Doğu Akdeniz’de son tango…



23-07-2020 10:52


Nurettin Abacıoğlu

Baştan peşin söylemiş olayım, bu bir haftalık köşe yazısı değil, uzun bir makale. Sıkılma ihtimali olanlara başlamaları için önermiyorum.

Bu portalda, Doğu Akdeniz meselesi üzerine neredeyse büyücek bir dosya hacminde yazı yazdım. Portal içinden okunurluk oranını bilmiyorum. Sormadım, söyleyen de çıkmadı. Sosyal medya mecralarından takip edebildiğim kadarıyla, bir hacim var. Hepsi o kadar. Yani suya mı yazıyorum; yoksa bir işlevi var mı? Soru işaretidir.

Önceki yazıların hepsine, birer de sayı koyuyordum. Nedeni de, geneliyle olan, biten anlaşılır ve bir de çerçeve çizilmiş, bir fikir verilebilmiş olur düşüncesiyle… 

Oysa ne Doğu Akdeniz’de dalgalar sükûnet buluyor ve ne de giderek sıkboğaz edilmenin sonuna erişiliyor. Öyleyse bu konu, daha çok su kaldırabileceği gibi, neredeyse siyasi rüzgârlardaki anlık değişimler, sakin bir limana varmayı ve insana yaraşır barış umutlarını da hep engelliyor. İşte bu nedenle yazdığım ve muhtemeldir ki yazacağım yazılara, bir sayı koymaktan da vazgeçmiş bulunuyorum.

Doğu Akdeniz yazılarının, askeri bağlamı güçlü gibi algılanabilir. Oysa salt askeri değildir! Bir konunun askerileşmesi, siyasi ve iktisadi bağlamının, potansiyel kinetik olarak aşırı derecede enerji biriktirmesine dayalıdır. O nedenle de konu incelenirken, kaçınılmaz olarak askeri yönü daha görünür hale gelebilmektedir. 

Doğu Akdeniz, kadim bir tarihselliğe sahiptir. O tarihsellik dâhil, geçmişte ne kadar siyasi, iktisadi ve askeri ise, şimdiki konumu da bundan bağımsız değildir.

Doğu Akdeniz günümüzde sadece bölgede bir hükümranlık alan kazanımı meselesi de değildir. Türkiye için Doğu Akdeniz, güney sınırlarından Irak ve Suriye’dir. Ege’de yaşam alanı, adalar ve kıta sahanlığıdır. Akdeniz’de münhasır ekonomik bölge (MEB) ve kendi varlığının değişmez sınırı olan Kıbrıs’tır. Geniş deniz alanlarında, Libya ve Türkiye’nin mavi vatan MEB’ini belirleyen mutabakat alanıdır. Mağripten Maşrık’a doğru, uzantı kapısı olan Azerbaycan’dır. 

Denklem hayli karışık, çözüm ise bir hayli zordur.

Kısa değinmelerle yol yürüyelim…

ANTONIO GUTERRES'IİN SON ÇAĞRISI...

BM Genel Sekreteri Guterres, 18 Temmuzda, Nelson Mandela’nın doğum günü nedeniyle New York’ta bir iyi niyet bildiriminde bulunuyor ve küresel eşitsizlikle mücadele için çağrı yapıyor. Ne diyor bir bakalım: 

  • “Küresel eşitsizlikle mücadele için uluslararası düzenin yenilenmesi gerekir…”; 
  • “70 yıldan fazla süredir, sözü geçen uluslar (195 egemen devlet ve 193 üye ülkeden bahsediyor), uluslararası kurumlarda gerekli güç dengelerinin değişmesi için reformlara kafa yormayı reddetti…"; 
  • “Nüfuz, servet ve fırsatların dünya genelinde daha adil dağıtılması için yeni bir küresel sözleşmeye ihtiyaç var…”; 
  • “Dünya üzerindeki büyük güçler, çoğu zaman savaş, çatışma gibi zor konularda ortak çözümler üretemedi…”; 
  • “ABD, Rusya, Çin, İngiltere ve Fransa BM Güvenlik Konseyi'nin veto hakkına sahip daimi üyeleridir. Küresel kuruluşlarda eşitsizlik, ta en tepede başlıyor. Eşitsizlikle mücadele,  reformla başlar…”.

Bu çarpıcı sözler, aslında, bir anlamda dünyanın bugünkü halinin bir fotoğrafını çekiyor.

Genel Sekreter, kapitalist emperyalizmin yarattığı eşitsizliklerin, sistemin iç dinamikleriyle beraber, sistemin patronajını elinde tutan devletlerin çıkarlarıyla zımmi anlamda örtüşmesinden şikâyet ediyor.

