Dark Phoenix: Çevresine zarar veren 'güçlenmiş kadın' mı?



08-06-2019 08:18


Kaya Özkaracalar

Süper kahraman çizgi romanları kaynaklı filmler yakın dönemde, özellikle son yıllarda Hollywood sinemasının başat janrı konumuna yükselmiş durumda. Son yirmi yılda gişede enflasyona uyarlanmış rakamlarla en çok hasılat getiren ilk 30 filmden dokuzu süper kahraman filmi; tüm zamanların ilk 100 filmi arasında ise bu dokuza Superman (1978) ve Batman (1989) da eklenerek 11 süper kahraman filmi yer alıyor.

Süper kahraman çizgi romanlarının sinema serüveninin miladı aslında 1940’lara, ev televizyonlarının henüz piyasada olmadığı dönemlerde bugünün televizyon dizilerininkine benzer bir işlev üstlenen, daha doğrusu sonraki on yılların televizyon dizilerine rol modeli olacak nevi şahsına münhasır sinema ürünleri olan “seriyal filmlere” dek uzanıyor. Batman ve Superman beyazperdede ilk olarak, her hafta yeni bir bölümü vizyona giren, her bölümü yaklaşık 20 dakika süren, genellikle 12-15 bölümden oluşan seriyaller ile peyda olmuşlardı. 2’nci Dünya Savaşı yıllarında çekilen Batman seriyalindeki (1943) kötü adam, Japonya’nın dünyaya hükmetmesini sağlamak için ABD’yi ‘içten çökertme’ planları yapan bir Japon ajanıydı ve seriyaldeki Japon karşıtı ırkçılık o düzeydeydi ki on yıllar sonra video piyasasına sürüldüğünde yoğun biçimde oto-sansür edilecekti.
Seriyal filmler dönemi sona erdikten sonra süper kahramanlar beyazperdelerden ziyade televizyon dizilerinde boy gösterdiler ta ki o dönemin koşullarında göz alıcı özel efektleriyle ve Marlon Brando gibi efsanevi bir oyuncunun yardımcı rollerden birinde yer almasıyla dikkat çeken Superman’e (1978) dek. Kanımca Superman’in başarısında özel efektlerinin ve Brando’nun varlığının yanı sıra fantastik öyküsü içinde Superman/Clark Kent ve sevgilisi arasındaki aşk üzerinden romantizmi ağırlıklı olarak ön plana çıkarmasının da payı vardır. Superman’in devam filmlerinin ardından ilk olarak auteur yönetmen Tim Burton’a emanet edilen ve filmin kötü adamı Joker’i canlandıran Jack Nicholson’ın da katkısıyla büyük sükse yapan Batman (1989) gelecekti.

Ancak gerek Superman, gerek Batman sinemaseverler nezdinde çok başarılı olup kendi devam filmlerine yol açsalar da süper kahraman filmlerinin furya halini almasının esas tetikleyicisi olarak Superman ve Batman’ı yayınlamakta olan DC Comics’in Amerikan çizgi roman piyasasındaki rakibi ve artık kadim klasiklerden sayılan bu iki kahramandan farklı olarak daha çağdaş kahramanlarla öne çıkmış Marvel menşeili süper kahraman çizgi romanlarının sinemaya uyarlanmaya başlanması gösterilebilir. Bu bağlamdaki ilk ürün, yeni devam filmi X-Men: Dark Phoenix’in bayramda Çarşamba günü peşinen vizyona girmiş olduğu X-Men’di (2000).

