Doğruda “Durmak”?



10-03-2015 08:06


Metin Çulhaoğlu

Bu saatten sonra olur mu?

Ne olur mu? 

Örneğin “geleneksel solda” konumlanan, kendini Marksist-Leninist diye tanımlayan, belirli bir “ortodoksiyi” temsil eden kişi/kolektif “belirli bir saatten sonra” başka sulara yelken açabilir mi? 

Örneğin “yenilenmeci” olabilir mi?

“Yenilenmeciliğin” de çeşitleri vardır. Sol liberalizme, yeni solun sağ versiyonlarına, uzlaşmacılığa göz kırpılabileceği gibi, derinlerde uzunca bir süre uykuya yatmış devrimci demokrat, “maceracı ruhun” kendini birdenbire dışa vurması gibi bir olasılık da söz konusudur…

“Belirli bir saatten sonra” olabilir mi?

Sorular, bunlar. 

***

Soruları akla getiren, yazarın üzerine adeta yapışan “doğruda durma” tanımlamasıdır.  

İlk kez 1979 yılında Sosyalist İktidar dergisinin 3. sayısında kullanılmıştır: “Doğruda Durmanın Felsefesi.” Ardından uzun süre çeşitli yayınlarda köşe adı olmuş, nihayet eski yazıların yer aldığı üç ciltlik bir derleme bu adı taşımıştır. 

Uzunca bir süre yazar açısından fazla sorun oluşturmamıştır. Ancak, Türkiye’nin özellikle son birkaç yılda yaşadığı hızlı gelişmeler ve solun bu süreçteki arayışları duruma farklı bir boyut kazandırmıştır: Ne yani, doğruyu bulup orada hep öyle duracak mıydık? Artık her neresiyse, “doğru” denilen mekânda vaktimizi oturan boğa gibi geçirecek, oraya buraya hiza vermeyi meşgale mi edinecektik?  

Diyelim buna itibar etmedik, böyle yapmadık… 

O zaman da salt doğruda “durmakla” yetinmeme adına dağarcıkta ne varsa hepsini baştan ele alacak, “yeni” denen her şeye selam çakacak, daha önce yanından bile geçmediğimiz kapıları çalmaya mı başlayacaktık?

Konu da budur.

***

Konu, hem kişi-birey, hem de örgüt düzleminde ele alınabilir. Birincisi üzerinde konuşmak, işi “şahsileştirmek” olacağından yersiz ve gereksizdir. Dünyada ve Türkiye’de “yenilenme” adına liberal sulara yelken açanlar vardır da, şimdi neden tutup bu bireysel serüvenlerin özel dinamiklerinden söz edelim ki? 

Liberal değil de “başka” sulara yelken açanlar ise sayıca çok azdır. Çok nadir örneklerden biri Carlos Marighella’dır. Brezilya Komünist Partisi’nin önemli isimleri arasında yer alan Marighella 57 yaşındayken “şehir gerillası” fikirleri yüzünden partiden atılmış, başka bir parti kurmuş,1969 yılında 58 yaşındayken polisle girdiği bir çatışmada öldürülmüştür.     

Dediğimiz gibi, bu bağlamda son yüzyıla ait örnekler yok denecek kadar azdır.

Her neyse, sağa sola savrulma olasılıklarıyla devam edersek Türkiye’nin son iki on yılında yaşananların bu açıdan belirli bir “rahatlama” sağladığını söyleyebiliriz. Sol liberalizm mi? Merkez-çevre teorileri mi? “Laikçilik” aşağılamaları mı? Özelleştirmelerle devletin küçüleceği, böylece solun üzerindeki baskıların da hafifleyeceği gibisinden bönlükler mi? Ulus devletin “bittiği” safsataları mı? 

İşte böyle şeyler söz konusu olduğunda yakın geçmiş “olay mahallerini” birer birer işaretlemiştir. Üstelik bu olay mahallerinin etrafına sarı şeritler çekilmiş, “giriş” iyiden iyiye güçleşmiştir. Başka bir deyişle, doğruda “durmayıp” oradan daha ileriye yönelmenin öyle sanıldığı kadar ciddi riskleri yoktur.  

Kimse kimseyi öcülerle korkutmaya kalkmasın.

***

Bu durumda, “doğruyu bulalım da oraya kazık çakmayalım, oradan yürüyelim” demiş oluyoruz.

Şimdilik, doğruda durmayıp oradan yürümenin, hatta bu yürüyüşte uzunca bir adım atmanın kritik bir zeminiyle yetinelim: 

Sosyalist devrimin, bu devrim sürecinde harekete geçen geniş kesimlerin çoğunluğunun bilerek, tanımını yaparak, belirli bir tarih bilincinin taşıyıcısı olarak “sosyalizmi istemesiyle” gerçekleşeceğini düşünmenin (eğer sahiplenildiği iddia ediliyorsa) Leninizm’le hiç ilgisi yoktur.  

Bir zamanlara ve daha ziyade Batı Avrupa ülkelerine özgü “barışçı geçiş” modelinden başka bir şey değildir.

Geçmişteki her sosyalist devrimde olduğu gibi geleceğin sosyalist devrimleri, bu arada Türkiye’nin sosyalist devrimi de mutlaka şu özelliği taşıyacaktır: Ağırlıklı olarak özgürlükçü (bu anlamda “liberal”), naif eşitlikçi, demokrat, burjuva demokrat, devrimci demokrat vb. özellikler taşıyan bir kitlesel dinamizm ve bu dinamizmin temsilini başka hiçbir kesime kaptırmayan öncü özne… 

Ne dersiniz?

Gene salt doğruda mı durduk, yoksa bir adım daha attık mı?

Yoksa “ortodoksi ötesi” başka sulara yelken mi açtık?