O reform dediği ise, baklanın yutulan kısmıdır. Bu işin reformlarla değil, ancak yeni bir dünya savaşıyla çözülebileceğini ise, neredeyse ilkokuldaki çocuklar bile biliyor…

Tabii dediğim, bir temenni asla değil. Ancak zorun ne denli aşılmaz duvarlara sahip olduğunun gerçekliğidir… 

ÖNCE KIBRIS...

Önce 20 Temmuz’un küçük bir fotoğrafına bakalım…

20 Temmuz, Kıbrıs Barış Harekâtının 46. Yılı. 

KKTC cenahında bir gazete, manşetten 20 Temmuza atıfta bulunuyor. 

Şöyle ki:  

Ben de şöyle bir paylaşımda bulunuyorum:

“20 Temmuz olmasaydı, Kıbrıs Türkleri, bugün asimile edilmiş ve sadece tarihi olarak bahsedilen bir halk olarak anılacaktı.

Kıbrıs'ta yaşama şansı, bu gerçeği daha iyi kavramama neden oldu.

Emperyalizm, bugün bunu işgalcilikle yaftalamaya çalışıyor. Oysa soykırım mezarları adanın her yerine serpişmiş durumda.

Yine de barış umudu hep saklılarda. İçinde Kıbrıs Türk toplumunu da eşit olarak barındıran,  iki toplumlu federal Kıbrıs’ı tanıyacak bir dünya ile onurlu koşullarda gerçekleşene kadar...

Türkiye'nin mavi vatan sınırını, Akdeniz’de KKTC çiziyor. Yoksa Sevr'in denizlerdeki karşılığı olan Sevilla haritası, Türkiye’siz bir Akdeniz'i ve KKTC'yi, emperyalizmin güdümünde, dünyaya ilan etmiş vaziyette. 

Ve işgal, öyle mi?”

Benimkisi gibi, itirazı olanlara yapıştırılan bir yafta da var. Milliyetçisin, hatta faşistsin. Kuşkusuz benim tarafımdan, benimle bir alakası yok. Yani ne iman sorunum var; ne de kafa karışıklığı. İlerici, solcu, devrimci ve bilcümle kimliklerle, meselenin emperyalizm güzergâhında borazancıbaşılığı yapılmasının ve anılan kimliklerle yaftalanmasının, benim için tarihsel bir ilgisi hiç olmamıştır. 

İlerleyelim… 

LİBYA: SİRTE-CURFA HATTI...

Libya, Türkiye’nin yaklaşık iki misli büyük bir yüzölçümüne sahip bir Kuzey Afrika ülkesi. Yani Mağrip cenahında. Altı buçuk milyon nüfusu var. Yerleşim alanı büyük ölçüde Akdeniz kıyısındaki şehirler. Büyük bir çöl ülkesi ve çölün altı, dünyanın dokuzuncu büyük petrol rezervlerine sahip. Dünyanın da yüzde üç petrolü bu topraklardan çıkıyor. Petrolünün başka bir özelliği daha var. Karbon kaynağı olarak düşük sülfür oranlı kolay işlenen bir petrol rezervi. Yani rafine edilirken, artık maddelerden arındırılması çok az zahmet içeriyor ve dolayısıyla da maliyeti çok ucuza denk düşüyor. Eh böyle olunca, petrolün taliplisi de Libyalılardan ziyade başkaları oluveriyor. 

Libya’nın makûs talihi, Kaddafi sonrası, Libya’nın sahipliğine, özellikle Fransa’nın soyunmasıyla daha derinleşti. Kuşkusuz Fransa tek başına değil; İtalya’nın tarihsel çıkarları ve Almanya gibi AB patronu bir ülkenin, Libya petrollerinden kolayca yararlanabilmesi gibi pek çok neden, bugünkü istikrarsızlığın nedenleri arasında.

Hafter, siyasi ve askeri yürüyüşüne, önce Kaddafi tarafında başlamış ve sonrasında Fransızlara Çad tarafında esir düşüp vatan haini ilan edilince, mücadelesini ABD CIA’sının eğitim kucağında geliştirerek, vesayet savaşçısı olarak ülkesine dönmüş bir kimlik.

