Eupithecia Nabokovi



30-01-2015 08:11


Ali Mert

Konuş hafıza. Anlat bakalım. Anlat güzelce. Narin, kısa ömürlü, üslupçu bir devrim kaçağını anlat bize. Büyük bir anlatıcı olsun, büyük bir kaçak. 

Konuş hafıza. Çözülsün ipliklerin yumak yumak. Satır satır dökül önümüze. Kibirli mi desek gururlu mu, soğuk mu desek uzak mı, amiyane tabirlere zıplayıp çok mıymıymıy yapan biri mi desek, kafa şişiren dırdırcının teki mi, ne dersek diyelim, üzerine ne tür bir leke kondurmaya çalışırsak çalışalım, bize edebiyatın en büyük isimlerinden birini, sözcüklerini ve anlamları en derin kuyulardan çekip çıkaran birini anlat. Çok renkli olsun. Her daim renkli. Ah ne kadar da ahenkli. Rengarenk, renk/ahenk, kelebek gibi. 

Anlat bize kelebeği… 

Üzerine ne tür bir kelebek kondurmaya çalışırsak çalışalım, anlat sen bize on yıllar boyunca biriktirdiğin gerçeği. Ömür boyu tutkuyla kelebeklerin peşinden koşturabilmeyi…

Söyle bize; hafızanın sis perdesi aralandığında gözükenler hayal mi, gerçek mi? 

Sordur bize; renkli rüyalar mı görmek istersiniz hep; küçük çocuğunuza renkli rüyalar mı dilersiniz her akşam yatmaya giderken? Öyleyse, kuşlarla kedilerle balıklarla avunup, kelebeklere kanat açmaktan başka ne edeceksiniz? Nereye gideceksiniz?..

Konuş hafıza. Anlat bize. Bir, bir… rüyada gördüklerini:

Sürekli kelebeklerin peşinden koşturan birini görmüştün ya geçende, işte onu. Koşturup yakalayanı. Yakaladıktan sonra öldüreni. Cebinde ilaçla, spreyle gezeni. Yakalayıp ilaca boğarak öldürdüğü kelebeğin gövdesini, toplu iğneyle deleni. Böylece sabitlediği kelebeği mantara yerleştireni. Tüm bunları birbiri ardına hızla yapabilen bir ustayı. Bak hele şu rüyaya; kelebekle başladı, ölümle sonuçlandı. İçinde hafiften sıkıntı, ölüm korkusu ve kâbus barındırmayan rüya var mı? Anlat bize, “yazının, yaratmanın ustası olduğu kadar”, daha doğrusu “yazının, yaratmanın ustası olduğu için”, ölümün de ustası olanı! 

“Kahvaltı etmeden, isterik bir aceleyle, kepçemi, hap kutularını, öldürme kavanozunu aldım ve pencereden kaçtım.” (*)

Yazdıklarıyla sürekli yeni pencereler açan birini görmüştün ya rüyanda geçende, işte onu anlat. Durmaksızın yazıp çizeni, üreteni. Okuduklarıyla büyüyeni, büyüdükçe yazıya dökeni. Rüyalar büyümenin, geriye döne döne büyümenin gizli ekranı değil mi? İnceliklerin insanıydı sanki, düzyazıdaki şiirin. Anlat hepsini, dışarı çıkar içini. 

“Yeni asal sayılar bulma tutkusu, yerini yeni türler bulma arzusuna bıraktı.” 

Bir edebiyatçının, matematikten ledipoteroloji’ye hem yatay hem dikey geçişini anlat. Tüm geçişleri, oluşumları, dönüşümleri... Kelebek gibi. 

Koleksiyonerin tutkulu dünyası ile yazının büyülü dünyasını birlikte oluşturan birini görmüştün ya rüyanda hani, işte onu anlat. Uzun boylu birini, eliyle ve gövdesiyle her yere uzanabilen bir insan irisini. Ruhu ve bedeni, çalılıklara yetişebilmesi için özel dizayn edilmiş sanki. Bir elinde ağı, bir elinde ilacı… gerçeği yakalamak için sürekli uğraşmalı. Peşine düştüğü gerçekleri, sonuna kadar kovalamalı. Tutkulu ve büyülü mü demiştik başta. Tutku ve büyü, büyük toplumsal dönüşümlerden kaçanların kişisel arayışı ve kurtuluşu değil mi?!

“Sanatta aradığım gayri-faydacı hazları, doğada keşfettim ben. Sanat ve doğa, büyünün biçimleriydi; her ikisi de karmaşık efsunlama ve kandırmaca oyunlarıydı.” 

