Çürüyüşe karşı



17-03-2015 06:45


Haluk Yurtsever

“Kriz”, “kutuplaşma”,  hatta “bölünme” sözcükleri durumu açıklamaya yetmiyor. AKP iktidarı 13 yıl içinde neo-liberal ve dinci gerici dönüşümler gerçekleştirmekle kalmadı. Cumhuriyetin biçimsel eşitlik temelini, bir arada yaşamanın asgari hukuksal zeminini, içsel dokusunu dağıttı. Türkiye toplumu çözülüyor.

“Çürüme” de diyebiliriz. Çürüme, bir organizmayı oluşturan, bütün halinde tutan öğelerin birbirinden kopması, dağılmasıdır.

Devletten topluma, siyasetten günlük yaşama her alanda çözülüş ve çürüyüş var.

Düzenin temel kurum ve organları, yasama, yürütme, yargı, silahlı kuvvetler, polis, dışişleri, ekonomi vb. kendi kurumsal işlev ve işleyişlerini, yetkilerini tek adama devir ve teslim etmiş durumdalar. Her konuda son sözün diktatöre ait olduğu, bu kişinin hiçbir hukuk kuralıyla, hiçbir siyasal kurum tarafından sınırlandırılamadığı bir rejim, bir mutlak otorite yaratılmıştır. Mutlak otorite, mutlak çürüme demektir. Devlet ve hükümet kadrolarındaki kişiliksizleşme, köleleşme çürümenin ibret verici görüntülerinden yalnızca biridir.

Ortak gelecek duygusunun yitirilmesi; farklı etnik, din ve mezhepten yurttaşların birlikte yaşama istencinin zayıflaması; kişisel ve kolektif güvensizliğin bulaşıcı bir hastalık gibi yayılması; siyaset ve kamu yönetiminde yozlaşma; yiyiciliğin “yükselen değer” haline gelmesi; “hak” ve “hukuk”un yerini ayrıcalıklı/güçlü olanın zorbalığının alması; yargı ve polisin tek partinin ve adamın özel aygıtına dönüştürülmesi; her alanda niteliksizleşme; kamuda kariyerlerin yeteneğe değil yandaşlığa bağlanması; sandığın hak ve özgürlükleri kemirmesi; dindarlığın, dinsel inançların ticari ve siyasal amaçlarla sömürülmesi; işçi ve kadın cinayetlerindeki, fuhuş ve uyuşturucu kullanımındaki, çocuk ve genç suçluluğundaki artış… Bunlar toplumsal çözülme ve çürüme görüntüleridir. Bu görüntülere, akıl tutulmasıyla depresyonun, umarsızlıkla umursamazlığın, korkuyla şiddet eğiliminin, sinmeyle kontrolsüz öfkenin kimi zaman aynı insanda birleştiği şizofrenik insan manzaralarını ekleyebilirsiniz.

Bir başka ve çok önemli bir çürüme belirtisi ise, iktidar yandaşı olmanın nimetlerinden, ayrıcalıklarından yararlanan, vahşi sömürüden, hırsızlık ve yağmadan pay/kırıntı alan, kariyer ve itibar edinen, bunlar karşılığında suça ortak olan bir toplumsal katmanın yaratılmış, “çalıyorlar ama çalışıyorlar” ahlaksızlığının azımsanmayacak bir toplum kesimi tarafından içselleştirilmiş olmasıdır. Rus atasözünün yeridir: Suçun suç olarak açığa çıkmasını istemiyorsan herkesi ortak et!

***

Çürüme ve çözülme süreçleriyle dış-iç, siyasal-ekonomik kriz öğelerinin birbirinin üzerine binmesi durumu ağırlaştırıyor.

Bir: Türkiye, jeopolitik konumu açısından emperyalist paylaşım ve hegemonya savaşlarının fay hattında bir ülkedir. Diktatörün içeride iktidarda kalabilmek için ülkeyi savaşa sürüklemeye kalkışması ciddi bir olasılıktır. 

