Darağaçlarınız sizin olsun!



19-02-2015 07:35


Özgecan hunharca katledildi. Suçu fiilen işleyenden daha beter suçlu ve sorumlu olanların kendilerini aklama çabaları, şaşılmayacak bir şekilde idam cezası gündemini açmaları ile somutlandı. 

İlk olarak Ekonomi Bakanı Nihat Zeybekçi: “Özgecan Aslan gibi insanlığın katledildiği cinayetler için idam cezasını getirmeyi hassasiyetle tartışmamız ve getirmemiz gerekiyor” yazdı Twitter’da. 

Çok geçmeden “Kadın cinayetlerini sağır sultana duyurmaya gerek yok” sözleriyle kadınların olanca nefretini kazanmış olan Aile ve Sosyal Politikalar Bakanı Ayşenur İslam, "Bir Bakan olarak değil ama bir anne ve bir kadın olarak şahsa karşı işlenen suçların cezasının idam olabileceğini düşünüyorum, bunun tartışılabileceğini düşünüyorum. Bunu gündemimize alabiliriz" dedi. 

İnsanlık tarihi boyunca onlarca farklı coğrafyada verilen türlü türlü mücadelelerin tüm kazanımlarını ayakları altına almayı metot edinmiş AKP iktidarı, en temel hak olan “yaşam hakkı”na göz dikmekte bir beis görmüyor. Öyle ya, zaten kentlerimizi, sağlığımızı, her türlü özgürlüğümüzü, çalışma yaşamımızı, okulumuzu cehenneme çeviren kazanılmış hak ihlallerinin failleri kendileri; yaşam hakkının ne “değeri” olabilir ki? 

İktidar kendi sorumluluğunu üç-beş katile yıkmaya çabalarken, Özgecan’ın katledilmesine öfke kusan binlerce insan katiller için çeşitli işkence ve ölüm senaryolarını paylaşıp duruyor çeşitli mecralardan. Bu paylaşımlara göre, bu iğrenç üç erkek her şeyi hak ediyor; bunlara cezaevinde işkence edilmeli, tecavüz edilmeli, “erkeklikleri” yerle bir edilmeli. 

Herhalde ellerinde yüzlerce kadının, çocuğun, emekçinin kanı olan azılı sapık ve esas katillerin ekmeğine daha iyi yağ sürülemez. Tam da bu toplumsal öfke ve intikam arzusu, esas katillerin, iktidarın, işkencecilerin kendilerini meşrulaştırma mekanizmalarının enzimi rolünü görüyor ve buna nefes gibi ihtiyaçları var. 

Toplumdaki öfke ve intikam arzusunu doyurma ve adaleti sözde yeniden tesis etme amacıyla idamın geri getirilmesini savunan katiller, örtük öldürme mekanizmalarını darağaçlarında somutlaştırarak toplumun “gazını alırken”, adaletsizliğin derinleşmesi ve şiddetin bir kez daha sistematikleştirilerek yaygınlaştırılmasının da önünü açıyorlar. Kaldı ki idam cezası, işkence ve tüm diğer zalimane suçlar ile sistematikleştirilen ve yaygınlaştırılan şiddetin gündelik yaşam pratiği içindeki en vurucu hedefi yine kadınlar, yine kadınlar...

Ayrıca unutulmamalıdır ki işkenceci için mağdurun kim olduğu önemli değildir. Onun gözünde, eline düşen Pozantılı çocuklarla Özgecan’ın katilleri eş değerdir. İşkenceci, alıkonma gerekçe ve nedenlerinden bağımsız olarak iktidarın şiddetini uygulamakla görevlidir; kimi zaman da bu görevi kendisi kendisine atfeder. Kısacası, tecavüz suçluları için getirilmek istenen idamın siyasi tutsakların da karşısına çıkması an meselesidir. Alıkonan insanlar için ahlaki ayrımları toplum kurar, oysa işkenceciler için tecavüzcüler “goministlerden” ya da Kürtlerden “daha suçlu” değildir; hatta denklem çoğu zaman tam tersidir...

