisi olarak görüyor. Nazi Almanyası'nın tersine burada aşağı ve yukarı ırklar şeklinde bir ayrıma gidilmiyor, zira İtalyan faşizmi sınırsız sömürü için aşağı ırklara gereksinim duymuyor, gayet sınıfsal bakıyor, işçi sınıfına saldırıyor "korporatizm" ile hepsini tek bir pota içinde "Ducenin yolunda neferler" haline getiriyor. Yalnızca kukla "Repubblica di Salo" hükümeti zamanında Nazi faşizmine benzer bir şekilde Yahudiler ve siyasi tutsaklara dönük ayrımcılık yapılıyor ve köle emeği haline getiriliyor. Öte yandan Alman faşizminin İtalyan işçilere bakışı kuşkusuz farklı; binlerce İtalyan işçisi zorla Alman şirketlerinde çalıştırılıyor.

İtalya'da faşist rejim altında pek çok kayda rastlayamıyoruz ve çoğunun yok edildiğini görüyoruz. 1938 yılında dökümhane işçilerinin hastalanması ve işten çıkmaları, 1943 yılında silikosisin saptanması ve mahkemelerde tazminat davaları açılması gibi süreçler yaşanıyor. Şunun altını çizelim, tüm bu "gelişmeler" sosyal sigortacılık anlamında bir "ilerleme" olmakla birlikte, teknik açıdan hiç bir ilerleme sağlanmıyor. "Sosyal Güvenlik" politikaları ise gerek Nazilerde, gerek Franko faşizmi altında İspanya'da, gerekse de İtalya'da rejimin meşruiyeti açısından önemli bir tema olarak kullanılıyor...

Şimdi rejimin mantığını anlamak açısından bazı alıntılar yapalım:

"Faşist sistemde artık işçiler eski terminolojiye göre 'sömürülen' değil, yaşam standartları maddi ve manevi olarak zamana ve fırsatlara göre yükseltilmesi zorunlu olan 'işbirlikçi', 'üretici'lerdir" (Mussolini, 1928 yılında sanayicilerle yapılan bir toplantı)

"İtalyan işçisini otomatik ve monoton işler yapmaya zorlamak yeteneklerini yalıtmak, onun güçlerini aşırı sömürüye maruz bırakmak, faşist hükümetimizin sevgiyle kendini adadığı ve üzerine titrediği, İtalya'nın geleceğinin esas itibariyle bu bütünlüğe bağlı olduğu, ırkımızın fiziksel bütünlüğünü zayıflatmak anlamına gelecektir" (Il Lavoro Fascista, Trade Unions Journal, 1929)

Bu ve benzeri pek çok yorumda örneğin "silikozise karşı mücadele ırkımızın iyileştirilmesidir" ifadesi gibi, ırkın sağlığı ve bütünlüğü, faşist devletin bekası öne çıkarılmakta, işçilerin de bu bütünün bir parçası olmaları istenmektedir. 

Faşist Japonya'da 15 yıl savaşları sırasında İşçi Sağlığı ve İş Güvenliği***

Japonya, işçi sağlığı ve iş güvenliği konusunda, 20. yüzyılın başlarında özellikle Alman işyeri sağlık koşullarını örnek almakla birlikte, ABD'den de etkilenmiştir. Birinci Dünya Savaşı sonrasında ise fazlasıyla Alman etkisinin, gerek politikada gerekse de işçi sağlığı ve iş güvenliği alanında olduğu görülmektedir. Ayrıntılı bir şekilde tarihsel gelişmeleri bir yana atıyorum ve 1930'lara geliyorum.

Artan Nazi etkisiyle birlikte, işçi sağlığı ve iş güvenliği Japonya'da ırksal bir hijyene dönüşmüştür. Japonlar ırkçılık konusunda kraldan çok kralcıdır ve pek bilinmese de Nazilerin Yahudilere yaptığı soykırım kadar vahşi ve acımasız katliamları Çinlilere yapmıştır. Öjenizm resmi bir ideoloji haline gelmiş, 1940 yılında ise Ulusal Öjenik Yasa, yasalaşmıştır.

Faşizmin temel argümanlarından birisi olan "işçilerin ve işverenlerin işbirliği halinde, devletin ve ırkın bekası için çalışması" Japonya'da da resmi emek politikasıdır. İşçi anlamına gelen, sendikaları ve kuşkusuz Marksizmi çağrıştıran "rodosha" kavramı yerine sanayi çalışanı anlamına gelecek farklı sözcükler kullanılmıştır: "sangyo romusha, kinrosha, sangyo senshi, sangyo jughoin" gibi...

