Fark eder!



12-05-2015 07:23


Haluk Yurtsever

Tekelci kapitalizmin egemen olduğu bir dünyada genel oy ve “temsil”in demokratik ve katılımcı bir içeriği yoktur; kalmamıştır. Sermayenin ve sermaye devletlerinin ekonomik-siyasal programları, baskı ve ideolojik aygıtları, siyasal temsil, hatta siyasal parti düzeneklerinin dışında merkezileşmiş, ulaşılmaz ve dokunulmaz kılınmış, seçmene, seçilene, temsili organlara ise “görüntü” roller dağıtılmıştır. Roller ve sınırlar tanımlıdır. Oyun, içinden ya da dışından bozulmaya, kuralları değiştirilmeye zorlandığında egemenler “temsil”, “demokrasi” fazlalıklarını bir kenara itiverirler. Biliyoruz. 

Böyle bir dünyanın hiçbir yerinde, kendi başına hiçbir seçimin, sınıf ilişkilerini, emekçilerin yaşam geçim koşullarını köklü biçimde değiştirme, yurttaşların hak ve özgürlüklerini gerçekten genişletme kapasitesi bulunmuyor. Seçim, egemenler için, yurttaşta, dört yılda bir sandığa giderek ülke yönetimine katıldığı yanılsaması yarattığı, böylelikle düzene meşruluk görüntüsü verdiği ölçüde işlevli bir oyundur. Düzen karşıtları, devrimciler seçim ve parlamentoya, oyunu kurulduğu yerde sergilemek, bozmak, silahı sahibine çevirmek, amaç ve ilkelerini daha geniş emekçi kitlelere duyurmak için katılırlar.   

Seçim ve oyla devrim, “radikal demokrasi”, hatta emekçilerin, yoksulların yaşam ve geçim koşullarını ciddi biçimde değiştirecek toplumsal reformlar hayaldir. Sandık, sınıf mücadelesinin sonuçlarını yansıtabilir; bu mücadelenin koşullarını etkileyebilir. Bu durumlarda bile, esas olan seçim değil, sınıf mücadelesidir. Devrim bir yana, reformlar bile çoğu kez, devrimci mücadelenin yan ürünü olarak, egemenlere ölümü gösterip sıtmaya razı ederek kazanılıyorlar.  

Daha somuta gelelim. 2008 krizi, bir sermaye birikim modelinin tıkandığı, yenisine ise henüz geçilemediği sistemik kaos dönemine denk geldi. Bu süreç, çağdaş kapitalizmin geleneksel kurum ve işleyişleri, özellikle de “ulus devlet” ve “temsili demokrasi” üzerinde de çözücü bir etki yapıyor. İnternetle, akıllı telefonlarla herkesin herkese, doğrudan ve hızlı biçimde ulaşabildiği bir dünyada dört yılda bir seçim/sandık göstermelik ve antika kalıyor. 2011 dünya, 2013 Türkiye/Gezi kent isyanlarını temsili demokrasi ötesi arayışların öncü hareketleri olarak görmek gerekiyor. Toplumsal karar verme süreçlerine doğrudan katılımın “teknik” altyapısı oluşmuş, bu yöndeki toplumsal istem kitlesel ve eylemli boyutlar kazanmaya başlamıştır. 

***

Türkiye, genelleştirme yapmanın riskli olduğu, her kuralın çokça istisnasının bulunduğu bir ülkedir. Gelenek ve birikim yoksulu kapitalist sınıf, siyasal ve kültürel açıdan zayıf ve kişiliksizdir. Devlet, yalnızca bir siyasal örgütlenme olarak değil, rant/kaynak dağıtan bir ekonomik ajan, yandaşlarına ikbal kapıları açan kadim bir kurum olarak güçlüdür. Devletin bekası tüm düzen güçlerinin kutsalıdır. Çekişme, devleti kimin kontrol edeceği, devlet gücünü kimin kullanacağı noktasındadır.  