Kaddafi sonrası Libya, hükümet merkezi ve temsilciler meclisi merkezi olarak BM’lerce ikiye ayrılmış bir ülke. Hükümet merkezi Trablus kentindeki Serraç hükümeti. Temsilciler meclisi ise Tobruk’ta. UMH, uluslararası anlaşma yapmak dâhil BM’lerce tanınmış yegâne siyasi otorite. Hafter, siyasal kimlik olarak Tobruk’taki Meclis başkanı Akille Salih ile anlaşarak vesayet savaşını yönetir durumda. Kullanışlı aparat olarak da Fransa, Mısır, BAE ve Rusya tarafından desteklenir durumda. ABD, bölgesel çıkarlarda satranç tahtasının karışmasını bekler durumda.

Manzara Gutteres’in şikâyet ettiği kadar var.

Kurum olarak BM, Serraç’ın Ulusal Mutabakat Hükümetini (UMH) tanıyor. Buna göre Hafter, iç istikrarı istikrarsızlaştıran bir bozguncu konumunda ve Güvenlik Konseyi’nin iki asıl üyesi, Fransa ve Rusya, BM kararına aykırı olarak Hafter’in yanında.

 Bu aşamada Kasım 2019 da, Libya’da yeni bir aktör Türkiye ortaya çıkıyor.

Türkiye’nin Libya’da bulunma nedenine gelince. Doğu Akdeniz’de ana kıta sahildarı olarak en uzun kıyı şeridine Türkiye sahip. Oysa Yunanistan’ın, Ege adalarındaki hükümranlık pozisyonuna bağlı, en daraltılmış deniz sınırları ile abluka altında olan ülke de yine Türkiye. 2009’dan başlayarak ve kıpırdanarak gelişen süreçte, Doğu Akdeniz’de Kıbrıs adası çevresinde, İsrail MEB’i dâhilindeki Levant bölgesinde ve Mısır MEB’i içinde, zengin hidrokarbon yataklarının bulunması, Doğu Akdeniz’i ilgili, ilgisiz bütün ülkelerin çıkar alanı haline sokuyor.

BİR ARA BAĞLANTI...

Türkiye’nin bu gidişatı kırış momenti, uluslararası deniz sözleşmesine göre kendi MEB alanlarını, ölçeklendirip, haritalandırarak BM bildirmesi ile gerçekleşiyor. Bu arada da topoğrafik olarak Libya, Türkiye bakışık sahilleri üzerinden, ortak MEB sınırlarını da çizen bir anlaşmanın, Serraç hükümeti ile yapılması da yine BM’lere müracaatla geçerlilik kazanıyor. Ayrıntıları diğer yazılarda verilen bu süreç ile Türkiye’nin yine KKTC ile yaptığı ortak petrol araştırmaları anlaşması, Yunanistan, Güney Kıbrıs ve ortak çıkar sahibi olan Mısır, İsrail ve Lübnan’ı ayağa kaldırıyor. Tabii bu ülkelerin Güney Kıbrıs’la beraber projelendirdikleri başka bir beklenti daha var. Güney Kıbrıs parselasyonları ile İsrail Levant bölgesinden çıkarılacak petrol ve doğalgazın, Akdeniz altından, Yunanistan ve İtalya’ya ulaştıracak bir petrol denizaltı boru hattının da kurulması. Böylece AB, Rusya’dan ithal ettiği hidrokarbon kaynaklarını, bir anlamda kendi iç denizinden Avrupa’ya akıtmayı düşünüyor.

Sevilla, İspanya’nın güzel kentlerinden birisi. Sevilla Üniversitesi de Avrupa’nın kadim akademilerinden birisi. AB Parlamentosu, Sevilla Üniversitesinden, Doğu Akdeniz’deki ülke MEB alanlarını tanımlayacak bir harita çalışması siparişi veriyor.

Sevilla haritası, büyük ölçüde Yunanistan kıta sahanlığı veya MEB’ine göre şekil buluyor. Türkiye’ye iki, Yunanistan’a beş yüz seksen kilometre uzaklıktaki, on kilometrekare yüzölçümüne sahip Meis adası, Türkiye’nin burnun dibinden kırk bin kilometre karelik bir deniz alanını, MEB alanı olarak çalıp, bunu Yunanistan ve dolayısıyla AB MEB alanı haline getiriyor.

Harita çizmek kolay ve fakat bunun uluslararası deniz hukukuna göre meşru saydırılması hayli zor. Zira Uluslararası Deniz Hukuku Sözleşmesi, ada kıta sahanlıklarını yakın anakara uzaklığı ve morfolojik benzerlik gibi, çok çeşitli nitelik ve niceliklere göre ölçeklendiriyor. Nitekim Yunanistan’ın bir türlü kendi MEB’ini ilan edememesinde en önemli sorun, bu adalar meselesini Türkiye ile müzakere edemeyişi. Türkiye ile adalar üzerinden bir MEB müzakeresi de facto olarak Ege Adalarının Türkiye kıyısında olanları Yunanistan karasuları ve hükümranlık alanı olmaktan çıkarma tehlikesi içeriyor. 

