Dayanışmayı somutlamak: HDP ile dayanışma



09-03-2015 15:17


Can Atalay

 

Siyaseten geldiğimiz durumu anlamak ve üzerine tartışmalar geliştirebilmek için bir hafıza tazelemeye gerek var. Gerçi çok değil, Vişnelik’ten bu yana topu topu altı aylık bir süreden söz ediyoruz. Bazı tartışmalar, savunulan önceliklere bakıyoruz da, demek ki gerekiyor. Yola çıkarken ana vurgumuz neydi, bugün hangi önceliklere göre davranıyoruz? Başlangıç doğrultumuzu güçlendirerek ilerliyor muyuz, yoksa alt başlıklar epeyce dikkatimizi dağıtmakta mı?

Kaçınılmaz olarak alıntı ağırlıklı bir yazı olacak. Şöyle etraflıca bir derleme yapalım ki, ana doğrultumuz ile güncel seçim tartışmamız arasındaki bağlantı tartışmasına geçebilelim.

BAŞLARKEN NEYİ AMAÇLADIK?

Birleşik Haziran Hareketi'nin ilk işareti olan metinde ne demiştik?

"Eşitlikçi, özgürlükçü, demokratik, kamucu, dayanışmacı, laik, bağımsız, toplumcu bir cumhuriyet ve ülke için; gericiliğe, faşizme, emperyalizme, piyasacı yağma düzenine ve bunları temsil eden AKP rejimine karşı birlikte yola çıkıyoruz.

Ülkemiz emperyalizmin bölge politikalarıyla uyum içinde, mezhepçi faşist bir diktatörlüğe sürükleniyor. AKP iktidarı baskı ve hileyle, sokak çeteleri kurup, devlet şiddetini sonuna kadar kullanarak bu yolda ilerliyor.

Bu gidişata dur demek, yarınımızı AKP'nin pençesinden kurtarmak için bir araya geliyoruz.

Ülkemizin bugününe ve geleceğine sahip çıkmanın direnmekten ve halkın birleşik örgütlü mücadelesinden geçtiğini biliyoruz. 2013 Haziran'ındaki büyük direnişin izinde şimdi de birleşik bir mücadeleyi birlikte yaratıp, Haziran barikatlarını ileri taşıyacağız.

Bu toprakların ortaya çıkarttığı ilerici ve devrimci birikimi sahipleniyoruz. Özgür bir geleceği bu birikimle Gezi-Haziran direnişini buluşturarak kurabileceğimize inanıyoruz...."

Ve devam etmiştik...

"Birleşik Haziran Hareketi, anti-kapitalist, anti-emperyalist, anti-faşist ve gericiliğe karşı aşağıdaki ilke ve amaçlar doğrultusunda harekete geçecek bir halk örgütlenmesinin çağrıcısıdır.

- Ülkemizin faşist ve dinci/mezhepçi zorbalığa sürüklenmesine dur diyoruz.

- Emekçi sınıfların insanlık dışı çalışma koşullarına mahkûm edilmesine, taşeronlaşmaya ve güvencesizliğe karşı, insanca bir yaşamı savunuyor, işçi cinayeti ve katliamlarının önlenmesi için mücadele ediyoruz.

- Piyasacı talan ekonomisine karşı çıkıyor, özelleştirme yağmasına karşı halkçı-kamucu bir ekonomiyi savunuyoruz.

- Dinin siyasal ve toplumsal yaşamı belirlemesine karşı laik ve özgür bir yaşam için bir araya geliyoruz.

- Bölgemizdeki emperyalist boyunduruğa karşı direnen halkların yanında yer alıyor, ülkemizin Ortadoğu'da savaşa sürüklenmesine karşı barışı savunuyor, bağımsız bir ülke ve kardeşçe bir bölge istiyoruz.

- Kürt sorununun çözümünde özgürlük temelinde kardeşlik ve birlikte yaşama iradesine dayalı, adil, onurlu bir barışı ve eşit yurttaşlığı esas alan bir çözüm için güçlerimizi birleştiriyoruz.

