Deprem sayesinde yeniden inşa edilen ‘kutsal aile’



30-05-2015 08:31


Kaya Özkaracalar

Felaket filmlerinin popülerliğini açıklamak, sinema kuramının en çetrefilli konu başlıkları arasında yeralır. Daha sessiz sinema döneminde Titanic faciasını ve Nuh tufanı efsanesini konu alan filmler ile ilk örnekleri görülmüş ve 1970’lerde ‘altın çağını’ yaşamış olan bu tür, yaklaşık olarak son 15-20 yıldır yeniden canlanmış durumda. Aslında bu türü, insan hatası veya benzer sebeplerle meydana gelen kazaları konu alan filmler ile doğal felaketleri konu alan filmler olmak üzere kendi içinde iki alt-türe ayırmak olanaklı. Özellikle kaza odaklı filmlerde zaman zaman vahşi kapitalizm eleştirisi nüveleri görülebilirken, her iki alt-türün de ortak paydalarından biri, felaket karşısındaki insanların hayatta kalma mücadelesi içindeki tutumları üzerinden belirli değerlerin yüceltilmesi veya yerilmesidir.

Kuşkusuz bunun yanısıra, doğrudan felaket sahnelerinin bir temaşa olarak sergilenmesinin izleyiciler nezdinde nasıl bir seyir hazzı yarattığı ise, filmlerin anlatılarının analizinin ötesinde apayrı bir başlık ve bu başlıkta, sinema endüstrisinin böyle sahneleri canlandırabilmekteki, perdeye getirebilmedeki teknik becerisine dönük bir hayranlıktan, felaket sahnelerini sinema salonunda güvenli bir konumda, yani izleyicinin kendi başına gelmesinden korkacağı bir durumu kendisine dokunmadan, başkalarının başına gelmesini seyredebilmenin ‘rahatlatıcı’ etkisine kadar bir dizi alternatif açıklama getirilebilir. Hatta bu alternatif açıklamalara bazı durumlarda, izleyicinin kendi bilinçaltında pek de hoş hisler beslemiyor olabileceği, örneğin kendini dışlanmış, marjinalize edilmiş hissettiği ‘uygarlığın’, ‘toplumun’, vb’nin görsel ikonlarının yıkılıp yerle bir olmasını seyretmenin verebileceği gizli haz da eklenebilir.

ABD ile aynı anda dün (Cuma) ülkemizde de vizyona giren en yeni felaket filmi San Andreas Fayı (San Andreas), büyük bir deprem esnasında yaşanacak yıkımı yüksek bütçeli bir Hollywood filminden bekleneceği üzere dijital özel efektlerle takviyeli yapım altyapısı sayesinde büyük bir sahicilik görünümü içeren sahnelelerle uzun uzadıya perdeye getiriyor. İlk başlarda, filmin yan karakterlerinden biri olan bir biliminsanının büyük bir fay hattı üzerine kurulmuş olan San Fransisco’da yaşanacak depreme dair “soru, bu deprem olacak mı değil, ne zaman olacak” vurgusu yapması, özellikle Istanbullu izleyiciler açısından bir aşinalık, hatta gerekli bir anımsatma, uyarı özelliği taşıyor. Ancak çok geçmeden San Andreas Fayı’nın esas derdinin deprem olgusu ile doğrudan ilgili olmadığı da ortaya çıkıyor. San Andreas Fayı’nda deprem, görsel düzlemde kuşkusuz filmin esas atraksiyonu olmakla birlikte anlatı düzleminde ise, parçalanmakta olan bir çekirdek ailenin yeniden inşası öyküsü için adeta bir fon, daha doğrusu bu ailenin yeniden inşası için erkeğin kendini ispatlamasına vesile olan neredeyse doğanın bir lütfu...

Filmin başkarakteri olan Ray, bir kurtarma görevlisidir ve kendisini terketmiş olan eşi ona boşanma davası açmış, kızlarıyla birlikte, inşaat sektörüde çalışan son derece zengin bir işadamı olan yeni sevgilisinin yanına taşınmıştır. Ancak bu müstekbal üvey baba, deprem esnasında kendi canını kurtarma derdine düşer ve sevgilisinin kızını yüzüstü bırakır. Depremde mahsur kalan eşini ve kızını kurtarmak ise vefakar ve cefakar Ray’in üstüne kalır.

Aslında aynen böylesi olay örgülerine sahip filmlerin sayısı hiç de az değil. Bu şemada, eşi kendisinden boşanan/boşanmak üzere olan ve de evladından ayrı düşmek durumunda kalan bir erkek, eşinin bir başka erkekle kendisine yeni bir hayat kurma yöneliminde olması, bu ikinci erkeğin süreç içinde hayırsız çıkması, esas erkeğin tekrardan eşinin gözüne girmesi, daha doğrusu kadının kocasının kıymetini anlaması, vb hep sabit ve değişmez öğeler. Tek değişken ise esas erkeğin karısının gözüne tekrar girmesine vesile olan vakıa.

Ortaçağlara ait masallardaki kötücül üvey anne figürünün yerini günümüz anaakım Hollywood filmlerinde hayırsız müstekbal üvey baba figürü almış durumda. Boşanarak kendine yeni bir hayat kurmaya çalışan kadınlara aslında ne kadar büyük bir “hata” (!) yapmakta olduklarını duyumsatmaya yeminli gibi görünüyor San Andreas Fayı ve benzeri filmler. Belki de ayrıca, bir kere nikahladıktan sonra ömür billah kendilerine mahküm zannetikleri kadınların kendi hayatlarına dair karar alıp uygulamaya koymaları karşısında egoları ezilen erkeklere de onları rahatlatıcı bir fantazi sunulmuş oluyor.