Panik bu denli belirgin olunca, bazen kendine kılavuzluk edecek düşünce de şaşabiliyor. Türkiye’nin Libya ile yaptığı mutabakat, Rodos ve Girit’in güneyinden Doğu Akdeniz’i Yunanistan’a kapatırken, diğer yandan Ege’den çıkışını da Türkiye’nin yetki ya da Navteks alanı haline geçirmiş vaziyette. Telaşa düşen Yunanistan, Libya meselesinde çıkarları Türkiye ile uzlaşan İtalya ile onu kendi tarafına çekebilme gayesi ile bir taraftarlık anlaşması yapmak istiyor. İki ülke arasında, Akdeniz’in bir parçası olan İyon denizi bulunuyor. Bu denizde, İtalya ve Yunanistan ortay hat üzerinden bir anlaşma imzalıyorlar. Böylece orada da adaları olan Yunanistan, Ege’de ve Akdeniz’de Türkiye’ye dayatmaya çalıştığı ada kıta sahanlığı haklarından da feragat etmiş bulunuyor. Yani komşu hayli zor durumda. O nedenle, içinde bulunduğu durumun hukuki kurtuluşu olmayınca, Türkiye’ye siyasi ve ekonomik yaptırım uygulamaları için AB içinde ve ABD nezdinde kapı kapı dolaşıyor.

Kısaca Türkiye, bu gidişatı 2009’dan beri okuyarak bu noktalara geliyor. Hatta 2010 da Kaddafi devrilmeden önce Kasım 2019’da yapılan anlaşma benzeri bir mutabakat söz konusuyken, Kaddafi’nin ömrü bunu görmeye yetmiyor.

TEKRAR SİRTE-CUFRA HATTI...

Kasım 2019 anlaşması, sadece bir MEB anlaşması değil. Ondan daha fazlasını ve UMH’nin varlığını sürdürebilecek iktisadi ve askeri işbirliğini de öngörüyordu. Nitekim buna dayanarak Libya hükümeti Türkiye’den askeri destek istedi. Buna dayalı olarak, Meclis kararıyla, Libya’ya eğitim dâhil, çeşitli kapsamda askeri destek verilmesi için gerekli tezkere onaylandı. Bu karar, Türkiye’ye, BM’ce de meşru sayılan bir askeri destek hinterlandı açmış durumda. Trablus ablukası kırıldı. Hafter güçleri Vattiye hava limanı ve deniz kıyısındaki Misrata’yı kaybetti. Libya UMH ordusu, Hafter güçlerinin bulunduğu Bingazi ve Tobruk’a gidiş yolu üzerinde olan Sirte ve Cufra önlerine kadar dayandı. Vattiye havalimanı ve Misrata limanı hava ve deniz güçleri bakımından büyük lojistik önem içeriyor. UMH ile yapılan anlaşmalar çerçevesinde, Türkiye, hava ve deniz yoluyla lojistik destek veriyor ve kendi konuşlanması da bu limanlar aracılığı ile gerçekleşmiş oluyor.

Trablus hükümetinin düşmesi, Libya ile yapılmış MEB anlaşmasının ortadan kaldırılmasına ve Türkiye’nin ilan ettiği MEB’in yeniden geçersiz kılınmasına neden olacağından, Türkiye BM’lerin tanıdığı UMH ile dayanışmasını sürdürmekte kararlılık bildiriyor.

Sirte ve onunla ortak iz düşümde olan Cufra, Libya denkleminde kritik öneme sahip. Cufra’daki liman, şimdiye değin Fransa’nın Afrika operasyonları bakımından kapı olarak kullanılıyordu. Ayrıca bütün petrol ihracatı da bu limandan sağlanıyordu. Zira her iki yerleşim bölgesi, Libya’nın, “Petrol Hilali” denilen petrol alanlarının, kontrol merkezi durumundaki bölgeler. Bu iki yerleşim yöresinin UMH’ye geçmesi, Libya petrolünün denetlenmesinin yeniden sağlanması anlamına da geliyor.