- Her tür cinsel ayrımcılığa, şiddete ve baskıya karşı duruyor, kadın cinayetlerine son vermek için harekete geçiyoruz.

- Doğanın tahribine, kentlerimizin ve yaşam alanlarımızın kar amacıyla yağmalanmasına karşı mücadeleyi her alana yayıyoruz.

- Halkın söz ve karar sahibi olacağı Meclisleri her alanda kurup, geliştireceğiz...."

Gezi Direnişi anında olamasa bile sonrasında Türkiye Sosyalist Hareketi hem topluma hem kendisine bir söz veriyor, bir toplumsallaşma imecesi için kendisini de yeniden kurmayı göze aldığını -en azından- ima ediyordu.

Sonra, uzun hazırlıklar sonrasında AKP diktatörlüğünün umacı haline getirdiği laiklik meselesinde aşağıdan bir müdahale çağrısının bu topraklarda nasıl bir karşılık bulabildiğini dosta da düşmana da gösterdik.

13 Şubat Boykotu, laiklik talebini onu devlet katındaki bir kapışmanın mezesi haline getirenlerin değil yeni bir yurttaşlık bilincinin kurucu unsuru olduğunu bilenlerin yükseltebileceğini gösterdi.

Evet, "Gezi" hala örgütünü değil siyasetini arıyordu.

Halkın örgütlü gücünün içinde kendisini yeniden ve yeniden kurmaya heves etmeyenin bırakın ön açıcı olması tıkaç olacağı daha da açık görülüyordu.

ANA ÖNERME: HAZİRAN 2015 SEÇİMLERİ AKP İÇİN REFERANDUM OLACAKTIR!

Vişnelik toplantılarından bu yana kendimizi karşısında -tam olarak karşısında- konumlandırdığımız ve alaşağı etmeyi öncelikli görevimiz ilan ettiğimiz Erdoğan şahsında simgeleşen şefçi AKP tek parti devletinin kaderi açısından tayin edici niteliği açık olan Haziran 2015 seçimleri ile ilgili Birleşik Haziran Hareketi Yürütme Kurulu tarafından -gecikme ile de olsa- 18 Şubat 2015’de başlatılan tartışmaya da tam da bu zaviyeden katkıda bulunduk:

"... Haziran 2015 seçimleri, Türkiye’nin ve Ortadoğu’nun tarihsel bir dönemeçten geçtiği koşullarda gerçekleşiyor. Haziran seçimleri sonucunda teşekkül edecek yeni TBMM’nin bileşimi ve kurulacak yeni hükümet, Türkiye’nin yakın ve orta vadede geleceğinin şekillendirilmesinde gerekli olan siyasal ve yasal düzenlemelerin kaynağı olacak. Bu anlamıyla Türkiye’ye dair iddia sahibi olduğunu iddia eden bütün siyasal toplumsal güçler açısından seçimler hala önemli bir siyasal mecra olarak önümüzde durmaktadır.

Haziran seçimleri AKP açısından ise, daha özel bir önem kazanmıştır. Haziran seçimleri AKP ve Erdoğan açısından bir yanıyla bir “referandum” özelliği taşırken, diğer yandan ise, uzun bir süredir işletmeye çalıştığı, kuvvetler ayrılığına dayalı parlamenter sistem yerine, baskı ve devlet terörü yasaları ile tahkim edilmiş “fiili başkanlık sisteminin” yasal dayanaklarının da sağlanacağı bir parlamento çoğunluğu elde etmeyi murat etmektedir.

Ezilenlerin, yoksulların, emekçiler ve dışlananların kurtuluşunun sandık vasıtasıyla gerçekleşemeyeceği ne kadar açıksa, bugün bütün bir topluma azgınca saldıran AKP iktidarının, etkili bir sokak siyasetinin de desteğiyle sandıkta da geriletilmesinin önemi de o kadar açıktır.

