Devrimlerden sonra



10-11-2014 09:31


Yavuz Alogan

İster  burjuva demokratik ister sosyalist olsun, başarıya ulaşan her devrimin zaman içinde bir ikonografisi, bir de bibliyografisi oluşur. Daha sonra gelen kuşaklar, yaşanmış olan devrimleri, o devrimlere katkıda bulunanları ve olayları anlatan teorik ya da olgusal kitapları hep bu ikisine göre seçerler.

Mesela Kemalist Devrimin ikonografisi içinde en önde hep  Atatürk ve İnönü görülür. Diğerleri, mesela Kurtuluş Savaşı’nı başlatan  altı Osmanlı paşasından dördü ya da devrimin ideologları olan, başta Şevket Süreyya Aydemir olmak üzere çeşitli kişiler, sert bir devrimci olan Mahmut Esat Bozkurt  bu ikonografide yer almazlar. Devrimin bibliyografyası da  aynı şekilde oluşur. Mesela Mustafa Kemal’in Medeni Bilgiler adlı kitabı geri planda unutulmaya terk edilir, hatta yazarı hayattayken bile sansüre uğrarken, Nutuk ya da  Falih Rıfkı’nın Çankaya’sı öne çıkar.

Bir bütün olarak devrimci marksizmin tarihi de aynı özelliği taşır.  İkonografi ve bibliyografinin en katı biçimde oluştuğu ülke elbette Sovyetler Birliği idi. Orada yıllarca sadece Lenin ve Stalin göründü.  Devrimin iktisatçısı Nikolay Buharin mesela, ya da Komintern’in Yürütme Kurulu Başkanı Grigoriy Zinovyev, hatta Ekim Devrimi’nin askeri ayaklanma bölümünü örgütleyen Antonov Ovseenko; 1905’te Petrograd Sovyeti Başkanı,  Ekim Devrimi’nin  ajitatörü, Kızıl Ordu Komiseri Troçki bu ikonografide yer almazlar. 1936’da yazılan SBKP (B) tarihini okuyan biri, devrimin burjuvaziye ve çarlığa karşı değil de her yerden fışkıran işbirlikçi hainlere, revizyonist köpeklere, oportünist alçaklara, “beyaz cüceler”e, Alman casuslarına karşı yapıldığı gibi tuhaf bir izlenime kapılır.

Ama öte yandan Troçkist ikonografide de Stalin yer almaz. Oradan bakıldığında Stalin, Troçki’nin deyimiyle renksiz bir “gri gölge”; başkalarına göre, “asyatik bir despot”, “bürokratların çarı” gibi görünür. Oysa arşivler açıldıkça  ortaya çıkan Stalin çok renkli görünmekte, hem düşünce hem de eylem  düzleminde çok farklı bir ışıkla aydınlanmaktadır. “Temmuz günleri”nde  Lenin’i nasıl kaçırıp sakladığı, Ekim döneminde Pravda’yı nasıl çıkardığı, militanlık döneminde Tiflis’te bankayı nasıl soyduğu, Rothscild rafinerisinde işçileri nasıl örgütlediği vs. resmi Sovyet bibliyografisinde bile fazla yer almaz.              

Aynı durum Çin Devrimi için de geçerlidir. Lin Piao, Mao’dan sonra ikinci adam durumundayken, hâlâ tam olarak bilinmeyen nedenlerle isyan eder, kaçarken uçağı Moğolistan’da düşer ya da düşürülür ve kendisi  ikonografiden, kitapları bibliyografiden düşer. 

Sayısız örnek vermek mümkündür. 1990’larda Sovyet muhalif entelektüellerinin samizdat (yer altı yayıncılığı) geleneğinin  öncülerinden, Düşünen Sazlık adlı kitabın yazarı Boris Kagarlitskiy’nin Sovyetler Birliği’nin tarihini bilmemesi, bildiği kadarını da yanlış bilmesi,  söz gelimi Deutscher’in adını duymamış olması beni çok şaşırtmıştı, ama aslında çok doğaldı.

Peki bu gerekli mi? Bir bakıma “evet”. Daha doğrusu tarihi bir zaruret. Çünkü devrimler sonsuza dek sürmez, bir noktada mutlaka kendi kurulu düzenlerini, sistemlerini oluştururlar. Yeni yönetici kuşaklar, geçmişe baktıklarında kendi tarihlerini, hayatın ve siyasetin bütün tutarsızlıklarından ayıklayarak toparlama ihtiyacı duyarlar. Bu da ister istemez  bir dizi ikon ve  yeniden düzenlenmiş, ayıklanmış belgenin ortaya çıkmasına yol açar.

Küba’yı bir yana bırakırsak, bugünün dünyasında kendisine sosyalist diyen tek bir ülke yok. Dolayısıyla   devrimcilerin, kendilerini  geçmişin, söz gelimi Mustafa Kemal sonrasının ya da  Sovyetler Birliği’nde Brejnev döneminin, Çin’de Kültür Devrimi’nin ikonografisine ve bibliyografisine bağlı hissetmeleri için herhangi bir sebep de yok.

yalogan@gmail.com