Sirte ve Cufra, Rusya için de son derece stratejik öneme sahip. Zira buradaki “Petrol Hilali” bölgesinde, kontrolü vurucu bir biçimde ele geçirmesi, Rusya’ya, Akdeniz’de, Suriye’den sonra son derece güçlü ikinci bir liman ve stratejik bir üs kazanımı sağlayabilecek. Hesabını buna göre yapan Rusya, kendisini görünmez kılacak özel kuvvetler marifetiyle, Libya’da var olmaya çalışıyor. Wagner güçleri denilen Rus paralı askerleri, bunun nişanesi ve Hafter saflarına askeri eğitim vermekten, çeşitli askeri platformların kullanımı dâhil tam bir güç aktarımı sağlamış vaziyette. Ancak Türkiye’nin UMH güçleri emrine verdiği “Siha, İha” gibi uçuş platformları, Rus hava savunma roket sistemlerine ciddi zayiat verdirince ve Rus savaş uçaklarının Suriye’den Hafter’e aktarılması ABD Afrikom komutanlığınca deşifre edilince, stratejik olarak konuşlanmış Wagner güçleri, iyice iç doğuya çekilmiş vaziyetteler.  

Denklem için de Mısır’da bulunuyor ve Mısır’ı maşa gibi kullanan BAE emiri de kendilerine biçtikleri rolde sıkıntıya düşmüş vaziyetteler.

Mısır’ın Sisi’si darbeyle devirdiği Mısır Müslüman Kardeşlerinden sonra, Libya’da buna benzer bir siyasi otorite istemiyor. Nedeni basit; darbeyle geldiği Mısır yönetiminden, darbeyle gitme korkusu dağları bekliyor. Ayrıca Libya petrol kaynaklarından, kaynak aktarımı ve yararlanım hakkı sağlamak için de Hafter’le yaptığı pazarlıklar bir köşede duruyor.

Tobruk Temsilciler Meclis’i başkanı Akille Salih, Meclis kararına dayanmayan kişisel bir karar alıyor. Mısır ordusunu Libya’nın iç işlerine dâhil etmek ve darbeci Hafter’e yardım etmek üzere ülkesine davet ediyor. Neden kişisel yetki kullanıyor. Zira Temsilciler Meclis’i bir türlü toplanamıyor. Vilayet temsilcileri kendi arasında bölünmüş durumda. Bazı vilayetler, Serraç Hükümeti tarafına geçmiş vaziyette ve bu temsilciler de Trablus’a intikal etmiş durumda. Toplantı karar yeter sayısını bulmak mümkün değil. Bu nedenle Salih, meclis üyelerinin çoğunluğundan tepki alma pahasına, kişisel öncelik kullanıyor. Fırsatı ganimet bilen Mısır parlamentosu da bunu hemen kabul ediyor. 

Sisi’ye bakarsanız Orta Doğu’nun en büyük ordusuna sahip olmakla övünüyor. Söz gelimi Rusya’ya ambargo nedeniyle Fransa’nın satmaktan vazgeçtiği iki yeni amfibi çıkarma gemisi büyük meblağlarla Mısır’a satılmış durumda. Mısır, bu gemileri, Korona pandemisi nedeniyle IMF’den aldığı milyarlarca dolarlık borcu, sağlık hizmetlerinde kullanmadan, kaynak olarak Fransa’ya aktarmış durumda. Gemiler iyi; ne ki geminin kendi hava savunma sistemleri neredeyse yok hükmünde. Yani bir deniz harekâtında eşlik edecek firkateyn vesaire yanına koyamazsanız gemiler açık hedef. Elinde her farklı ülkeden alınmış yığınla silah platformu var. Hepsinin mühimmatı değişik, farklı kullanım özellikleri gösteriyor ve askeri analistlerin yorumlarına bakılacak olursa, Mısır, savaş kabiliyeti olmayan bir ordu görünümünde. Mısır’ın kırmızıçizgim dediği Sirte’ye karadan ve ulaşma mesafesi bin beş kilometre ve bu nedenle de sürekli Libya sınırına yığınak yapar durumda. Rusya’dan aldığı kimi tanklar da Rusya’nın Sibirya bölgesine uygun, yani kutup tankları. Çölde harekât kabiliyeti olmayan düzenekler. İsrail’le başından üç savaş geçen Mısır ordusu, hep acı yenilgi görmüş bir tarihselliğe sahip ve Türkiye’ye savaş ilanında çok hevesli bir Mısır panoraması ile karşı karşıyayız zahir. Filistin meselesinde İsrail’le müttefik olan Mısır, yine bu arada Türkiye’ye karşı İsrail’den yardım istiyor. İsrail, “yettim yiğidim geleceğim” dese bile, bir yandan da Türkiye ile ilişkileri nasıl düzeltirim arayışının içinde. Hatta Levant’tan çıkan doğalgazının, Avrupa’ya satışı için Ceyhan boru hattından yararlanma arayışlarını sürdürüyor.