1965 TİP deneyiminden bu yana düzen güçleri, temsili sistemin toplumsal muhalefete, sola kapatılması noktasında anlaşmışlardır. Yüzde 10 barajı, emsali, benzeri olmayan, seçim ve siyasal partilerle ilgili yasalarla birlikte, yurttaşın seçme ve seçilme hakkını fiilen ortadan kaldıran “Türk usulü” bir “totaliter demokrasi” uygulamasıdır.

2002’den, özellikle de askerlerin sistem içindeki erkininin sona erdirildiği 2007’den bu yana, seçim sandığı devleti kimin, hangi düzen siyasetinin kontrol edeceğini belirleyen en önemli kaynak olarak öne çıktı. Türkiye’de seçime katılma oranlarının yüksek olmasında, AKP karşıtı büyük kitlenin de bu durumu sezmesinin payı var. “Darbe” ve “devrim”in reel seçenekler olarak algılanmadığı, örgütlü mücadelenin toplumsallaşamadığı, demokratik, sendikal, sivil denetim kanallarının, hak arama/kazanma yollarının kapalı olduğu koşullarda, oy, yurttaşın gözünde siyasete katılacağı tek seçenek olarak öne çıktı. Muhalif yurttaş, durumların değişeceğine inanmasa, sandıktaki alternatiflere güven duymasa da, elindeki bu tek aracı kullanarak, yani oy vererek varlığını, protestosunu ortaya koymayı önemsiyor. 

12 yıllık AKP iktidarına, toplumsal itiraz ve tepkinin sandık ötesi en ileri, en yığınsal örneği 2013 Haziran/Gezi isyanıydı. İktidarı temellerinden sarstı. Umut ve enerji yarattı. Arkasından 17-24 Aralık yolsuzluk operasyonları, AKP karşıtı birikimde bu iktidardan kurtulma zamanının geldiği umudunu güçlendirdi. İnsanlar bu umutla 30 Mart 2014’te seçim sandığına yöneldiler. Son 30-40 yılın en yüksek seçime katılma oranı gerçekleşti. Ne var ki, Tayyip Erdoğan kendisi açısından elverişsiz koşullara rağmen, siyasetin tanıdığı inisiyatif/manevra alanını etkili ve köktenci biçimde kullanarak seçimden güç toplayarak çıktı. Bu güçle 10 Ağustos 2014’te cumhurbaşkanı seçildi. Haziran 2013’ten sonra 30 Mart’a bile ulaşamayacağı, devrileceği üzerine bolca yorum okuduğumuz Erdoğan “Yeni Türkiye” sloganıyla yeniden taarruza geçti.

***

Somut durumda, bu yazının ilk iki paragrafında özetlemeye çalıştığım genel nedenleri sıralayarak, ya da sol hareketin bağımsızlığı, kendisini kurda kuşa yem olmaktan koruması türünden gerekçeler öne sürerek 7 Haziran seçimlerini “sıradan” saymak, elitist bir edayla bu seçimlerin yol açacağı sonuçları küçümsemek büyük bir yanılgıdır. 

7 Haziran seçim sonuçlarının öyle ya da böyle olmasıyla değişmeyecek birçok şey var. Ama, bunlardan çıkarak, “öyle de olsa böyle de olsa fark etmez” denemez. Fark eder!

Bir: Erdoğan’ın bugünkü statüsüyle devleti ve AKP’yi kontrol etmeyi sürdürmesi imkansızdır. Fiili durumunu haklılaştırmak ve hukuksallaştırmak için 330 vekil seçtirmeye, başkanlık rejimini sonuna dek zorlamaya mecburdur. Bunun için elindeki tüm olanakları kullanacak, bugüne dek olanlarla kıyaslanmayacak düzeyde seçim hilesine başvuracaktır. “AKP sonrası”nı konuşmak için erkendir. Erdoğan’ın ve AKP’nin durdurulacağı, düşürüleceği “çantada keklik” değildir. 

İki: Yalnızca 330 vekil Erdoğan’ı kurtarmaz. Ancak, böyle bir sonuç iktidar blokunun parçalanmasını önleyebilir. Erdoğan’a, gerektiğinde iç savaşı göze alacak cüret ve gücü verebilir. İç savaşı önlemek için ülkeyi “dış” savaşa sürükleyebilir. Bu olasılıkları yok saymak siyasal körlüktür. 