Buradan hareketle, Türkiye ve Ortadoğu’nun üzerine kabus gibi çöken AKP iktidarını sokakta ve sandıkta geriletebilecek, sosyal demokratların, Kürtlerin ve Alevilerin, sol, sosyalist güç ve çevrelerin, aydın ve sanatçıların, işçi sınıfı örgütlerinin, demokratik kuruluş ve sivil inisiyatif zeminlerinin geniş bir “direniş koalisyonu” için yan yana gelmesine ihtiyaç var. AKP iktidarının sokakta geriletilebilmesi için gerekli olan direniş koalisyonunda Türkiye’deki önemli siyasal ve toplumsal temsiliyete sahip olan CHP-Haziran-HDP’nin yan yana durması önemlidir. Bu tarihsel süreçte hem diktatörlüğü geriletecek; hem de eşitlikçi, özgürlükçü, kamucu ve laik bir cumhuriyeti inşa programında muhalefet güçlerini birleştirecek, sandıkla sokak arasındaki bağı da canlandıracak CHP-Haziran-HDP merkezli seçim ittifakı mümkündür ve bunun gerçekleşmesi tarihsel bir sorumluluk gereğidir. Temel hedefi belli olan, ayrılıklardan çok aynılıkları öne çıkaran bu dayanışma girişimi sonuna kadar zorlanmalı; her iki kesime de tarihsel sorumlulukları doğrultusunda bir kurucu inşa ve dayanışma çağrısı yapılmalıdır. Haziran, adına uygun şekilde, belirlediği ilkelerle de uyumlu olarak “birleşik mücadele” vurgusunu sandığa da taşımalıdır. Sandıkla sokak arasındaki bağı kuracak bu hamle; halkın acil talep-beklentileriyle de uyumludur ve gerçekçidir. 7 Haziran’ı 8 Haziran gününe güç biriktirerek taşıyacak formül budur. Bu en geniş yanyana gelişin gerçekleşmemesi durumunda ise Haziran 2015 seçimlerinde AKP’nin temsil gücünü azaltmak, yüzde on seçim barajını hükümsüzleştirmek, demokratik toplumsal muhalefetin parlamentoda temsili güçlendirmek için de “Haziran – HDP ittifakını” inşa etmek için mücadeleyi önemsiyoruz.

Haziran, AKP’yi hem sokakta hem de sandıkta geriletecek, böylesi geniş bir direniş koalisyonunun inşa edilmesi ve AKP iktidarının yerine özgürlükçü, eşitlikçi, kamucu ve laiklikten yana bütün güçlerin yan yana gelmesiyle oluşturulacak bir “değişim” koalisyonunun aktif kurucusu olmak üzere inisiyatif almalıdır...."

MÜCADELE VE DAYANIŞMA BİRADA

Önerimiz yalın, yalın olduğu için de güçlüdür....

Usul tartışmalarının içeriği boğmasına izin vermemek için 28 Şubat ve 1 Mart 2015 tarihlerinde yapılan Birleşik Haziran Hareketi Yürütme Kurulu toplantısı sonucunda yoğun tartışmalar yaşansa da, meclislerimize dahi ulaşamayan şerhler/zeyiller kaleme alınsa da bir sonuca varıldı:

"....Birleşik Haziran Hareketi, seçim süreci ve sonrasında bu konumunu korumak konusunda kararlıdır. Ancak bu bağımsız duruşun bir gereği olarak, altını çizdiğimiz toplumsal talepleri inandırıcı biçimde sahiplenen güçlerle seçim sürecinde dayanışma içinde olacağımızı da kamuoyu ile paylaşıyoruz.

Çağrımız nihai olarak emekçi halkımızadır. Türkiye’yi yeniden inşa edecek kurucu bir iradeye ihtiyaç vardır. Bu görev önümüzdeki seçimin ötesindedir. Seçim bu sürecin bir parçasıdır. Bizler, Birleşik Haziran Hareketi olarak, bu görevi önümüze koyduk. Dün laik eğitim için sokaklara çıkıp, gericiliğe karşı mücadele ateşini yaktık. Bugün gündemimizde İç Güvenlik Yasası, faşist düzenin en önemli yapı taşı olan Başkanlık sistemi var. Bu düzenlemelere karşı mücadeleyi 7 Haziran’a bırakmadan, yaşamın her alanında yükselteceğiz...."