Faşist Japonya işçi sağlığı ve iş güvenliği politikası aynı Nazilerinki gibidir. Aşağı halklar ölene kadar çalıştırılır, üstün ırk Japonlar işbirliği yaparak devleti yüceltir. 1937 yılı itibariyle köle emeğinin aşırı bir kullanımı söz konusudur, savaş ekonomisi acil emek gücü talep etmektedir ve bu 600.000 Korelinin köle olarak kullanılmasıyla ilk aşamada sağlanır. Japon maden işgücünün üçte birini 300.000 Koreli köle işçi oluşturmaktadır. 1937-1945 yılları arasında yaşları 11 ile 78 arasında değişen 38935 Çinli işçi (neden bu kadar net bir sayı verildiğini bilmiyorum) madenlerde, tersanelerdi ve inşaat şantiyelerinde çalıştırılmak üzere getirilir. Kamplarda kalan işçiler arasında ölüm oranı %17.5 mertebesindedir.

Japon faşizminin Mançurya'yı işgali sırasında yaptığı soykırımın yanısıra, kitlesel olarak denenen biyolojik silahlar insanlık tarihinin yüz karasıdır. İnsan deneylerinde yaşamını yitiren binlerce Çinli, Japon bilim adamlarının deney zayiatı olarak yakılır veya gömülür. Nazilerin Yahudilere, Çingenelere ve aşağı gördüğü diğer halklara yaptıklarının çok ama çok benzeri yüzbinlerce Çinliye ve Koreliye yapılmıştır...

Savaş yıllarında kadın işçilerin istihdamı ciddi ölçüde artarken, başta kadınlar olmak üzere tüm işçi sınıfının meslek hastalıkları ve iş cinayetlerinden dolayı ölüm sayıları daha önce görülmemiş boyutlara ulaşmıştır. Öte yandan "işçiyi ve aileyi sağlıklı tutmak" için "asgari ücret" ne olmalı üzerine Japon bilim insanları çalışmalar yaparlar, bunun anlamı aslında "ölmeden yaşamaları için ne vermeliyiz?" olmuştur. İşgücünün mobilizasyonu çerçevesinde, işyerlerindeki ölüm ve yaralanmaları azaltmak için "Önce İş Güvenliği" haftaları düzenlenir, amaç milli, hanedan etrafında kaynaşmış, kendi kutsal ırkının refahı ve geleceği için çalışan neferler yaratmaktır.

Özetle, savaş yılları ve öncesindeki toplam 15 yıla yayılabilecek militarist, faşist Japon imparatorluğu, Nazilerin insanlık dışı, vahşi politikalarını yaşama geçirmede hiç de farklı davranmamıştır. Belki biraz farklı olarak imparatorun çevresinde oluşturulan ruhani bir haleyle mobilize olan kaynaşmış bir kitle ile biyolojik ve öjenik söylemleri biraz azaltılmış bir işçi sağlığı ve iş güvenliği politikası şeklinde özetlenebilir...

İspanya'da birinci Franko Döneminde (1939-1953) İşçi Sağlığı ve İş Güvenliği****

Faşizm altında yönetilen İspanya'ya baktığımızda, daha çok İtalya örneğine benzerlik görüyoruz. Faşist diktatörlük, güçlü devlet, sağlıklı bireyler ve toplumsal meşruiyet için görece iyileştirilmiş sosyal politikalarla yol almaya çalışıyor. İşçi sağlığı ve iş güvenliği açısından da, güvenlik önlemlerinin alınması, uygun mevzuatın yerine getirilmesi, meslek hastalıklarıyla mücadele edilmesi değil, daha çok uygun bir tazminat-sigorta sisteminin öne çıkarılması söz konusu. Menendez-Navarro, Franco hükümetinin işçi sağlığı ve iş güvenliği politikasına dair dört hususun öne çıkarılması gerektiğinden söz ediyor:

1. Vahşi ve kitlesel siyasi baskı döneminden sonra Franco rejimi iktidarının kitleler nezdinde meşruiyeti için araçlar arıyor ve sosyal politikalar bu bakımdan ciddi öneme sahip. Sağlık hizmetleri ve halk sağlığı/işçi sağlığı politikaları kitleleri ikna etmek açısından bir araç olarak kullanılıyor. Faşist düşünceye göre halk sağlığının (ve işçi sağlığının) amacı iş gücünün üretimi ve yeniden üretiminin ötesinde "işçiyi ulusun metafizik gerçekliğine entegre etmek"!

2. İtalya'daki korporatist model gibi, sendikalar faşist devlet tarafından kuruluyor, aile kurumu faşist devlet tarafından şekillendirilmeye çalışılıyor, çalışma yaşamında baskı bir an bile azaltılmıyor. İşçilerin her türlü özgürlüğünün kısıtlanması onların çalışma koşulları konusunda tartışmasını, herhangi bir şey bile talep etmesinin önüne geçiyor. Bir başka ifadeyle zaten devletim ne yaparsa doğru yapar, ben bir talepte bulunursam bu zaten komünizmdir ve cezası ölümdür!

3. Kuşkusuz ırkçı teoriler devlet ideolojisinin kalbinde yer alır. Ancak İspanya örneği biraz Türkiye'ye, biraz İtalya'ya benzemektedir. Nazi ve Japon faşizmindeki biyolojik bir ırkçılığın yerini dil, kültür, din vs. almıştır. Bir Yahudi ben Almanım dese de bir anlam ifade etmez, ama bir Bask veya Katalan "kutsal İspanya Krallığının bir parçasıyım " dediğinde başımızın üstünde yeri vardır... Size birşeyler hatırlattı mı? Neyse öjenik bakış açısı İspanya'da biraz daha farklı teşekkül etmiştir. Devlet tarafından empoze edilen öjenik kısıtlama önlemlerine karşıt olarak ırksal temizlik/arınma katolik ahlak doktrinine yaslanmıştır.