X-Men, Türkiye’de az bilinen ve ülkemizdeki yayın piyasasında tutmamış bir çizgi roman. Çizgiroman Ansiklopedisi’nde (Hakan Alpin; İnkılap, 2006) Türkiye’de ilk kez 1989’da kısa bir süre yayınlanmış olduğu kaydediliyor; şahsen o seriyi ne o yıllarda bayilerde, ne de sonradan sahaflarda görmüş değilim. 1996’daki yüksek profilli bir yayın denemesi de, herhalde filmlerin gördüğü ilgiye güvenilerek 2002’de başlanılan diğer denemeler de uzun ömürlü olamamışlardı. 2002’de yayına başlayan derginin yayıncısı, ilk sayının girişinde yazdığı sunuşta okuyucuların “’X-Men’de çok fazla kişilik olduğu için X-Men dergisi okumak biraz zordur’” düşüncesinden vazgeçmeleri çağrısını nafile biçimde yapmıştı…
X-Men, X-Adamlar anlamındaki çoğul başlığından da anlaşılacağı üzere tek bir süper kahraman odaklı bir anlatı değil, bir süper kahramanlar kolektifinin öykülerini içeriyor. X-Men’den de önce süper kahraman ekipleri Amerikan çizgi roman piyasasında zaman zaman boy göstermişlerdi ama onlar daha önce yayın hayatına tek başlarına başlamış ve tanınırlık kazanmış kahramanların sonradan bir araya gelmeleriyle oluşmuş ekiplerdi. X-Men’in bir diğer farkı ise süper güçlerini örneğin Süpermen gibi uzaydan dünyaya geldiklerinde ya da Örümcek Adam gibi gençliklerinde geçirdikleri bir kaza sonucu kazanmak yerine süper güçlerle doğmuş olmalarıydı. X-Men’in ABD’deki popülerliğinin, kendilerini toplumun geri kalanından farklı (ve üstün) gören ama bu farklılıkları dolayısıyla uyum sağlayamadıklarını, ‘kimsenin kendilerini anlamadığını’ düşünüp kendi aralarında oluşturdukları kültürel ortamlarda sosyalleşen genç kuşaklara hitap etmesinde yattığı kaydediliyor.

Nitekim diğer insanlardan, toplumun çoğunluğundan farklı oldukları için egemen önyargılı tutumlar nedeniyle dışlanarak birbirlerine omuz vermek zorunda kalan ama aynı zamanda kendi küçük camiaları içinde de gerilimler yaşayan bir alt-kültürün trajik öyküsü olarak özetlenebilecek bu tema ilk X-Men filminde başarıyla beyazperdeye aktarılmıştı. X-Men filmleri, ilk filmden bu yana bir hayli çeşitlilik gösterdiler. İki devam filminin ardından bir yandan ekip içindeki en karizmatik kahraman olan Logan/Wolverine’in solo filmleri çekildi (bunların sonuncusu olan Logan (2017) son yıllarda izlediğim en iyi çizgi roman menşeli filmdir), diğer yandan ilk filmin konusundan önceki olayları öyküleyen filmler ve nihayet kahramanların zamanda geriye gidip geçmişi değiştirdikleri (!) ve böylece yeni bir başlangıç yaptıkları X-Men: Geçmiş Günler Gelecek (X-Men: Days of Future Past, 2014) geldi! Bu arada karakterler bu geriye dönüşler ile gençleşirken ilk filmlerdeki oyuncu kadrosu da yerlerini daha genç oyunculara bırakacaklardı (belki de bu geriye dönüş anlatılarının muradı, genç izleyicilerin daha fazla özdeşleşebileceği düşünülen genç oyuncuları devreye sokabilmekti!). 

Serinin yeni halkası X-Men: Dark Phoenix, bu karmakarışık çizelgede yeni başlangıç sonrası devrenin ikinci doğrudan devam filmi ve ilk devrenin ikinci devam filmi olan X-Men: Son Direniş’in (X-Men: The Last Stand, 2006) kısmen yeniden çevrimi sayılabilir; daha doğrusu, o filmde nispeten ikincil konumdaki bir olay örgüsünün bu kez anlatının merkezine oturtularak ve kahramanların yeni (daha genç!) versiyonları ile yeniden ama farklı bir bağlamda perdeye getirilmesini içeriyor. Söz konusu olay örgüsü ise ABD’deki X-Men çizgi roman dergilerinde giriş bölümü 1976-1977’de (Türkiye’de 2002’de X-Men: Klasik Seri’de), ana bölümü ise 1980’de yayınlanmış ve ‘Dark Phoenix Saga’ (Kara Zümrüdüanka Destanı) olarak bilinen uzun soluklu serüven menşeili. 

X-Men’in temel direklerinden Jean Grey, uzaydaki bir kurtarma operasyonu esnasında kozmik bir alev kümesine maruz kalır ve bu vakanın ardından insan-üstü güçlerinin çok daha da artmış olduğunu fark eder. Ancak güçlerinin artması, zaman zaman ‘kontrolünü kaybedip’ çevresine ciddi biçimde zarar vermesi gibi sonuçlar da doğurmaktadır…
Kaynak çizgi romanla ve önceki sinema uyarlamasıyla kıyaslamalara girip bu yazıyı daha da uzatmadan salt yeni, vizyondaki film özelinde konuşacak olursak bu anlatı ilk bakışta güçlenen kadın figürünün erkek benliğinde yarattığı endişeleri yansıtıyor diye düşünülebilir. Nitekim filmin özellikle başlangıç kısımlarında bu doğrultuda kimi yönlendirmeler de var, Jean’ın sevgilisine “gözünü mü korkutuyorum?” diye sorması gibi. Klasik Hollywood (ve Yeşilçam) anlatıları, erkek-egemen toplumsal yapıda kendine biçilmiş rolün dışına çıkıp “çizmeyi aşan” (!), erkeklere yönelik tehdit oluşturan, kurulu düzeni bozan kadınların nedamet getirmelerinin, yola gelmelerinin, yola getirilmelerinin, cezalandırılmalarının, bertaraf edilmelerinin öyküleri ile doludur. Az yukarıda not ettiğim üzere ilk bakışta X-Men: Dark Phoenix de bu dizgeyle uyumlu bir film olarak şekillenecek gibi duruyor. Ancak olaylar ilerledikçe işin rengi kanımca değişiyor.

