Ekranda yaşamak



13-10-2020 08:19


Ebru Pektaş

Günümüzde “insanın kaderinin kendi elinde olduğu” iddiası belki de hiç olmadığı kadar mizah malzemesine dönüşmüş durumda. Zira elimizde olan, şarjı bitmesin diye kendimizi paraladığımız akıllı telefondan başkası değil.

Parmağımızı kaydırdıkça kaydırıyoruz, onsuz olmuyor.

Mesajlar, bildirimler, haberler, like’lar, dm’ler, filtreli fotoğraflar, dedikodular, son dakikalar, linçler, alev atanlar, bire bin katanlar, her dakikasını onaylatanlar ve daha nicesi…

Merakla hayıflanma arasında “gezinirken”, bir şaşırıp bir gülerken ve illaki “şık tespit kovalarken”, elimizdekinin oyuncağına dönüştüğümüz; mesela aslında tam da o sırada dev bir “ilgi/dikkat ekonomisinin” vazifeşinas bir işçisi durumuna düştüğümüz açık. Ekran bağımlılığı ile günü, işleri, sohbetleri, yemekleri, sevişmeleri tamamlıyoruz artık. (1)

Taziye ziyaretinde matemle göz göze geldiğimiz ekrandan, Şaduman teyzenin Instagram'a koyduğu peynir sunumunu beğeniyoruz. Peynirlerin üstüne taze kekik konsun ve başımız sağolsun…

Avucumuzun içindeki ekran hayatımıza hükmediyor.

Kapitalizmin keyfi gıcır. Bizden istediği tek şey, o avucumuzun içindekine bakmaya devam etmemiz. En çok nereye bakarsak hayat orada akıyor, en işlek cadde, en sükseli mekan orası, para orada dönecek.

Kapitalizmin keyfi gıcır; bir facia haberininin yan sütununda beliren, tatil paketi reklamında kendi dalgasına bakıyor o. Etik ilkeleri çok keskin; en yüksek fiyatı verenin peşinden gidiyor, en çok tıklananın içine sızıyor, “kasılan” takipçide, ayartan filtrede hep o var.

Elbette bu bir boyutu. Ne ki bir yere varmak istiyoruz…

Nurdan Gürbilek Türkiye’de '80’li yıllarda yaşanan kültürel dönüşümü “vitrinde yaşamak” olarak özetlemişti. (2) İşte yukarıda anlattıklarımız da aslında ‘80’lerin kültürel ikliminin varabileceği mantıksal sınırları işaret ediyor. Vitrin artık avucumuzun içinde, denebilirse artık “ekranda yaşanılan” bir hayat bu.

Vitrinde yaşamaktan, ekranda yaşamaya hayat nasıl değişti acaba? İçinde olduğumuz için tüm boyutlarıyla da idrak edemiyoruz.

“Vitrinde yaşadığımız” yıllarda, ücretler düştükçe “bolluk toplumunun” ışığı yükseldi. Vitrinin ışığı caddeye yansıdıkça, henüz yeni yeni evlerde yerini alan televizyonlar, ferah ve kolay bir yaşamı muştuladıkça, karnı aç ve sırtı çıplak milyonların içi ısındı.

Hayat, bir alışveriş, bir fişti; hayat, “ben de isterem” demekti; isyan edenler bile dize gelmiş, dize gelenler, ten ve iştaha gömülmüştü. Kışkırtılan, konuşulan, kuşatılan “özel yaşam”, belki de hiç olmadığı kadar seyirlik bir nesneye dönüşmüştü. Vitrinin ışıltısı, hazza, arzuya, söze, kimliğe ve kültüre dönüştükçe; “yer altına itilen içerik” gün yüzüne çıktıkça, “vitrinde yaşamak” tüm cüssesiyle hayatlara çöreklendi.

Aradan geçen çeyrek yüzyıldan sonra bugün “ekranda yaşadığımız hayat” bize bambaşka görünüyor.  Bugün yalnızlığımızı, yoksulluğumuzu, yabancılaşmalarımızı gidermek için “vitrinin ışıltısı” yetmiyor, yüzlerce filtre, uygulama ve “sunum” imdadımıza koşuyor!

Vitrine bakmamız yetmiyor bugün, tüm hayatımızı parça parça vitrine koymamız; yediğimiz içtiğimizin, giyinip kuşandığımızın, düşünüp taşındığımızın bir bir dökülmesi gerekiyor. Vitrin artık biziz. Işığı solanın vay haline…

“Vitrinin ışıltısı” hazza, arzuya, söze ve kültüre yetmiyor bugün. TikTok'taki sakalete ve ucube şovlara; tivitırdaki “empati hapishanelerine”, cancel kültürüne, “woke şavkımalara” ihtiyaç var.

Tenin keşfi ve iştah yetmiyor bugün. Milyonların önünde bunu sansasyona bulamak, “ekranın içine girmek” için türlü narsisistik şölenlere başvurmak gerekiyor.  

Peki vitrinle ekran arası?

Bazı haklı yanlar barındırsa da kimilerine göre bugünün “ekran yaşamı”, otoriter kapitalizme tam da arzuladığı türden bir kaos ve manüpülasyon alanı sunuyor. Ne ki şöyle bir son on yıla bakılırsa, “ekranda yaşamak”, büyük toplumsal kalkışmaların olduğu yerlerde yükseldi. Arap Baharı'ndan Gezi Direnişi'ne, Sarı Yelekliler'e vs. başka bir yön, tam da vitrinin ikame edildiği yerlerden büyüdü…

Kaynakça

1- The Social Dilemma (2020) belgeseli bu konuya odaklanmaktadır.

2- Nurdan Gürbilek, Vitrinde Yaşamak, 1980’lerin Kültürel İklimi, Metis Yayınları (2007)