Bütün bunlardan BAE’nin çıkarı nedir sorusu da akla gelebilir. BAE küçük bir emirlik ve fakat petrol zenginliğinin içinde kullanışlı aparatçıkları vasıtasıyla nüfuz alanını bölgesel olarak geliştirmeye çalışıyor. Sınırsız kaynak aktarımı doğal olarak Hilal-i Ahmer Cemiyetine yardım için yapılmıyor. Hepsi borç ve tahsil zamanı geldiğinde, tahsil etme muktedirliğiyle beraber. Zira bu emirlikleri var eden, ayakta tutan emperyalizmin ağa babaları, yularları da elde tutuyor. Yani kimin eli, kimin cebinde hikâyeleri, Orta Doğu’nun bin bir gece masalları olarak devam ediyor. 

RUSYA İLE MUTABAKAT...

22 Temmuz’da, Libya’da karşı karşıya gelmiş iki ülke Rusya ve Türkiye, eş zamanlı olarak dört maddelik Libya mutabakatını yayınlıyorlar. Her iki tarafın Dışişleri bakanları Ankara’da iki uzun gün müzakere yürütüyor ve Libya’da çözümün siyasi müzakerelerle olabileceği ve Libya bütünlüğünün esas olduğunu açıklıyor. Rusya açısından da, Türkiye için de yeni denge arayışında bir nevi iç sözleşme. Nedenine gelince, Rusya’nın Hafter tarafında görünüyor olmasının artık Rusya’ya yük oluşturması. Zira Hafter’in kaybetmesi belirginleştikçe Rusya kaybeden tarafta olmak istemiyor ve denklem dışı kalma ihtimalini ortadan kaldırmaya uğraşıyor. Ayrıca bu tercihi, Türkiye üzerinden Akdeniz’e çıkışında başka sorunlara neden olma sinyallerini veriyor. Henüz çok yeni bir gelişme. Ne ki Türkiye, UMH’ye verdiği ve vereceği destekte kararlı olduğunu da parantez içinde söylüyor. Uluslararası ilişkilerin labirentlerinde yeni bir koşturu senaryosu ve yorumlamak için vakit erken…

MAŞRIĞA DOĞRU ERMENİSTAN VE AZERBAYCAN...

Maşrık sözcüğünün etimolojisi ile ilgilenmeyeceğim. Doğu’yu çağrıştırma anlamında da kullanılır. Oysa tam da öyle değildir. Ne ki Mağrip, nasıl Endülüs ve Kuzey Afrika için batı vurgusuysa, Maşrık’ta ta Osmanlı’dan beri İmparatorluk sınırlarının genişliği bağlamında bir anlamda doğuyu sembolize etmiştir.

Kafkaslar, her zaman bir “Balkanlaştırma” bölgesi olarak tarihteki yerini almıştır. Burada Ermenistan da Rusya şemsiyesi altındaki devletlerden birisidir. Türkiye’nin sınır komşu olan Ermenistan, “Bir millet, iki devlet” sloganın bir parçası olan Azerbaycan’la en çok dalaşan ülkedir. Azerbaycan toprakları içinde bulunan “Dağlık Karabağ” işgali ve Hocalı katliamı yakın tarihin gerçekleri arasındadır. Dağlık Karabağ, BM’ce Azerbaycan toprağı olarak kabul edilmesine karşın, halen Ermenistan işgali altındadır ve her an patlayacak bir bomba olarak Türkiye’nin yamacında durmaktadır. 

Ne olduğuna gelince, son haftanın en kritik savaş sinyali Azerbaycan’dan geldi. Her iki ülke ilk hareket bakımından birbirini suçladı. Ermenistan, Azerbaycan’ı, Tovuz bölgesinden, yani kendi sırtını Rusya’ya dayadığı bir alandan vurdu. Buna da mütekabil bir cevap aldı. Türkiye’nin kesin destek açıklamaları, Azerbaycan’a yeni askeri malzemelerin gönderilmesi ve hava kuvvetlerinin Ermenistan mevzileri üzerinde alçak uçuş yapması bir anda dünyanın gözlerini bu bölgeye çevirmesine neden oldu. 

Tovuz bölgesi, petrol boru hatları bakımından stratejik öneme sahip bir yöre. Azerbaycan petrolü bu bölgeden Gürcistan’a ve oradan da Türkiye’ye akıtılıyor. Türkiye Azerbaycan’dan, Rusya’dan aldığından daha düşük fiyata doğalgaz ve petrol ithal ediyor. 