Anlat hafıza. Dokundura dokundura anlat. Uzata uzata. “Ajan mı o yoksa, sosyalizm karşıtı?” diye zorla mesela. Gerçekçiliğin önemli bir amacı da, oradaki, buradaki mistik örtüyü kaldırmak değil mi? Öyle ama bu adam da sıkı anlatıyor sonuçta. Sor o halde. “Siz de yazarsınız ama üzgünüm dostum, Nabokov varken ne yazarsınız?!” diye sor mesela. Hani şu Proust okurken de kaçınılmaz olarak akla gelen soru. Musil, Broch ve Kafka ara ara. Üslupçu üstüne üslupçu. Yazar ne yazar, ne yazamaz? Yaşar ne yaşar, ne yaşamaz. Büyükler gözünde daha da büyüdükçe, hiçbir şey yazamaz, hiçbir işe yaramaz!

Bak, pırpır uçuyor şimdi yaramaz. O çiçekten bu çiçeğe. Ota, dala, böceğe. Kelebeğe bak şu rüyandaki, kelebeğe…

“1918’in Mart’ında, Kırım’da, Karadeniz’e hâkim bir patika üzerinde, iyiden iyiye boy atmış çalılar arasında yürüdüğüm sırada, çarpık bacaklı bir Bolşevik nöbetçi, bir İngiliz gemisine (dediğine göre, ağımla) sinyal gönderdiğim için beni tutuklamak istemişti.”

Halbuki tutuklusu değil, tutkulusu makbul bunun. Kuyruklusu. Gözlerini, göz lekelerini kanadından aşağıya doğru, kuyruğuna taşıyabileni. O incecik, narin kuyruk uçlarına tüm desenlerini, bilhassa gözlerini indirebileni... Konuş hafıza, bir bir araştır hepsini. 

“İngilizler, organların mikroskop altında incelenmesine dayalı sınıflandırmaya yönelirken, Almanlar böcekbilimin pul koleksiyonculuğuna benzer yanını öne çıkardılar.” 

Tüm dünyanın gözleri üzerinde işte. Malum, tırtıllık evresinde, böcekten hallice, pek yüz verilmeyen minik bir şey. Dönüşümle, renklenmeyle, desenlenmeyle yükselmeli! Herkes gözünü ona dikmeli. Malum, kelebek evresinde, kuştan hallice, aklımızı hep çelen uçucu bir şey. İzlemeli. 

“Ömrü kısa kelebekler” de giriyor mu arada rüyana peki? Dünyamızın, ah o erkenden göçüp giden güzellikleri. Şairin anlattığı, “Temmuz İçin Yaralı Semah”ta döne döne gösterdiği gerçekler... “ömrü kısa kelebekler” onun imgesi değil miydi sahi? İnsanın yaşamı öyle kesilmemeli, biçilmemeli… Yazarlar, sanatçılar, üretenler, gencecik insanlar hiç yakılabilir mi, gencecik ve apaydınlık yüzler öyle karartılabilir mi, Sivas’taki gibi. 

Rüyadaki kelebek, kelebeğin rüyası; rahmetli araya siyaset sokmayı hiç sevmezdi! 

Her şey rengarenk olmalı onun evreninde. Ahenkli. Tırtılken yediklerini ve onların kanatlarında yeniden belirmesini anlatan bir çocuk masalı yok muydu, “The Very Hungry Caterpillar”, aynı onun gibi. 

Konuş hafıza, böcek dendiğinde öylesine irkilip tiksinirken, kelebek dendiğinde nasıl sevgiyle dolabildiğimizi. Kelebeğin de böcekliğini.

Öğret hafıza; “böcek, böcektir” de! Ha Kafka’nın hamamböcüğü, ha Nabokov’un kelebeği. Dönüşüm de dönüşüm. Ha Kafka’nın yazdığı, ha Nabokov’un yaşadığı. Yazar ne yaşar ne yazamaz. Hepsi ayrı güzel değil mi? Özüne bakın, ayrımcılık yapmayın en iyisi!

Konuş hafıza, başka yazarlara da uzan. Kazancakis’in edebi metinlerinde kullandığı üç gözde sembolü, kırlangıçbalığı, ipekböceği ve kelebek değil mi? Hepsi küçük, hepsi sıçramalı, hepsi çağrışım yüklü. Bir havada, bir denizde, bir karada. Ve en önemlisi, dönüşüm süreci tabii ki. Aykırı değişimin yaşayan kanıtları, kanatlıları. Usta, “El Greco’ya Mektuplar”da veriyor ipuçlarını.

Konuş hafıza, ustaları anlat hep böyle. Adı bir kelebek türüne verilecek denli meraklı, tutkulu yazarları. İnsan, tutkularına yüklenmeyecekse, tutkularının peşinden gitmeyecekse, niye var ki? Merakını, öğrenme sevincini kaybettiği anda yaşlanan bir varlık değil mi? Ölene kadar öğrenmeli…

 “Heyecan ya da arzu, tutku ya da başarı yolunda, zenginlik ve kuvvet manasında, entomolojik keşifle yarışacak çok az şey biliyorum.”

