Dikiş tutmayan ülke



12-08-2015 09:12


Can Soyer

Türkiye’de AKP eliyle bir rejim değişikliği yaşandığı artık genel kabul gören bir saptama. Ancak bundan sonrasında görüşler o kadar net değil. Kimileri yeni bir rejimin artık kurulduğunu ve tıkır tıkır işlediğini söyleyebiliyor.

Bizim uzun zamandır dile getirdiğimiz tez ise, AKP’nin kuruculuk konusundaki kısıtlarını işaret ediyor ve Türkiye’de eskisinin yerine konmuş yeni bir rejimin inşasının tamamlanmadığını ileri sürüyor.

Dahası da var.

AKP’nin yönetiminde sürdüğü müddetçe, söz konusu inşanın sonuca varmasının, Türkiye’nin istikrarlı bir döneme girmesinin neredeyse imkansız olduğunu da söylüyoruz. Yani, adına istersek İkinci Cumhuriyet diyelim, tasfiye edilen rejimin yerine bir yenisinin konamadığını, bu gidişle konamayacağını iddia ediyoruz.

AKP, bu anlamda ve abartmamak kaydıyla, Türkiye’de sermaye egemenliğinin korkularını fazlasıyla zorlayan bir iktidar olarak “bela”ya dönüşmüş durumda.

Peki, madem durum böyle, o zaman sermaye sınıfı çok bilindik operasyonlarından birini daha gerçekleştirip, neden AKP’yi çöpe atmıyor? Madem AKP Türkiye kapitalizminin arzuladığı rejimin inşasını tamamlayamıyor, üstelik de toplumun hassasiyetlerini ölçüsüzce kurcalayarak zaman zaman ülkedeki en önemli istikrarsızlık kaynağı haline geliyor, neden sermaye sınıfı yola yeni bir hükümetle devam etmiyor?

Kısacası, şu meşhur restorasyon neden bir türlü hayata geçirilmiyor?

Birincisi, Türkiye kapitalizmi, tüm şikayetlerine rağmen hala AKP’ye muhtaçtır. AKP’nin sermaye sınıfına hizmetleri, sermaye sınıfının ondan duyduğu kaygıdan fazla olmaya devam etmektedir. Evet, AKP bir açıdan başa “bela”dır, ama bir “tatlı bela” olduğu da açıktır.

İkincisi ise, tüm yoklamalara ve zorlamalara karşın, bugün Türkiye siyasetinde, AKP’nin yerini alabilecek, yeni rejimin inşasını aynı güçle ve benzer bir kitlesel desteği arkasına alarak yürütebilecek bir aktör yoktur. Saha AKP’nin rakiplerinden çok, yedekleri ya da taklitleriyle doludur.

Öte yandan, mevcut neoliberal sermaye birikim biçimi, Türkiye’de siyasal ve ideolojik bir kırılmaya ya da yumuşamaya izin vermeyecek ölçüde katıdır. Burjuvazi, karlarının bir kısmını emekçilerle paylaşmak şöyle dursun, günlük kazancının hesabını kuruş kuruş tutacak ölçüde azgın bir rekabet içindedir. Bu tabloda, işçi sınıfı başta olmak üzere, sömürü, talan, rant ve yağma karşısında topluma boyun eğdirmekte gericilik en akla yatkın yöntemdir.

Gericilik ve sömürü söz konusu olduğunda ise, işin erbabının AKP olduğundan burjuvazinin kuşkusu yoktur.

Deyim yerindeyse, ülkede istikrarın sağlanması ve yeni rejimin güvenli sulara demir atması burjuvazi açısından elbette bir ihtiyaçtır, ancak AKP’nin sermayeye sunduğu fırsatlar, bu partinin kendi hevesleri doğrultusunda yarattığı çalkantıları tolere etmesine yetecek düzeydedir.

Bir türlü gelmeyen restorasyonun rötar sebebi de budur.

O halde, Türkiye’nin yakın geleceğine bakarken, zembereği kurulmuş ve düğmesine basılmış bir senaryo yerine, çeşitli alanlara uzanabilecek riskleri ve fırsatları aynı anda barındıran, halihazırda kontrol altında tutulabilse de yayından fırlama ihtimali de taşıyan bir istikrarsızlık dönemi en gerçekçi beklenti olmayı sürdürmektedir.

Türkiye, bir süredir dikiş tutmayan bir ülke durumundadır ve önümüzdeki süreçte atılacak yeni dikişlerin tutması olasılığı da zayıftır, zayıflamaktadır.

Peki, ya tutarsa?

Eğer sosyalist hareket önümüzdeki dönemi kapanmış bir defter olarak rafa kaldırıp kenara çekilirse, halk muhalefeti kendisine yeni çıkış ve direniş yolları bulamazsa, AKP karşıtı mücadelenin harareti düşer ve mevzileri kaybedilirse, o dikiş de elbet tutar.

Böylesi bir yenilginin ardından, dikişin restorasyonla mı faşizmle mi tutturulacağı ise burjuvazinin insafına bırakılmış olur.

Bizim, bir yandan burjuvazinin plan ve beklentilerini görüp, bir yandan da solun müdahale edebileceği boşlukları işaret etmemizin nedeni de budur.

Evet, Türkiye kapitalizmi kağıttan kaplan değildir; sermaye sınıfının siyasal aklı küçümsenmemelidir; AKP iktidarının zorlamaları karşısında fren mekanizmalarına başvurmak ya da doğrudan oyuncu değişikliğine gitmek gibi seçenekler masada beklemektedir. Öte yandan, bunların hiçbir tereyağından kıl çeker gibi rahatlıkla ve pürüzsüz biçimde yapılamayacak durumdadır.

Bir kriz varsa, tam da buradadır.

Kriz, burjuvazinin diz çöküp teslim olması değil, ne yana uzansa ardında açık bırakması anlamına gelmektedir.

Burjuvazinin hem AKP’ye ayar vermek zorunda olması, hem de AKP’ye mahkum kalmasıdır kriz.

İşte, önümüzdeki dönemin gelişmelerini istikrarsızlık ve sosyalist hareketin müdahale etmesi gereken boşluklar ekseninde ele alan yaklaşım, gözünü tam da buraya dikmiştir.

Çünkü o dikiş yerlerini biraz daha gerip patlatmazsak, iğne ile iplik birkaç tur daha dönerek de olsa açığı kapatacak, dikişi tutturacaktır.