4. Diğer Avrupa ülkelerinde olduğu gibi, İspanyol İşçi Sağlığı ve İş Güvenliği mevzuatının gelişimi tazminat hukukunun gelişimiyle paraleldir. Bir başka ifadeyle mevzuat tazminatı öne çıkarmakta, ölüm ve yaralanmaları (meslek hastalıkları ve "iş kazalarını") önleyecek etkin politikaları geri plana itmektedir. Bu bakış açısı, Cumhuriyetçi yıllarda (1931-1936) biraz genişletilmiş Dünya Çalışma Örgütü rehberlerine paralel bir şekilde sosyal reformlar yapılmaya çalışılmıştır.

İtalyan Faşist "Carta del Lavoro" (1927) esinli emek rejimi "ulusun refahı ve sosyal uyum" arayışı söylemiyle işçi sınıfını baskı altına almış, bir yanda da sosyal politikalarla düzene meşruiyet kazandırmaya çalışmıştır. Uzun sözün kısası sosyal sigortalar ve sağlık sigortası alanında rejime meşruiyet kazandırmak için gerçekleştirilen göreli iyileştirmelerin hemen hemen hiç birisi işçi sağlığı ve iş güvenliği alanına uğrayamamıştır. 

Özetle, faşizm kapitalizmin billurlaşmış halidir

Faşist iktidarlar altında gerçekleştirilen pek çok uygulamanın İsveç'te de, ABD'de de, pek çok Avrupa ülkesinde de gerçekleştirildiğini duymak bizi şaşırtmasın. Öte yandan faşist iktidarların ırkçı bakış açısıyla kimi zaman "ha ölen Suriyeli miymiş", "ne işin var İzmir'de kardeşim git doğuda tarlanı sür", "fındık işçileri kent merkezine giremez", "ülkemizde çalışan 40 bin kaçak Ermeni var, sınırdışı ediveririz" bakışı arasındaki açının çok büyük olmadığını bilelim. Bu iktidarlar, aslında sermayenin ne kadar da insanlık dışı olabileceğini, çalışma yaşamında bu insanlık dışı uygulamaların nasıl tezahür edeceğinin tarihsel kanıtları. Kolomb sonrası Güney Amerika'da insan dahi sayılmayan yüzlerce farklı etnik kökenden gelen yerlilerin “vahşi” olarak adlandırılıp, madenlerde nasıl kitlesel olarak yok edildiğini unutmayıp "beyaz" Avrupa'da faşizmin, ırksal üstünlük öğretilerinin kökenlerinin daha eskilere gittiğini hatırlayalım. Yüzlerce farklı etnik kökenden gelen ama hepsi "zenci" ucuz iş gücü olan yüzbinlerce emekçinin ABD'yi nasıl yarattığını da unutmayalım. 90'ların başlarında kimisi öğretmen, kimisi doktor, kimisi ressam İstanbul'a gelen Romen inşaat "işçi"lerinin kaçının inşaat şantiyelerinde yaşamını yitirdiğinin de, kamyon kasalarında savrulup giden Kürt emekçilerinin de, belki de yüksekten düşme sonucu ölümlerde en fazla kesimi oluşturan Karadenizli inşaat işçilerinin de, linç edilmeye çalışılan Fındık işçilerinin de, zeytinlikleri terörle kesilen, yok edilen ve madenlere inmek zorunda kalan Egeli emekçilerin de hesabını soralım. Onlar böler biz birleştiririz diyelim, "Sıradan Faşizm"e teslim olmayalım...

Kaynaklar:

Yazıda sözü geçen konferansın bildiriler kitabı şudur:

Paul D. Blanc and Brian Dolan, editors. At Work in the World: Proceedings of the Fourth International Conference on the History of Occupational and Environmental Health (San Francisco: University of California Medical Humanities Press, 2012)

Tek tek faşist iktidarlara ilişkin makaleler/sunumlar ise aynı kitapta aşağıdaki başlıklar altında bulunmaktadır:

*Ayrıntılı bilgi için: Occupatioal Disease and Labor Health and Safety Under the Nazis Robert N. Proctor, Palo Alto, USA 68

**Ayrıntılı bilgi için: Occupational Health under Fascism in Italy F. Carnevale, A. Baldasseroni, S. Iavicoli, C. Petyx, L. Tomassini, Florence, Italy 84

***Ayrıntılı bilgi için: Occupational Health in Japan During the “15 years war” Bernard Thomann, Paris, France 89

****Ayrıntılı bilgi için: Occupational Health in the First Francoism, 1939-1953 Alfredo Menéndez-Navarro, Granada, Spain 93

Evrimin Karanlık Yüzü Öjeni, http://www.evrimagaci.org/makale/189