Demokrasi: Boş mu verelim?



29-07-2017 09:12


Metin Çulhaoğlu

II Dünya Savaşı sonrasından başlamak üzere sosyalist sisteme, düşünceye ve pratiğe yönelik saldırıların mızrak başı hep “demokrasi” olmuştur.

Burjuva ideolojisi demokrasiyi sosyalizmin yumuşak karnı olarak görmüş, ağırlıklı olarak buraya yüklenmiştir. Akademisiyle birlikte, totalitarizm ve liberal demokrasi olmak üzere iki kutup belirledikten sonra sosyalizmi faşizmle birlikte bu kutuplardan ilkine havale etmiştir. Etkili olamadığını, kafa karıştırmadığını söylemek mümkün görünmüyor.

İşin bu yanı uzun hikâyedir.

Ancak burjuva ideolojisinin demokrasiye yaklaşımında temel bir çarpıtmaya hiç değinmezsek olmaz.

Demokrasi kavramı ve pratiği tarihsel olarak modern ideolojileri önceler. Ne var ki, 17. ve 18. yüzyıllardan başlamak üzere kapitalizmin gelişimi, feodalizmin tasfiyesi, burjuva devrimler ve ulus devletlerin ortaya çıkması, modern ideolojileri de (liberalizm, muhafazakârlık, milliyetçilik ve sosyalizm) beraberinde getirmiştir. İşte bu ideolojiler demokrasiyi sınıfsız ve ideolojisiz bir “fazilet” olmaktan tamamen çıkarmış, onu belirli bir ideoloji (ve sınıf) bağlantısı olmadan havada kalmaya mahkûm etmiştir.

Durum budur; ancak burjuva ideolojisi “önce demokrasi” demekte hep ısrar etmiştir. Başka bir deyişle, burjuva ideolojisine göre önce ve en başta demokrasi vardır; sonra onun liberal, muhafazakâr, milliyetçi ve sosyalist yorumları ve uygulamaları…

Aslında basit ve ilkel bir yer değiştirme, bir kaydırmadır; ama akademik unvan sahipleri dâhil bugün dünyada böyle düşünen yüz milyonlarca insan vardır.

***

Demokrasi gevezeliği, daha doğrusu demokrasinin “liberal demokrasi” dışında bir biçiminin olamayacağına ilişkin laf kalabalığı özellikle 1990 sonrasında sosyalistleri de etkilemiştir.

Bu etki tek yönlü olmamıştır.

Bir kesim sosyalist “Sahi biz demokrasi başlığında çok eksik kaldık” hayıflanmasıyla yeni arayışlara yönelirken başkaları işi tuhaf bir inada bindirmiş, sanki sosyalizmin demokrasi diye bir gündemi, bileşeni ya da başlığı hiç yokmuş havasına girmiştir. Böylelerine göre “demokrasi”, “demokratikleşme”, “demokrasi mücadelesi” boş işlerdir… Bunlar bir türlü “sosyalizm” diyemeyenlerin, bu hedefi ha bire ötelemeye çalışanların dillerine pelesenk ettikleri laflardan ibarettir…

Sahiden öyle midir?

Öyle olduğunu düşünenlere basit bir sorumuz olacak: Marx ve Engels Manifesto’da işçi sınıfı devriminin ilk adımı proletaryanın egemen sınıf konumuna gelmesidir dedikten sonra bunu neden demokrasi savaşının kazanılması olarak tanımlamıştı?

***

Demokrasiyi birtakım sivil/ekonomik/siyasal haklar ve özgürlüklerden, anayasaların tanımladığı rejimlerden, birbiriyle yarışan partilerden, temsiliyet ve seçimlerden ibaret görmek bizim değil burjuva ideologların, akademisyenlerin ve siyasetçilerin işi olmalıdır.

Demokrasinin varlığı ya da yokluğu başka, çok daha temel bir alanda daha araştırılmalı, test edilmelidir: Üretim süreci…

İsterseniz şöyle aktaralım: “Sömürü kavramı, ancak üreticiler kendi üretim süreçlerini denetleyecek konuma geldiklerinde tarihsel olarak sonlandırılacak bir güç (iktidar) ilişkisini tanımlar. Dolayısıyla demokrasi, sömürü aşıldıktan sonra tercihe bağlı olarak benimsenebilecek bir fazlalık (ekstra) değil, bu amacın özünde olan bir şeydir.” (David Beetham, Beyond Liberal Democracy, Socialist Register, cilt 18, 1981).

O halde modern toplumlarda üretim sürecinin kendisi ve ona içrek olan sömürü de bir güç/iktidar ilişkisidir. Böyle olduğu için başka her tür güç/iktidar ilişkisinde olduğu gibi demokrasiyi bu alanda da kazanmak gerekmektedir.

Marx-Engels proletaryanın egemen sınıf konumuna gelmesini bu nedenle “demokrasi savaşının kazanılmasıyla” ilişkilendirmişti.

Başka sınıflar, katmanlar, siyasal gruplar vb. şu ya da bu anayasayla, şöyle ya da böyle bir rejimle kendilerini “demokrasi savaşını” kazanmış sayabilirler; bu savaşı sömürüye son vererek kazanacak olan sınıf ise yalnızca işçi sınıfıdır.

Evet, “sömürüye son verilmesi”… Çok radikal, ileri bir hedef değil mi?

Böyle bulanlar o zaman demokrasi dendiğinde burun kıvırmasınlar; işte bu hedefe ulaştığınızda kazandığınız savaş “demokrasi savaşı” oluyor.

Tabii Marx ve Engels’in Manifesto’da yazdıklarına göre…