Devrimsiz sosyalizm



22-10-2015 07:15


Erkan Baş

Metin Çulhaoğlu’nun Salı günü yayınlanan yazısının başlığı “Devrimi Düşünmek”ti.

Üzücü ama devrim üzerine düşünmeye başladığınızda ilk aklımıza gelenlerden birisi, halihazırda solumuzda bunun pek düşünülmüyor oluşu...

Türkiye solunda güncel gelişmeler ve güncel gelişmelere dair takınılacak tavır konusunda fırtınalar kopuyor ama galiba en az düşünülen ve tartışılan başlıklardan birisi Devrim.

Türkiye’yi devrime taşıyacak dinamiklerin, yolların tartışılmasından, özel olarak yüklenilecek alanlara dair bir tartışmadan söz ediyoruz. Örneğin işçi sınıfının rolünün, Kürt emekçilerinin yerinin, gençliğin, kadınların üstlenebilecekleri misyonların, ittifak ilişkilerinin de bu eksende tartışılmasından...

Açık yazalım, bunlar yoksa, bir devrim düşüncesi-iddiası da yoktur.

Bu yazıda her şeyden önce, bunu bir başlangıç noktası olarak ele almayı, yakın geçmişte yaşanan ve yakın gelecekte yaşanacak tüm sol içi tartışmalara bu eksende bakmayı öneriyorum. Kim ne öneriyorsa önersin, ne söylüyorsa söylesin biz önce bir devrim hedefi olup olmadığına bakmak, değerlendirmelerimizde bunu temel veri olarak almak durumundayız.

Devrimsiz “sosyalizm perspektifi”

Tüm yaşadıklarımızın sorumlusu kapitalizmdir, tüm dertlerimizin çözümü sosyalizmdedir.

Bundan daha özlü, daha değerli bir analiz yapılamaz.

Bilimsel olarak, tarihsel olarak, ideolojik olarak, teorik olarak son derece doğru.

Aklı başında tek bir insan bile buna karşı çıkamaz.

Bu kadar.

Bununla sınırlı kaldığımızda her yerde ve her zaman doğruları söylemiş oluruz, hep haklı çıkarız ancak bir arpa boyu yol ilerleyemeyiz. Daha kötüsü, burada kaldığımız sürece kapitalizm hep kazanır ve bu kutsal doğrumuz geçerliliğini hep korur!

Temel sorun şu; örgüt dediğimiz, siyaset dediğimiz, strateji ve taktik dediğimiz şeyler, bu tartışmasız doğrunun “dışınızdaki” insanlarca benimsenmesini, bu ülkenin “sıradan insan”larının özneleşerek sürece müdahale etmesini konu alır.

Hadi bunları da şimdilik bir kenara bırakalım.

Çözüm olarak ortaya koyduğumuz sosyalizme ulaşmak için de bir devrime ihtiyacımız var. Dolayısıyla, işçi sınıfını iktidara taşıyacak bir devrim stratejimiz ve buna uygun taktik adımlarımız yoksa, tüm söylediklerimiz sadece laftan ibaret kalır.

Türkiye’de solun sosyalizmi gerçek bir toplumsal seçenek haline getirmesinin ön şartları vardır, en başa yazılması gerekense bir devrim hedefine sahip olmaktır.

Garip ama içinden geçtiğimiz günlerde şunun yazılması gerekiyor; Devrimsiz “sosyalizm perspektifi” olmaz.

Devamla şunları eklemeden geçmeyelim, devrimci bir ideolojik-teorik zemine, devrimci bir stratejiye, bu stratejiye uygun taktiklere ve bunları hayata geçirebilecek bir öncü örgüte sahip olmak başlangıç için son derece önemlidir. Ancak tüm bunlara ihtiyaç duymamızın nedeni de devrim iddiası, devrim hedefidir.

İleride daha uzun tartışmak üzere kısa bir not düşmek istiyorum.