İki: 2015 dönemecinin bir özelliği, AKP’nin adım adım tek adam diktatörlüğünü inşa ettiği ekonomik açıdan “şanslı” 13 yıllık dönemin sonuna gelinmiş olmasıdır. Bilgisine ve öngörüsüne güvenilir Marksist iktisatçılar önümüzdeki dönemde Türkiye ekonomisinin küresel ve iç ekonomik ilişkiler bakımından sorunlu, kırılgan, krizlere açık karakterine işaret ediyorlar. Somut olarak gördüğümüz ise, dolardaki ve gıda fiyatlarındaki yüksek artışın emekçi çoğunluğun günlük yaşamını daha şimdiden, “sürdürülemez” hale getirdiğidir.

Üç: Çözülme ve çürümeyle birlikte, Türkiye “atmosferindeki” patlayıcı madde yoğunluğu da artıyor. Yönetenler eskisi gibi yönetemiyor. “İç güvenlik” yasası, AKP içindeki çatlakları sıvamak için diktatörün izlediği yöntem, “400 milletvekili verin bu işi huzur içinde bitirelim” meydan okuması vb. eskisi gibi yönetememe, iç savaşa hazırlık işaretleridir… “Kürt sorunu yoktur” beyanı Erdoğan’ın Kürt siyasetinin, komplo teorileri içinde körleşmiş olanların göremediği, bir o yana bir bu yana vuran ikili taktiğinin anlatımıdır. 28 Şubat ve öyle görünüyor ki 21 Mart gösterilerinin esas işlevi, iktidar açısından “çözüm” değil, seçimdir. İçeriğini, mesajlarını şimdiden bilemeyeceğimiz, Öcalan’ın Newroz açıklamalarının da bu açıdan “değerlendirileceğine” emin olabilirsiniz. Medya manipülasyonlarına aldanmamak gerek. O cenahta ağır basan müzakere değil, mücadeledir.

Dört: Erdoğan’ın propaganda ağı, “havuz medyası” ortaya attığı ve ısrarla sürdürdüğü yalanların büyüklüğü ve korkunçluğu bakımından Hitler’inkiyle yarışacak ölçülerdedir.  Bu kadar çok ve büyük yalana başvurmak hayra alamet değildir.

Beş: Sömürülen, ezilen kitleler ve AKP karşıtı toplumsal-siyasal yoğunluklar açısından bıçak kemiğe değiyor. Şimdilik Haziran 2013 tipinde birleşik toplumsal bir hareket ölçeği kazanmamış olsa da, toplumsal yaşamın hemen her alanında direnç noktaları oluşuyor.

Özetle, devrimci durumla, tüm kılıflarından sıyrılmış, çıplak, terörcü diktatörlük tehlikesinin iç içe geliştiği, bu anlamda “olağanüstü” denebilecek  bir dönemden geçiyoruz.

Böyle dönemler her alanda yenilik, yaratıcılık ve girişimcilik ister. Böyle dönemlerde bütün zamanlar için geçerli, genel, soyut klişeleri yineleyerek durumları idare etmek, böyle yapanları siyasetin dışına düşürür.

Çözülme ve çürümeye karşı, etkili ve devrimci bir müdahale ancak 2013 Gezi/Haziran isyanının büyük potansiyeliyle buluşabilen sol/sosyalist hareketten gelebilir.

Solumuz ise kabul etmek gerekir ki, önemli zaaflar barındırmaktadır.

Sol birikimin gücü ve zaafları ayrı bir yazının konusudur.

Burada, birbirini besleyen ve bir an önce kurtulunması gereken iki zaafın altını çizmekle yetiniyorum. Bunlardan biri, devrimci ya da sosyalist kalabilmenin tek yolunu genel doğruları söyleyip kenarda durmak olarak anlayıp vaaz eden, mikrop kapmamak için steril ortamlarda yaşam sürdüren “yüksek siyaset” anlayışı, aynı anlama gelmek apolitizmdir.

İkincisi, apolitizmi yaşatan konformizm, Türkçesiyle “uymacılık” hastalığıdır.  Dünyayı amaç yönünde değiştirme mücadelesinde ilerleyemeyenler, zamanla kendilerine içinde memnun, mutlu yaşam sürdürdükleri, varlığını amaçlaştırdıkları dünyalar kurarlar.

Çürümeye karşı yeniden temiz bir rüzgar gibi esebilmek, ileriye sıçrayabilmek için bu zaaflardan ışık hızıyla kurtulmak gerekiyor.