Cumhur, Millet, Halk: Üç ayrı ‘Dokuz Umde’, üç ayrı doktrin! (*)



08-06-2021 00:17


Levent Turhan Gümüş

Günümüz siyaset sahnesinde keskin karşıt taraflar olarak konuşlanmış görünen “Cumhur” ve “Millet” ittifakları, birçok siyasal kavram ve oluşum gibi kökleri Cumhuriyetin ilk yıllarına uzanan oluşumlardır.                                                                                                        

Egemenler, gerek tek parti döneminde gerek çok partili dönemde gerekse de askeri cunta yönetimi dönemlerinde; “cumhur”, “millet” ve “halk” kavramlarına yaslanarak temsil ettiklerini savladıkları kesimler adına, onlar için, onların yerine geçerek kararlar alıp uygulayabilmiştir. (1)

Her üç kavram da her kim iktidar ise onun yararları uyarınca yapılandırılan ve içi ihtiyaca uygun biçimde doldurulan kavramlardır. Bu kavramlardan biri olan ve Cumhuriyet Halk Partisi’ne ismini veren “halk” zaman içinde diğer ikiliden ayrışmış, kurucu ideolojiden uzaklaşmayla bağıntılı olarak “millet” sözcüğünün daha sık kullanıldığı bir söylem içinde giderek silikleşmiştir.

'İMTİYAZSIZ, SINIFSIZ, KAYNAŞMIŞ BİR KİTLE': MİLLET

Tek parti döneminde millet, “bölünmez bir bütündü”.                                                                                             

Söylemin en güçlü, net halini 10. Yıl Marşı’nda görmek mümkündür. Marşın; kendi içinde karşıtlık içeren sınıf, zümre ve toplulukların reddi anlamına gelen ilgili bölümü şöyledir: “Örnektir milletlere açtığımız yeni iz; / İmtiyazsız, sınıfsız, kaynaşmış bir kitleyiz.”

Bu anlayışın “halk” sözcüğü ile karşılanan halindeyse şu satırlar yer alır: “Halk; herhangi bir sınıfa münhasır olmayan, hiçbir imtiyaz iddiasında bulunmayan, hiçbir sınıfın ve cemaatin imtiyazını kabul etmeyen, kanun önünde eşit fertlerden müteşekkil bir topluluktur.” (2)

Mustafa Kemal Atatürk’ün “Halkçılık Programı”nda da var olan bu görüş, daha sonra sıklıkla ve benzer bir içerikle “millet” vurgusuyla pekiştirilmiş, ifade tercihlerinde bazen halkın yerine millet bazen milletin yerine halk geçmiştir.

Denilebilir ki egemen güçler arasındaki mücadele, aynı zamanda; eş anlamlı, biri diğerini karşılayan, aralarında geçişler olan bu üç sihirli sözcüğü ayrı ayrı ve birlikte kimin daha çok temsil ettiğiyle ilgili mücadeledir.

Dil ve adlandırma üzerinden de izlenebilecek olan bu mücadele, çok partili döneme geçildikten sonra daha bir seçik hâle gelmiş, parti isimlerinden temel sloganlara kadar kullanılan her sözcüğün bir şekilde milletle, istikrar ve bekayla ve keza millî olanla ilişkili olması tercihinden vazgeçilmemiştir.

TUTMAYAN ŞABLON: İKİ PARTİLİ DEMOKRASİ

İkinci Büyük Savaş’ın sona ermesiyle birlikte Türkiye’nin savaş yılları boyunca sürdürdüğü “bağımsız politika” da sona erer. Egemenler, oluşan iki kutuplu dünyada tercihini ABD’nin başını çektiği Batı’dan yana kullanır. Bu tercih siyasi, iktisadi ve kültürel alandaki değişimin yanı sıra “rejim”in nasıl bir model üzerinden yeniden biçimlendirileceğini de belirleyecektir. “Millî Şef”, süregiden iktidarını da riske atarak “cumhur” adına çok partili rejime geçilmesi kararını alır.

Örgütlenme ve ifade özgürlüğü bahsinde en azından kâğıt üzerinde bir kısıt olmamakla birlikte murat edilen iki partili sistemdir. Nitekim 1946 seçimleri esas olarak Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) ve Demokrat Parti (DP) arasında geçer. Bir tarafta ABD’de olduğu gibi “Cumhuriyetçi”ler, diğer tarafta da “Demokrat”lar vardır. CHP; “Atatürk ve İnönü, Cumhuriyet Halk Partisi’nin başlarıdır. Oylarımızı onların partisine verelim.” biçiminde, devletin kimin devleti olduğuna işaret eden bir sloganı öne çıkarırken DP kısa, net bir sloganı tercih eder: “Yeter! Söz Milletindir!”. Seçimi kaybeden DP, dört yıl sonraki 1950 seçimlerine de aynı sloganla girer. Bu kez kazanır, üstelik ezici bir çoğunlukla. Oyunun kurallarına göre oynanmasıdır önemli olan; kazanan “sandık demokrasisi” olduğu sürece sorun yoktur ama evdeki hesap çarşıya uymaz. Menderes ve Bayar’ın partisinin siyasi güç zehirlenmesi içinde hızla otoriterliğe yönelerek devletin yerine geçmesi, tasarının ilk fiili uygulamada akamete uğramasını beraberinde getirir.