DİKKATİMİZİ AKP’NİN GERİLETİLMESİNDEN UZAKLAŞTIRMAYALIM

Birleşik Haziran Hareketi en özet hali ile üç şey söylemiş oluyordu: Birincisi, mücadelemizi temsili demokrasi mekanizmalarına sıkıştırılmasına izin vermeyeceğiz, ikincisi, "bağımsız duruşumuzu" koruyacağız ve üçüncüsü, “altını çizdiğimiz toplumsal talepleri inandırıcı biçimde sahiplenen güçlerle seçim sürecinde dayanışma içinde olacağız..."

Birinci başlık, mücadelemizin, hele bugün AKP neoliberalizminin biricik meşruiyet kaynağı temsili demokrasi mekanizmalarına sığdırılamayacağına dikkat çekmesi bakımından önemli. Peki, içine sıkışmayı tarihin hiç bir anında kabul edemeyeceğimiz temsili demokrasi mekanizmasını gerekçe yaparak, bugün içinden çıkılmaz bir hale getirilen yüzde on barajını -tüm risklerine karşın- aşma iddiasını ortaya koyan Halkların Demokratik Partisi'nin hamlesini nasıl görmezden gelebiliriz?

Bir başka deyişle üçüncü başlığımız dayanışma bu konudaki duyarlılığımızı ifade etmiyor mu?

Doğru yahut yanlış, ne dersek diyelim Halkların Demokratik Partisi'nin barajı aşma iddiasını önemsizleştirerek, AKP'nin parti devletinin bu sefer öncekilerle karşılaştırılamayacak ölçüde bir "zafer" ilanı olacağını önemsizleştirmiş olmaz mıyız?

CHP-Haziran-HDP ittifakı için inisiyatif alınması tarihsel önemdeydi, bu fırsatı şu an için kaçırmış görünüyoruz.

Ancak bugün, içinde siyaset yaptığımız somutluk içerisinde bir "direniş ve değişim koalisyonun" inşası için CHP seçmenini ötelemeksizin AKP'nin sandıkta geriletilmesi için "dayanışma" içerisinde olunması gereken Halkların Demokratik Partisi değil midir?

Somut bir seçim siyasetinden uzak durmak, için üç ay önce gündeme getirilmeyen kerameti kendinden menkul "restorasyon" analizlerini yahut Yakın Doğu coğrafyasını emperyalizmin satranç oynadığı basit bir oyun zemini olarak göre kadim indirgemecilikleri, tam da Kürt Ulusal Demokratik Hareketi'nin barajı aşma iddiasını taşıdığı Haziran 2015 seçimlerinde gündeme getirmek Lenin'in veciz tanımı ile "sol komünizm" çocukluk hastalığına duçar olunduğunu göstermez mi?

Gezi Direnişi esnasında sokakta büyük bir birleşik mücadele yürüten milyonlarca insan, bugün bize, yan yana durun demiyor mu?

Evet, bağımsız sosyalist hattımızı korumalıyız. Devrimci siyasal iddialarımızı günübirlik hesapların arkasında feda etmemeliyiz. Ancak devrimci siyasal iddianın da bir çift kuru laf, pozisyon göstermeden daha fazla bir şey olduğunu da akıllardan çıkarmamalıyız. Herhangi bir işbirliğinin "iltihak" değil "ittifak" olmasının en önemli güvencelerinden biri de budur...

Kendine güvensizlik aşılması gereken en önemli sorunlardan birisidir.

Eşitlik ve özgürlük mücadelesini tam da toplumsal mücadelelerin arındırıcı ırmağı içinde yeniden ve yeniden kuracak bir özgüvenle hareket edilecek gündür. Bu solun yeniden yapılanmasının da kapısını aralayacak yegâne umuttur.

Yani mücadelenin gerçekliği. Sokakta ve sandıkta!

AKP'nin geriletilmesi yolunda bir adım daha atabilmek için Halkların Demokratik Partisi ile kendi programatik önceliklerimiz çerçevesinde dayanışma içinde olmak görevimizdir.