Türkiye, idam cezasına karşı en erken mücadelenin başladığı ülkelerden. İdama karşı verilen bu mücadelenin öncüleri arasında, toplumu ve dolayısıyla insanı ilgilendiren tüm dinamikleri sağlık zemininde politize etme birikim ve becerisine sahip olan Türk Tabipleri Birliği’ni saymadan geçemeyiz. 

Türk Tabipleri Birliği’nin (TTB) “ilk kez” yargı karşısına çıkması da 1985 yılında idam cezasının kaldırılmasını istediği için gerçekleşti. 12 Eylül darbesiyle gelen askeri diktatörlük ortamında binlerce insanı kırıp geçen işkence ve onlarcasına verilen idam cezası ile mücadele etmek çok basit bir olgu değildir. O dönemde, idam cezasına karşı mücadele veren TTB’nin merkezine girilerek tüm evraklarına el konmuş ve başkanı tutuklanmıştır.1 

12 Eylül döneminde, 650 bin kişi gözaltına alınmış, 7 bin kişi için idam cezası istenmiş, 517 kişiye idam cezası verilmiş ve bunlardan 50 kişi infaz edilmiştir. İlk infaz, 13 Aralık 1980 günü yaşı büyütülerek infaz edilen 17 yaşındaki Erdal Eren’dir1

TTB’nin o dönemki başkanı olan ve idama karşı mücadelede tarifsiz emekleri olan Prof. Dr. Nusret Fişek yargılandığı davada hekimler için idam cezasının kabul edilemez olduğunu açıkladıktan sonra, “bu dava siyasi bir davadır” demiştir. Bu olaylardan yaklaşık 20 yıl sonra, 2004 yılında idam cezası tüm suçlar için kaldırılmıştır1

Bugün yine benzer iki olgu ile karşı karşıyayız: 1) Hekimler için idam cezası yine ve ASLA kabul edilemezdir. Bu başlıkta her ne pahasına olursa olsun mücadelemiz sürecektir. 2) Yine siyasi bir dava bizi bekliyor. 20 Şubat Cuma günü Ankara Tabip Odası’nın Gezi Davası var. Hekimler, Haziran direnişinde herkese eşit, ücretsiz, ulaşılabilir ve gönüllü sağlık hizmeti verdikleri gerekçesiyle yargılanıyorlar. Yine haykıracağız; “Bu dava siyasi bir davadır!”

Ankara Tabip Odası’nın ilk davası için yazdığım ve buradaki köşemin de ilk yazısı olan “Biz de hekim yargıladık...” başlıklı yazımdan bir alıntı yapmak istiyorum; “Tıp bilimine, hekimliğimize yönelik bu saldırıları, örgütlü kötülüğü yargılama sırasının bizlere geçeceği günlere uzanışımız başlamıştır”2

Bizim günlerimize uzanışımız çoktan başladı; geçen haftaki boykot da, Özgecan için sokağa dökülen milyonlar da bir kez daha gösteriyor bunu. Ve evet, bizim yargılayan olacağımız günler aynı zamanda... 

İdama karşı hem de askeri diktatörlük koşullarında verilen ve dünyaya mal olmuş bir mücadelenin geleneğinden geliyoruz. Kusura bakmasınlar, rahat vermeyiz. 

Haa, şiddet yayan, ölüm saçan, hırsız ve katil, savaş çığırtkanı, örgütlü korkakların içi rahat olsun; darağaçları da onların olsun! Onları öldürmeyeceğiz; bizim keseceğimiz en büyük ceza örgütlü kötülüklerini tarih sahnesinden süpürmek olacak, o zaman kendilerini nasıl var edeceklerini kendileri düşünsünler...

ÇAĞRI: Tüm çapulcuları Ankara Tabip Odası’nın Haziran Direnişi'nde ilkyardım uyguladığı gerekçesiyle yargılandığı davaya davet ediyorum. 20 Şubat 2015 Cuma günü, saat 9:00’da Ankara Adliyesinin önündeyiz!

Kaynaklar