Daha açık konuşalım



02-03-2015 09:10


Emrah Akansu

Bir Temel fıkrası vardır. Fitili nasıl kullanacağını bilmeyen Temel birkaç kez üst üste doktorunu arar, son aradığında aldığı cevabı duyunca da “doktoru bu kadar kızdırmasaydık iyiydi” der.

Aslında temel ısrarla derdine derman arıyordur, doktor da hala ne yapması gerektiğini anlatmaya çalışıyordur.

Geçtiğimiz hafta boyunca HAZİRAN meclislerinde yapılan seçim tartışmalarına ve bunların sosyal medyadaki bazı izdüşümlerine baktığımda bu fıkra geldi aklıma. Fıkrayı uzun uzadıya anlatmaya gerek yok, bilenler bilmeyenlere anlatır.

Kendi mecrasında yürümeyen ve bunun için de ilerletme şansı olmayan her tartışma, iyi niyetli bir değerlendirmeyle, bu fıkranın özetine benziyor.

Derman arayan kendini küfür yemiş, derman dağıttığını düşünen ise suya yazmış gibi hissedebiliyor.

Yukarıdaki iyi niyetli değerlendirmenin bir de diğer ucu var.

Haziran gibi, kendisini kavga odaklı kuran, kurmaya çalışan bir hareketin bileşenleri söz konusu olduğunda, her yaptığı tespiti, analizi, doğru, ikna edici, tatmin edici ve ancak kendi kurduğu eksende kitlelere taşındığında sonuç alınabilir olduğunu düşünen bir kapalı devre akıl yürütme biçimi türedi. Bu akıl yürütme biçimi HAZİRAN’ın mantığından uzaklaşmak anlamına geliyor ve böylesi bir akıl yürütme biçimiyle tartışılamıyor da…

Buraya bir parantez açmak istiyorum; sosyal Medyada bunun uç örneklerine sıkça rastlanabiliyor. Tartışmalar bu akıl yürütme biçimiyle yapıldığında, taraflar için çoğu zaman ilerletici olmaktan çok uçlara doğru çekildikleri pozisyonlar yaratıyor. Birçok örnekte bu, ilerletici olabilecek tartışma zeminlerini de dinamitliyor. Burada sosyal medyada tartışma yapmanın yanlış olduğunu düşündüğüm sonucu çıksın istemem, sonuçta her siyasi fikir kendini örgütleme eğilimi taşır ve sosyal medyanın bu amaçla da kullanılan bir mecra olduğu açık. Üstelik sosyal medya, açık tartışmak, herkesin gözü önünde tartışmak için ideal bir mecradır da. Belki ben biraz “eski” kafalıyım. Göz göze bakılarak yapılan tartışmaları daha çok önemsiyorum ve bu şekilde yapılan tartışmaların daha samimi ve daha ilerletici olacağını düşünüyorum. Parantezi kapatıyorum.

Gelelim asıl meseleye;

Biz Haziran’dan sonra Türkiye’de de Türkiye solunda da işlerin eskisi gibi gidemeyeceğini söyledik. Türkiye’de işler eskisi gibi gidemiyor. Burada bir tartışma yok. Bu yüzden solun önü açık. Fakat solun önünün açık olması, bu alanın peşinen doldurulabileceği anlamına gelmiyor.

Çünkü nasıl AKP Haziran’a direniyorsa, solun bazı kesimleri de Haziran’a direnmeye devam ediyor.

Fakat çoğu zaman bu direncin, solun HAZİRAN’la cisimleşecek devrimci atılımına bariyer olabildiği görülemeyebiliyor.

İki ayrı ucu var.

Birincisi, Türkiye’ye devrimci bir tarzda müdahale ihtiyacı ortadayken, kendi değişmezlerini veri alarak konum belirlemeyi öncelik sayan, solun değerlerini savunmak adına solu hareketsizliğe ve git gide siyasetsizliğe mahkum eden yaklaşım. Bu yaklaşım, solun değerlerini savunmayı bir defans yapma işi olarak vaaz edip, solu kendi ceza sahasının içine hapsediyor.

Bu yaklaşımla temsil edilen sol, takımına sürekli defans yaptıran antrenörlerinin elinde, oyunu seyirlik olarak bile sıkıcı hale gelen futbol takımlarına benziyor.

Oysa futbolda bile, kalesinde top görmek istemeyen takımlar, oyunu rakip sahada kurmaya çalışıyorlar.

Özetle bugün diyelim ki solun herhangi bir kesimi, kendini sadece solun değerlerini koruma derdi ile belirlemiş olsa bile yapması gereken, sınırlarını ve nüfuz alanını genişletmektir.

Türkiye’de ise bundan çok daha fazlasına imkan verecek bir toplumsal siyasi canlılık var. Kendi korkularını Haziran’a dayatmak ve Haziran’ı kavgaya sürmekte yaşanabilecek en küçük tereddüt, Türkiye’yi çaresizleştirmekten başka bir anlama gelmeyecektir.

İkincisi ise Türkiye’ye müdahale ihtiyacını çoğu zaman güncelle, kendiliğindencilikle ve pragmatizmle özdeşleştirebilen, kendi siyasal ideolojik rasyonalitesini de radikalizmle ya da kopuk öncülükle üretebilen siyasal yaklaşım.

Bu yaklaşım, solun kendi bağımsız hattında kitleselleşebilme, bunun için kendini Haziran sonrası Türkiye’nin ihtiyaçlarına göre ideolojik ve siyasal planda kurma önceliğini küçümseme, bu ihtiyacı apolitizm olarak görme eğilimi taşıyor. Solun devrimci bir atılım için gereksinim duyduğu müdahale eşiğine tırmanma olanaklarını değerlendirmesinin önüne geçebiliyor.

Oysaki Türkiye içinden geçtiğimiz dönemde sola muazzam olanaklar sunuyor. Bu olanaklara odaklanmak yerine, kendi siyasi kimliğini başka siyasi güçlerin ihtiyaçlarıyla birlikte örme kolaycılığı, kendini anlatmaya çalışırken, başkasının derdine tercüman olmaya çalışmak gibi şizofrenik bir durum yaratıyor.  

Açık ki böylesi bir görüntü Haziran’ı temsil iddiasını zayıflatmakla kalmıyor, bu iddiayı taşıyanlarda bir özgüven problemi olup olmadığını da tartıştırabiliyor.

Türkiye solunun Haziran sonrasında ihtiyaç duyduğumuz devrimci atılımına önderlik edecek birikimine en son söylenecek şeyin özgüven eksikliği olduğunu bilerek devam etmek gerekiyor.

Başlarken söyledim tekrar etmekte sakınca yok. AKP Haziran’a nasıl direniyorsa, solun bazı kesimleri de Haziran’a direnmeye devam ediyor.

Hazirancıların görevi bu yaklaşımlarla didişmek yerine toplumsal siyasi olanaklara odaklanmak, Haziran’ı nerde bir direnç varsa orada kurmak ve temsil etmek.

Unutmayalım, halkın örgütlü gücüne hiçbir kuvvet set çekemez.

Formülümüz net: Haziranla direneceğiz, AKP’nin direncini kıracağız.

*Edebiyatımızın büyük ustası Yaşar Kemal’i kaybetmenin üzüntüsü içindeyiz. Ustanın hayalini kurduğu ülkeyi yaratmak boynumuza borç olsun.