Pandemi, dünya petrol piyasalarını insanlardan fazla vurdu. Düşen petrol ve doğalgaz fiyatları OPEC ülkelerini ve büyük ölçüde de Rusya’yı etkiliyor. Rusya’nın, askeri platform satışlarının dışında, yegâne sivil ihracat kalemi petrol ve doğalgazı. Türkiye’nin, Rusya ile yaptığı kota anlaşmalarına göre, Rus tarafı şirketi olan Gazprom’dan indirim isteklerine ise henüz yanıt verilmiş değil. Oysa Türkiye ve Rusya arasında, Rus gazı ve petrolü aktarım hatlarının bir vanasını Türkiye elinde tutuyor. Türkiye’yi bu ithalat kalemlerinde bir rahatlatan ülke olarak Azerbaycan ise yeni durumun şekillenmesinde başrolü oynuyor.

Rusya ile Libya’da karşıtlığa düşen, Suriye tarafında zoraki bir ortak karakol devriye beraberliği ile işleri sürdürmeye çalışan iki ülkenin, birbirini yoklama sahnelerinden birisini, böylelikle Tovuz bombardımanı üzerinden şimdilik seyrediyoruz.

Azerbaycan’da, Türkiye için yeni bir cephe açılması, Rusya’nın hayli çıkarına gibi görünüyor. Ancak kararlı bir Türkiye’nin Azerbaycan’ın Dağlık Karabağ meselesini bitirmede dahildar olma riski de Rusya’nın başka bir açmazı olarak köşede duruyor. Türkiye’nin kararlı duruşuna, Rusya’da karşı cevabını geciktirmeden veriyor ve terörist faaliyetlere karşı Rus ordusunun yetkinlik denetimi adıyla Karadeniz’de 106 parça donanma ile karada 150 bin kişilik bir ordu ve havada da 400 küsur parça uçakla dev bir tatbikata girişiyor. Türkiye bunu da gördüğünü beyan edince, neredeyse iki gündür süren Rus-Türk mutabakat toplantısına işler evriliyor.

Bu nasıl mı oluyor? Azerbaycan’da, Türkiye’nin bir askeri üssü var. Azerbaycan ordusu eğitiliyor ve Türk askeri platformları Azeri ordusunun kullanımına sunulmuş vaziyette. Ama bunlardan daha önemli olan bir husus var ki bu özel bir anlaşma. Her iki ülke, kendilerinden birisine bir saldırı olduğu takdirde, bunu karşılıklı olarak kendisine yapılmış olduğu kabul edeceklerini bu anlaşma ile teyid etmiş vaziyette. Bu ne mi demek? Tıpkı NATO anlaşmasının 5. Maddesi gibi. Şimdi Ermenistan, Azerbaycan’a saldırı gerçekleştirdiğinde, bu Türkiye’ye saldırı anlamına da geliyor. Türkiye, ikili anlaşmadan doğan hakkını (ki BM’de bildirimi yapılmış bir husus olarak) kullanmaya kalkarsa, siyaseten meşru bir adım atmış sayılacak. Tabii, Rusya buna izin vermek istemeyecek. Türkiye’ye karşı askeri bir operasyonu Rusya başlatırsa, bu sefer de NATO’yu karşısına alacak. Yani Rusya NATO’ya saldırmış olacak. Özeti, üçüncü dünya savaşı başlayacak. Yani biz, bölge güç dengelerinin tesisinde pehlivanların el ense çekmesini Bir Kırkpınar enstantanesi gibi seyrediyoruz.

O nedenle Rus Lavrov’la, Türk Çavuşoğlu, Libya mutabakatı adı altında oturuyorlar ve aziz dostum serenatlı fiyakalı konuşmalar yapıyorlar. Herkes birbirini tanıyor ve terazinin bu sıkleti ne kadar çekeceği tartısı yapılıyor.

Yine bu arada izliyor ve görüyoruz ki Türk ve Rus tarafları S 400 ikinci füze bataryası için pazarlığa da devam ediyor.

BİR DE AYASOFYA DİYELİM...

Ayasofya’da namaza son yirmi dört saat…

Rusya’dan gelen yegâne tepki, Türkiye’nin iç işidir; ziyaretçilerin girişi ile ilgili düzenlemelerin olumlu olmasını bekliyoruz oldu. 

Mesele doğrudur, yanlıştır tartışması yerine, başka bir kısa geçiş yapacağım.

Türkiye’nin tapu senedi Lozan’dır.

Savaştan galip ve fakat elinde avucunda bir şey kalmadan çıkan 1923 Türkiye’si, ya kendi yaralarını sarmak ya da tekrar savaş için harekete geçmek zorundadır.