X-Men: Dark Phoenix aslında Jean’ın olduğu kadar X-Men’lerin ‘munis otoriter’ lideri Profesör Charles Xavier’in de filmi. Bu filmde önce Xavier’in aslında biraz manipülatif, belki fazlaca ben-merkezli olduğuna dair hem emareler ortaya çıkıyor hem de doğrudan bu suçlamalar X-Men’in bir diğer ve yine kadın bir üyesi tarafından dile getiriliyor. Çok geçmeden, Jean’in güçlendirici kozmik alev yumağına maruz kaldıktan sonra aşırı sayılabilecek tepkiler vermesinde muhtemelen Xavier’in de sorumluluğu olduğunu öğreniyoruz; çünkü, Xavier Jean’ın çocukluğundaki travmatik bir anısını bastırmış, yani onun duygusal süreçlerine müdahalede bulunmuş, böylece belki de kendi doğallığı içinde bu travmasıyla yüzleşmesini engellemiş, sonuçta bastırma operasyonu kozmik vaka sonucu çökünce Jean rötarlı olarak ve belki de bu rötar sonucu daha şiddetli biçimde kendini kontrol etmede zorlanır olmuş. Dolayısıyla X-Men: Dark Phoenix, Xavier’in kendi hatasıyla yüzleşmesinin de filmi. Klasik anlatı formlarında temel özne, “kahraman”, bir süreç içinde farklı bir konuma gelen karakter ise, bu filmin iki temel öznesi var: Xavier ile Jean ve sonuçta esas nedamet getiren karakter Xavier, Jean ise en sonunda onu adeta affederek onunla barışan karakter konumunda.

X-Men: Dark Phoenix’i kadının güçlenmesi olgusuna dair sorunsallar etrafında ele almanın yanı sıra bir büyüme ve olgunlaşma, ergenliğe geçen genç bireyin hem çevresiyle hem de kendi baba figürüyle önce çatışmasının, sonra da yetişkinliğe geçiş sürecinde barışmasının öyküsü olarak da görmek olanaklı. Böyle bir izleğin illa “muhafazakar” olması gerekmiyor ve X-Men: Dark Phoenix’in de anlatısını muhafazakar bir noktada bağladığını öne sürmek haksızlık olur; muhafazakarlıktan, ancak genç/kadın karakterin uyum sağlaması ve baba figürünün otoritesinin yeniden tesisi durumunda söz edebiliriz ama X-Men: Dark Phoenix’te böyle bir durum söz konusu değil. Henüz izlemediği bir filmin finalinin eleştiri yazılarında ele verilmesini önceden okumak istemeyenlerin bu yazıyı okumayı bu noktada bırakmaları uyarısını yaparak, X-Men: Dark Phoenix’in bir yandan Xavier’in emekliye ayrılmasıyla bittiğini kaydedeyim. Ancak daha da önemlisi Jean’ın durumu: Jean, yeni güçlerini külliyen yitirmiş, onlardan ‘arınmış’ olarak insanlar ya da X-Men arasına dönmüyor. Kuşkusuz, bu kez yeni güçleri ile beraber toplumda yeniden kendine yer de bulmuyor ama bu, bir bertaraf olma durumu değil. Filmin son karesinde onu göklerde Zümrüdüanka formunda görüyoruz, Jean’ın yaşadığı bir yok oluş değil, yepyeni bir varoluşa ulaşmak. 

Filmin ortalarında alev yumağının barındırdığı ve Jean’a naklettiği güçlerin “tozu suya çevirmek, sudan yaşam yaratmak” gibi tanrısal güçler, hatta açıkçası düpedüz Tanrı konumuna erişmek çağrışımlı olarak ifade edildiği ve en kadim inanışlarda tanrı ile kadın figürlerinin iç içe geçtiği, tanrının kadın olarak betimlendiği anımsandığında Jean’ın evrimi iyice manidar oluyor.