Gülünç olsa da, gülünç gözükse de sonuna kadar devam etmeli, inat etmeli, direnmeli. Son nefesine kadar tutku, arzu, merak ve kelebek... hayat bu değil mi? Bir kelebeğin peşinden bütün bir ömrü sürükleyebilmeli. İnsan tutkularıyla insan değil mi? Ve zaaflarıyla tabii.

İnsan sorularıyla insan. Arzu ve tutku nerede bitiyor, takıntı ve zaaf nerede başlıyor, belli değil ki?! Bilinç akışı nerede bitiyor, sayıklama nerede başlıyor; aynı karmaşanın bir başka hali... 

İnsan sormayı ve öğrenmeyi bilebilmesiyle insan. Tam yüz elli bin tür kelebeği keşfedip ayrıştırabilmesiyle. Bilinen kelebek türlerinin yanına bilinmeyenlerini eklemek için habire uğraşıp didinebilmesiyle. 

“Bazılarına ise benim adım verildi. Bunlardan biri olan ve 1943’te bir gece, James Laughlin’in Utah’taki Alta Pansiyonu’nda kutuladığım Nabokov Güvesi (Eupithecia nabokovi)” oldu...

Kelebekte yüz elli bin, böcekte yedi yüz bin; ledipoteroloji’den entomoloji’ye giden engebeli yolda katlanıyor her şey bir anda. Evvet, yedi yüz bin bilinen türü var böceklerin, yedi yüz bin de bilinmeyen, tahminen. Derya orada, insan burada! Dal içine, gir iyice, kaptırıver kendini tutkularına… Tuzaklara. 

Konuş hafıza, “O zamanlar henüz Marat’nın tutkulu bir lepitopderist olduğunu bilmiyordun” değil mi? Konuş Nabokov, hatırlat. 

Konuş devrimci, şaşır. “Jakoben adam hiç kelebek peşinde koşar mı abi?” Ne sandın, koşar tabii ki! 

Yok, politika karıştırma, hafızanın derin kuyularından serin sular çekiyoruz şunun şurasında. Geçmişimizdeki oyunlara, oyuncaklara bakıyoruz. Ailemizden, çocukluğumuzdan, ilk gençliğimizden kalanlara. Sen ne yapıyorsun; dakika bir Sivas, dakika iki Marat, dakika üç mermi sıkmaya başlayacaksın birazdan ortalığa... uzak dur ya. 

Git artık uzağa politika. Ne kadar çok edebiyat var bir kelebekte, ne denli yoğun bir şiir. Onu anlat. Figüratif, ahenkli manzara resmi sevenlere de hitap edebilir, soyut ekspresyonizm meraklılarına da. Doğanın mucizesi diye bakınanlara da görsel şölen sunabilir, oyun arayan miniminnacık çocuklara da? 

Arayalım ömrümüz boyunca. Pupa ara sen de, boş durma. Anlat hafıza. Pupa yelken giden bir gemiyi değil, krizaliti. Kelebeklerde ve bazı böceklerde, tırtılın kendi çevresine ördüğü koza içindeki devinimsiz halini. Pupa haline gelme sürecini, başkalaşım nöbetini. 

Anlat doğrusunu: Hep uçan kelebeği yakalayacak değiliz ya, pupa toplayıp kelebeğin doğuşunu da yakalayabiliriz arada. Anlat Nabokov’u: Kelebeği illa havada uçarken yakalayacak değil ya, daha krizalitken yuvada da avlıyor kerata. Anlat doğuşu:

“Zihnin doğuşunu aslına en uygun şekilde temsil eden şey, ince dallar ve yapraklar arasına bakan bir kişinin birden, bu dal ve yaprak kümesinin doğal bir bileşeni saydığı şeyin, aslında, muhteşem bir kılık değiştirmesiyle kendini oraya saklamış olan bir böcek ya da kuş olduğunu fark etme anıdır.” 

Neyi fark ederseniz edin, nasıl avlarsanız avlayın, neresinden bakarsanız bakın, neresinden tutarsanız tutun böcek neticede. Diğerlerini sevmeyip, kimilerinden tiksinip, kelebekle rahatlamamız, böcek dünyasına bir hakaret işte! 

Konuş hafıza, pulkanatlıları anlat bize. Hatırla enine boyuna, pul pul dökülsün onca yıl biriktirdiklerin önümüze. 

Konuş hafıza, anlat yazının ve zamanın bitişini bir de. Hatırlat iyice: 

“Şans eseri, benim güvemi ilk keşfeden adamla, ismini bir romanımdaki kör adama vererek ödeştim (...) Ve zamansızlığın en yüksek hazzını – rastgele seçilmiş bir kır manzarası içinde – nadir kelebekler ve onların beslendiği bitkiler arasında dikildiğim zaman yaşayabildim.” 

İşte böyle...
---
(*) Yazı boyunca, tırnak içinde ve italik olarak belirtilen tüm alıntılar: Vladimir Nabokov, “Konuş, Hafıza”, çev. Yiğit Yavuz, İletişim, 2013