Artık sanıyorum sadece Lenin’in eserinde adı geçtiği için hatırlanan, döneminin ünlü Marksist otoritesi Karl Kautsky ile Lenin’in kavgasının temeli budur. Kautsky’nin “dönek” olarak tarihe geçmesinin temel nedeni esas olarak bir iktidar hedefi olmasına, bunun nesnel koşullarının geliştiğini ilk ortaya koyan isimlerden birisi olmasına rağmen buna uygun bir hamle yapmamak için bin dereden su getirmesidir. Kautsky hep koşulların olgunlaşmakta olduğunu söylemiş, “İktidara giden yol” adıyla sürecin analizini de yapmış, ancak sosyalizmin kurulabileceği o mükemmel anın gelmesini beklemiştir. O mükemmel devrim anını beklerken tarihe sadece “Dönek Kautsky” olarak geçmek bir kaza değil, okumak isteyenler için önemli bir derstir.

Hayalle gerçeğin bağlanma noktası

İnsanlığın sınıfsız, sömürüsüz toplum hayali, eşitlik-özgürlük özlemi yüzyıllar öncesine dayanıyor. Bunlar insanlığın yüzyıllardır taşıdığı “büyük hayal”dir.

Devrimciler, insanlığın tüm ilerici birikimini sahiplendikleri gibi bu büyük hayalin de günümüzdeki taşıyıcılarıdır. Öyle ki, devrimciler ile devrimci olmayanlar arasındaki temel fark bir ütopyaya sahip olup olmamak olarak bile tanımlanabilir.

Kimileri iş, eş, ev, araba, para, mal-mülk için yaşarlarken kimilerimiz de insanlığın büyük hülyasına ulaşması için yaşamayı tercih etmiş durumdalar.

Birincilerin hedeflerine ulaşma oranı nedir bilmiyorum ama neye ulaşırlarsa ulaşsınlar biraz daha fazlası için ömürlerini tükettiklerini ve çok büyük bir çoğunluğun hayallerine ulaşamadan öldüklerini biliyoruz. Buna rağmen, bizleri “ütopyacı”, “hayalperest” olmakla suçladıklarını da...

Kapitalizmin yakın dönemde en önemli başarılarından birisi insanların hayal kurma yeteneklerini köreltmek oldu. Oysa, hayaller kurmak, bir ütopyaya sahip olmak kapitalizmin esaretinden kurtuluşun başlangıcıdır.

Önemli olan hayal ettikleriniz için mücadele etmenizi sağlayacak bir devrimci düşünce ve eylem bütünlüğüne ulaşabilmek, bunu güncel siyasete müdahale için bir silah olarak kullanabilmektir.  

Devrim iddiası, hayal ile gerçeğin/geleceğin birbiriyle en sıkı bağlandığı nokta olarak önemlidir. Devrimcilik, hayal ile gerçek arasındaki ince çizginin hayallerin lehine ötelenmesiyle hayallerin artık gerçeğin alanına girmesinin sağlanmasıdır.

Güncel siyasette pozisyon almak, özne olmak işte bu nedenle önemlidir.

Devrimcileşme ihtiyacı

Buraya kadar söylenenler doğruysa, içinden geçtiğimiz süreçte önemini daha fazla hissettiğimiz bir mesele olarak ülkemiz solunun, sosyalistlerinin ve hatta komünistlerinin devrimcileşmesi üzerine daha fazla düşünmemiz gerekiyor.

Devrim iddiasını soyut bir iddia olmaktan çıkaracak olan, düzeni bir bütün olarak parçalama, toplumu ve insanı dönüştürme iddiasıyla desteklenmesidir.  Dolayısıyla, koşulların mükemmel olduğu bir anı bekleyip, ondan sonra devrimcilik yapma beklentisinin de yıkılması gerekir.

Türkiye solunun, çok uzun yıllar sonra yeni yeni içinden çıktığı yenilgi döneminin bir ürünü olarak, tek tek devrimci kadroların ve örgütlü güçlerin artık kesinlikle değiştirilmesi gereken kimi alışkanlıklar edindiklerini görmek gerekiyor.

Pek çok boyutu olan bu sorunun yoğunlaştığı nokta, özne olma iddiasının ve devrim hedefinin yitirilmesidir. Bunun sonucu, bir tarafta apolitik bir örgüt fetişizmi diğer tarafta örgütsüz ama sözde büyük iddiaları-fikirleri olan topluluklar-bireylerdir.

İçinden geçtiğimiz sürecin siyasetsiz bir örgütsel varoluşa yaşam, örgütsüz siyasete ise başarı imkanı tanımayacak olması bir şanstır.

Devrimcilerin görevi bu şansı en iyi biçimde değerlendirmektir.