Üç: Erdoğan’ın “Yeni Türkiye” yolunda yeni bir onay ve güç kazanması, Türkiye toplumunun çözülme ve çürüme süreçlerini derinleştirecek, toplumsal muhalefet saflarında umutsuzluğu, çaresizlik duygusunu, bu ruh halinin yol açacağı kontrolsüz öfkeyi yoğunlaştıracak, büyük ve kötü olasılıkla “çatışmasızlık” durumunu sona erdirecektir. 

Dört: HDP barajı aşar, AKP 330 vekilin altında kalırsa, çok farklı bir siyasal iklim ve güç dengesi oluşacaktır. 330 vekilden aşağısı Erdoğan için sonun başlangıcıdır. Bu durumda, “büyü” bozulacak, para ve “mutlak” siyasal erkin bir arada tuttuğu iktidar blokunun dikişleri patlayacak, AKP içinden çatlayacak, asker-sivil bürokraside merkezkaç eğilimler güçlenecektir.

Beş: AKP iktidarda kalsa bile, siyasal düzlem bir bütün olarak yerinden oynamış, düzen içi siyasal güç ilişkileri ve konumları değişmiş olacaktır.  Emekçi halk çoğunluğunun ağırlaşmış, acilleşmiş sorun ve talepleri, ekonominin genel durumu, tek başına AKP iktidarının, ya da AKP’li AKP’siz herhangi bir koalisyon hükümetinin önümüzdeki yakın dönemde toplumsal huzur ve istikrar sağlayamayacağını gösteriyor. Ekonomik ve siyasal krizin örtüştüğü bir konjonktür, nesnel olarak, sola açılan bir toplumsal ortam demektir. Seçim vaadlerinin içeriği daha şimdiden bu eğilimin, tüm siyaset özneleri tarafından sezildiğini gösteriyor. 

Altı: Toplumsal muhalefet, 13 yıldır ilk kez AKP karşısında bir başarı elde etmiş olacak, bu emekçilerin, ezilenlerin, solcuların devrimci enerjisini artıran bir etki yapacaktır. Küçümsenmesin; en ilkeli, akidesi en sağlam özneler bile toplumsal başarı ve onaya gereksinim duyarlar. Şeytanın bacağının kırılması yeni ve taze bir enerjiyi açığa çıkaracaktır. 

Yedi: Barajın aşılması, kendi başına önemli bir kazanım olacaktır. Demirtaş, baraj altında kalırlarsa, seçimlerin ertesi günü barajın kaldırılması ve erken seçim için mücadeleyi başlatacaklarını açıkladı. Bu, HDP’nin baraj altında kalması durumunda bile barajın kalkmasına katkı yapacağı anlamına geliyor. Daha büyük olasılık ise HDP’nin barajı aşmasıdır. “Bize”, HDP’yi barajı aşması için desteklemenin önemli gerekçelerinden birinin, tek bir oyun ile boşa gitmeyeceği bir seçim sistemi için mücadele olduğunu bilince çıkarmak, HDP’ye de verdiği sözün gereğini yaparak, seçimden sonra barajı yok etmeyi öncelikli ve militan bir mücadele gündemi haline getirmek düşüyor. 

Bir başkanlık rejimi referandumu, Tayyip Erdoğan oylaması içeriğinde geçecek olan 7 Haziran’da HDP’ye oy verilmesini önermemizin gerekçeleri bunlardır. AKP’yi geriletmenin, Erdoğan’ı durdurmanın, seçim düzleminde HDP’nin barajı geçmesinden başka bir yolu, siyaseti, aritmetiği yoktur. Nesnel durum budur! 

Bunun dışındaki tartışma ve argümanlar seçim tutumu için anlamlı değil. Kürt hareketini ve HDP’yi burada daha önce yaptığımız gibi herkes ayrıca değerlendirebilir

(10 Mayıs 2015)