Lozan’da, Misak-ı Milli’nin eksik kalan coğrafyası Halep, Musul, Kerkük ve Hatay sınırlara dâhil edilememiştir. Osmanlı borçları Türkiye üzerine bakiye kalmıştır ve Boğazlar garantör devletlerin gözetimine geçmiştir.  

Sovyet desteğine karşın yeni bir savaşın koşullarını kabul etmek yerine bu sorunlar zamana bırakılmış ve bağımsız devletin tescili birincil öncelik olarak görülmüştür.

Osmanlı borçları sonuna kadar ve vaktinden önce ödenmiştir.  

Hatay 1939 da yeniden Cumhuriyet topraklarına katılmıştır.

Bugün Irak ve Suriye cenahındaki problemlerin altında, hala Misak-ı Milli’ye ilişkin sorunların kimi izlerini okumak mümkündür.

Boğazlar işine gelince, Montrö’yü kurtaran girişim Ayasofya’dır. Şöyle ki: 

1934 Bakanlar Kurulu kararıyla ilgili trol paylaşımlarda, Atatürk’ü meflûç gösterme gayretleri çok olmuştur. Sanki sahte bir imza kaşesi icat olunmuş, Bakanlar Kurulu, bununla aldığı kararı kaşelemiş ve Atatürk’te bunun farkında bile olmamış zavallılığı yansıtılmaktadır.

Oysa tam da yukarılarda anlatılan olayların başka bir benzeri olarak o tarihlerde böyle bir karar alınmış ve amaca ulaşıldıktan sonra da Ayasofya tekrardan müze değil, tapuda camii olarak tescil edilmiştir.

Hikâyesi şudur: Lozan’ın sonradan düzeltilen bentlerinden birisi de Montrö Boğazlar Sözleşmesidir. 1936 ya kadar, Boğazlar Lozan imzacısı beş devletin garantörlüğüne ve gözetimine terk edilme mecburiyetinde kalınmıştı. Türk Ordusu Boğazların giriş ve çıkışında sınıra bölgesine yanaştırılmazken, bunun iptali ile ilgili olarak 1933 de Londra silahsızlanma konferansına müracaat edilmiştir. Konferans bunu ret etmiştir. Bunun üzerine Türkiye, Mussolini ve Hitleri Boğazlar güvenliğini bir tehdit unsuru olarak ve tehdidin asıl muhatabı olarak da Sovyetleri işaret etmek suretiyle, Rusya ile görüşmelere yönelmiştir. Sovyet Rusya’nın ilgi göstermesi üzerine Atatürk’ün emri ile Ayasofya müzeye dönüştürülmüştür. Bu hem Sovyetler nezdinde ve özellikle Lozan’ın tarafı olan Yunanistan üzerinde etkili olmuş, 1935’de, o zamanki adıyla Cemiyet-i Akvam, ya da Milletler Cemiyeti, Montrö anlaşmasına giden yolun kapısını, özellikle Sovyet ve Yunan desteği ile açmıştır. Böylece 1936 da Boğazlar Sözleşmesi ile bu topraklar yeniden Türkiye egemenliğine geçmiştir. Yani Ayasofya’nın müze olması, ülke savunma stratejisi bakımından gereklilik koşulu olarak yapılandırılmıştır. Bu başarıdan sadece beş ay sonra, Ayasofya tapusu Atatürk tarafından yeniden düzenlettirilmiş ve Ayasofya Kebir Camii Şerifi olarak, sahibinin de Ebulfetih Sultan Mehmet Vakfı adı ile tescili sağlanmıştır. Nitekim 1990’lardan beri Ayasofya’nın bir bölümünün ibadete açık olması bu tescile dayalı olarak da gündeme getirilmiştir.

Kısaca Ayasofya’nın Camii hikâyesi, Atatürk’ün bir ihanet içinde değil, yurtseverlik bilinciyle attığı bir adımdır. Bunun da tarihsel olarak böyle bilinmesi, bilmeyenler için belki yararlı olabilir. 

HÂSILI KELAM...

Doğu Akdeniz, uzak ve yakın tarih olarak kadim bir meseledir. Elbette barışı isteyen ve özleyen taraf olunmasının gerektiğinin bilinmesi gibi, emperyalist hülyalara da geçit verilmemesi gerekir. Antiemperyalizmin yolu kapitalizme karşıtlıktan da geçer. Ne ki bunların tümünün şekillenebilmesi için diyalektik olarak hem tarih bilinci ve hem de olayların perde arkasını doğru yorumlanması gerekir.

Tango, onun ruhunun yansıtılabilmesi bakımından zor bir danstır. Keşke tango yapmak kolay olsaydı…

nuriabaci@gmail.com