Emekçiler arası ilişkiler 'kurtlar sofrası' mı?



31-10-2015 08:48


Kaya Özkaracalar

Türkiye sineması açısından nicelik değil ama nitelik açısından oldukça düşük düzeyde geçmekte olan 2015 yılının sonuna yaklaştıkça dikkate değer yerli yapımlar ardı adına gösterime girmeye başladı. Türkiyeli seyircilerin karşısına ilk kez çıktığı Adana Altın Koza Film Festivali’nin Ulusal Yarışma bölümünde En İyi Film ödülünü kazanmış olan ve vizyona gelecek hafta girmesi planlanan Abluka’nın öncesinde dün (Cuma), yine Adana’da yarışmış Nefesim Kesilene Kadar beş şehirde toplam yedi salon gibi sınırlı ölçekte de olsa sinemalarda izleyiciyle buluşmaya başladı.

Belgeselci kimliğiyle tanınan Emine Emel Balcı’nın ilk kurmaca uzun metrajı olan Nefesim Kesilene Kadar, uzun yol kamyon şoförlüğü yapan babası ile ev tutarak birlikte yaşama hayali kuran ama babası tarafından sürekli yüzüstü bırakılan genç bir kadın emekçinin hayatta kendi başına ayakta kalma çabalarının öyküsünü perdeye getiriyor. Çoğunluk’taki (2010) başarılı performansıyla anımsadığımız genç oyuncu Esme Madra’nın yine çarpıcı bir oyunculuk sergilediği ve filmi adeta tek başına sırtlayıp götürdüğü Nefesim Kesilene Kadar, Madra’nın canlandırdığı Serap adlı başkarakterin yaşadığı sorunları ve sıkışmışlığı izleyiciye acıtıcı derecede hissettirmesi açısından övgüye değer bir çalışma. Ancak Serap’ın kimseye muhtaç olmadan asgari koşullarda kıt kanaat de olsa geçimini sağlama çabaları içinde işyerindeki diğer çalışanlara yaklaşımındaki evrimin kimi yönleri oldukça sorunlu. Serap’ın kendini zor duruma düşüren bir arkadaşından adeta intikam alması anlaşılabilir ancak ona zararı dokunmamış bir başka çalışana kurduğu tezgah, her ne kadar çaresizlikten kaynaklanmış olsa da, filmin anlatısı içinde sorunlu bir tutuyor. Bu noktada izleyicinin Serap’ı yargılayan ve mahküm eden bir bakışa yönlendirilmesi de yanlış olurdu kuşkusuz ancak Serap’ın diğer çalışana kurduğu tezgahı fazlaca normalize eden öyküleme, emekçiler arası ilişkilerin “kurtlar sofrası” olarak kabullenilmesine kapı açan bir yönelim içeriyor ister istemez ve kaçınılmaz olarak.

SIRADIŞI BİR FRANKENSTEİN UYARLAMASI

Kimi Avrupa veya dünyanın diğer yörelerinden filmlerin bazen yapım ülkesi dışında dünyada yalnızca Türkiye’de sinemalarda vizyona girdiği oluyor. Çok daha seyrek rastlanılan bir durum ise yapım ülkesinde dahi vizyona girmemiş bir filmin Türkiye’de sinemalarda gösterime girmesi, hele yaygın bir dağıtım ağı üzerinden. Bu hafta sinema perdelerimizde boy gösteren yeni Frankenstein uyarlaması işte böyle bir film.

1990’lı yılların en iyi korku filmlerinden Şeker Adam’ın Laneti’nin (Candyman, 1992) yönetmeni Bernard Rose, Mary Shelley’nin 1818 tarihli korku klasiğini bu düşük bütçeli bağımsız filmde günümüze uyarlamış. Rose’un modern uyarlaması, konvansiyonel bir korku filmi değil. Biliminsanı bir karıkocanın yarattığı genç bir erkeğin yaşama gözlerini açmasıyla başlayan film, önce bu bedenen genç ama aslında dünyaya yeni gelmiş insanın yeni doğmuş bir bebek gibi temel duyularını kullanmayı ve çevresini algılamayı öğrenmeye çabalamasını nispeten uzun uzadıya aktarmasıyla sıradışı bir uyarlama olduğunu daha baştan ortaya koyuyor. Kısa bir süre sonra, besbelli yaratım sürecindeki hatalar sebebiyle, derisinde deformasyonlar peydahlanan bu isimsiz kişi, yaratıcıları tarafından başarısız bir deney numunesinin imha edilmesi gibi ama sözümona acı çekmemesi için öldürülmeye çalışıldığında ise esas öykü başlıyor. Yaratıldığı tıbbi tesisten firar etmeyi başaran “canavar” önce yöredeki ormanlık bir arazide bir hayvan gibi hayatta kalmayı öğreniyor, daha sonra da kente inerek sokaklardaki evsizlerin arasına karışıyor ve görme engelli bir sokak müzisyeni ile birlikte yaşamaya başlıyor.

‘David Cronenberg kariyerinin ilk yıllarında bir Frankenstein uyarlaması çekseydi herhalde buna benzer bir film ortaya çıkardı’ dedirtecek kadar ‘tuhaf’ (ve ayrıca yine erken Cronenberg filmleri gibi yer yer yüksek dozda kan-revan içeren) bir çalışma olan bu Frankenstein’ın bir ‘öteki sinema’ başyapıtı düzeyine ulaşmasını engelleyen ana unsur ise yan ama kilit bir roldeki Carrie-Anne Moss’un fazlaca ruhsuz, yavan, tekdüze bir oyunculuk sergilemesi.