‘Dayanışma’ değil, ortak mücadele



11-10-2015 11:16


Can Soyer

Dün Ankara’da gerçekleşen katliamdan benim gibi sağ kurtulanların ortak bir hikayesi var. Ailelerimiz, arkadaşlarımız, yoldaşlarımız telefon edip “iyi misin?” diye sorduklarında “iyiyim” diye yanıt vermemiz.

Ölmediğimiz için “iyiyim” dediğimiz bir ülkede yaşamaktı ortaklığımız.

Bedenlerimizin parça parça olmaması, etlerimizin kavrulup havaya saçılmaması bir şanstan ve tesadüften fazlası değildi aslında.

Bu bizim ortaklığımız oldu. Biz, yaşayanların, henüz ölmemiş olanların.

Yeterli mi? Ölmemek için, şimdilik, yetti. Peki, kurtulmak için, teslim olmamak için, ülkemizin tepesine çöreklenmiş bir suç örgütünü def etmek için yeterli mi?

Erdoğan ve Saray çetesinin tüm halka savaş açtığı, teker teker ya da bölük bölük katliamlara giriştiği bugünlerde, “o sırada orada olmamak”tan ibaret bir şans ya da tesadüf yeterli mi?

Bir şansın ya da tesadüfün bizi ortaklaştırması yeterli mi?

Dahası, bizi ortaklaştıracak tek şey, bir şans ya da tesadüf olabilir mi, olmalı mı?

***

AKP ve Erdoğan çetesinin önce Gezi’de, sonra da 7 Haziran’da gördükleri şey, düşüşün başlangıcı, uçurumun karanlığıdır. Bu yüzden, tırnaklarını etimize geçire geçire iktidara tutunmak zorundadırlar ve işte bu anlamda Gezi’de katledilenlerle Suruç’ta katledilenler, aynı düşmanın pençelerinde can vermiştir.

Başka? Diyarbakır’da patlayan bomba, Cizre’de buzdolaplarında bekletilen ölüler, Nusaybin’de sokakta kurşuna dizilenler...

Başka? Kobane’de, Şengal’de canlarına kıyılanlar...

Başka? Şam’da, Halep’te katledilenler...

Yeterli mi?

Bizi ortaklaştıran şeyin, bir şanstan ya da tesadüften ibaret olmaması gerektiğini görmek için yeterli mi?

Bizi daha güçlü bir zeminde ortaklaştıracak yeterli sayıda gerekçeye sahip olduğumuzu görmek için yeterli mi?

AKP ve Erdoğan’ın Saray çetesinin hem ülkede hem ülke dışında kendisine boyun eğmeyen, biat etmeyen herkese savaş açtığını, bu savaşta farklı mevziler veya cephelerde dirensek de aynı tarafta savaştığımızı görmek için yeterli mi?

***

Türkiye’de Erdoğan’ın diktatörlük ve saltanat sevdasına karşı gelişen direnç ve isyan önemlidir. Bu, zaman zaman etkili kalkışmalar ve mücadelelerle, zaman zaman ise daha pasif direnişler ve itirazlar ile etkinliğini sürdürmektedir. Dahası, bu direnç ve isyan ülkenin tüm coğrafyasında kendisine yer açmakta, filizlenecek toprak bulmaktadır.

Bu tablo karşısında, Erdoğan’ın Saray çetesinin tüm ülkeyi teslim almak için kapsamlı bir savaşa giriştiği de artık açık. Bu savaş, tek bir özneyi, tek bir bölgeyi, tek bir talebi karşısına almış bir savaş değildir. Aksine, Erdoğan’ın açtığı savaş, ülkemizde ilerici, aydınlanmacı, özgürlükçü, eşitlikçi, yurtsever tüm kesimler ve taleplere karşı başlatılmış bir imha operasyonudur.

Ve Erdoğan, esasında çok bilindik bir taktik izlemekte, yani savaş açtığı kesimleri yalıtıp her biriyle tek tek hesaplaşmayı istemektedir.

7 Haziran’dan sonra bu taktiğin en açık göstergesi HDP’nin etrafının boşaltılması, HDP nezdinde Kürt halkıyla mücadele ortaklığı geliştirme ihtimali olan kesimleri ayrıştırarak teke tek bir kapışmaya zorlamasıdır. Suruç’ta ve dün Ankara’da verilen mesaj budur. “1 Kasım seçimi HDP ile benim aramdadır ve bu kavgaya dahil olmayı, taraf tutmayı düşünenlerin sonu parçalanmış ceset parçalarıdır” demiş oluyor Erdoğan.

İşte tam da bu nedenle, korkmamak, geri adım atmamak ve birlikte durmanın, omuz omuza savaşmanın bir yolunu bulmak gerekiyor.

Erdoğan tüm muhataplarını yalnızlaştırmaya çalıştıkça, karşısındakilerin yan yana durması gerekiyor.

***

Denebilir ki, tüm bu saldırılar karşısında dayanışma içerisinde olmak yetmiyor mu?

Dayanışma, kuşkusuz, çok kıymetli ve soylu bir tavır. Ancak şu noktanın açıklığa kavuşturulması gerekiyor: Sadece ve yalnızca bu tür kanlı katliamlar söz konusu olduğunda dayanışma fikrini akla getirmek, yani dayanışmayı bir vicdani tutuma indirgemek anlamsızdır.

Hatta, siyasette vicdan gibi kavramların işe yarar kavramlar olmadığını bilenler açısından, sadece vicdan üzerine kurulu bir dayanışma, esasen bir dayanışma bile değildir. Dolayısıyla, dayanışmanın katliamlar ertesinde sergilenen bir duygusal refleksten çıkarılıp, somut hedefleri ve yol haritası olan bir mücadele ortaklığına dönüştürülmesi şarttır.

Hedef zaten somuttur, açıktır ve kendisini saklama ihtiyacı duymamaktadır. Bundan sonrasında ise, Erdoğan ve Saray çetesini o makamdan indirip adaletin önüne oturtacak bir mücadelenin yol haritasının oluşturulması gereklidir. Bu, Türkiye emekçi halkının tüm kesimlerini, ülkemizin ilerici, aydınlanmacı, özgürlükçü, yurtsever güçlerini hızla bir araya getirebilecek tek güncel mücadele başlığıdır.

HDP’den CHP’ye, HAZİRAN’dan cumhuriyetçi/laik toplumsallığa, emekçi sınıflardan aydın ve sanatçılara kadar muazzam genişlikteki bir cephenin üzerine inşa edilebileceği acil ve yakıcı hedef, Erdoğan ve Saray çetesinin defterinin dürülmesidir.

Çünkü artık Kobane ile Şengal, Cizre ile Nusaybin, Şam ile Halep neyse, Ankara, İstanbul ve  İzmir odur.

HDP’li nasıl ölüyorsa, CHP’li de öyle ölmektedir.

Bize lazım olan vicdana tutunmuş bir kınama/lanetleme/taziye silsilesi değil, dayanışmanın somut ve pratik karşılıklarını, güncel ve acil hedeflerini oluşturmaktır.

Henüz hepimiz ölmediğimize göre bunun imkanı da var demektir.

Bizi dün ortaklaştıran şans ve tesadüf, daha ötesine geçen bir ortaklaşma için de fırsat sunmaktadır.