27 Mayıs 1960 darbesi başka birçok nedenin yanı sıra, hem söz konusu tasarıyla ilgili yaşanan hayal kırıklığına hem de hükümet eden güçlerin İslâmcı kesimle kurmuş olduğu ilişki biçimine şiddetli bir itiraz olarak devreye girer. Müdahalenin “gizli gayesi” iki partili demokratik sistemin yeniden ihdas edilmesidir. Ancak süreç hem ‘60 Anayasası’nın niteliği hem 60’lı yıllarda hız kazanan kırdan kente göç ve sanayileşmenin yaratmış olduğu ekonomik, sosyal ve siyasi sonuçlar nedeniyle beklentiye uygun gerçekleşmez. Sanayileşmeye bağlı olarak solda sınıf eksenli siyaseti esas alan Türkiye İşçi Partisi (TİP) gibi parti ve oluşumlar, sendikalar sahne alırken sağ cenahta da merkez sağın kapsayamadığı İslâmcı ve Türkçü vakıf, dernek ve teşkilatlar ayrı bir siyasi hat olarak belirginleşmeye başlar.

CHP, kendisini kurucu ideolojideki altı ok ilkeleri üzerinden yeniden konumlamıştır. İşin o kısmında sorun yoktur. “İki partili” şablonun eksik olan kısmını DP’nin yerine kurulan Adalet Partisi (AP) tamamlar. Ancak nasıl ki CHP’nin “ortanın solu” söylemi dünyaya soldan bakan aydınları ve işçi önderlerini kendi bünyesinde tutmaya yetmediyse, AP’nin merkez sağın dışına taşan söylemlere (DP pratiğinin yol açtığı sonuçların da etkisiyle) kapalı yapısı da milliyetçi Türkçü kesimlerin parti içinde kalması için yeterli açıklık sunmaz. Bu nevi çevreler temsil yeteneği açısından kendilerine en yakın buldukları partide, Cumhuriyetçi Köylü Millet Partisi’nde (CKMP) toplanır.

CKMP’DEN MHP’YE, “BOZKURT’TAN HİLÂL”E: TÜRKÇÜLÜK’ÜN YENİ HÂLİ OLARAK “ÜLKÜCÜLÜK”

1961 genel seçimlerinden Osman Bölükbaşı başkanlığında üçüncü parti olarak çıkan CKMP, birkaç yıl içinde hem yönetici kadro hem de çizgi anlamında değişikliğe uğrar. Milli Birlik Komitesi’nde yer alıp daha sonra tasfiye edilen Ondörtler’den bir grup, partinin yönetimini ele geçirir. 1 Ağustos 1965’te yapılan kongrede, Alparslan Türkeş genel başkan seçilir.

Böylece Türk sağının tarihinde CKMP’den MHP’ye, “Bozkurt’tan Hilâl’e” uzanan yeni bir sayfa açılmış olur. Bu yeni sayfa aynı zamanda Türk-İslâm Sentezi’nin fiili uygulamasına evrilecek bir anlayışın da ilk adımıdır.

Bu ilk adımın Türk siyasi tarihinin sonraki elli yılına damga vuracak bir oluşuma dönüşmesi için çok beklenmez. CKMP, 1969 yılı başlarında gerçekleştirilen olağanüstü kongrede Milliyetçi Hareket Partisi adını alır. Yapılan ilk genel idare kurulu toplantısında da partinin amblemi "Üç Hilâl" olarak kararlaştırılır ve aynı toplantıda MHP Gençlik Kolları için "Hilâl içinde Bozkurt" amblemi benimsenir. (3)

O zamandan bu yana sembollerle temsiliyet anlamında değişen bir şey olmamakla birlikte ülkücülüğün dinle olan ilişkisinde ibrenin ikincisinin lehine döndüğü değişiklikler yaşanmıştır.

Bunda 60’lı yıllarda kırdan kente kendi kültürel muhafazakâr, din eksenli değerleriyle birlikte göç eden kadroların, 70’li yıllarda ise iç savaş ortamının önemli rolü vardır. Vatanın içinde bulunduğu durumdan Türkçülüğün yeniden yükseltilmesiyle kurtulacağına inanan çevreler, “vatan haini” olarak suçladıkları solu aynı zamanda “dinsiz ve allahsız” olarak yaftalamışlar; çift ağızlı bu zehirli dil, 70’li yıllara egemen olan kara dinli şiddetin üzerinde yükseldiği bir zemin oluşturmuştur.

ÜÇ AYRI 'DOKUZ UMDE', ÜÇ AYRI DOKTRİN

Türk sağı için “millet” onsuz cümle kurulamayan bir amentüdür. Gerek Türkçüler gerek İslâmcılar Cumhuriyetin kuruluş ilkelerine yönelik eleştirilerini bazen alt perdeden bazen üst perdeden ama hep “millet adına” yapmıştır. Denilebilir ki 1900’lerin başlarında yol ayrımlarına neden olan, millet ve devlet için hangi siyasetin daha doğru olacağı sorusu, bazen örtük bazen açık bir hesaplaşma biçiminde varlığını hep sürdürmüştür.

İlginç olan nokta, söz konusu hesaplaşmanın “millet”i sahiplenme pratiğine farklı içerik yüklerken bile kurucu ideolojinin çizdiği çerçevenin dışına çıkamaması, temel doktrinlerini oluştururken dahi benzer bir izlek ve rakamsal başlık düzeneği içinde hareket edilmesidir.

Gerek Necip Fazıl’ın “Büyük Doğu’nun Dokuz Umdesi” gerek Alparslan Türkeş’in “Dokuz Işık Doktrini”nin referans noktası Mustafa Kemal Atatürk ve arkadaşlarının TBMM’nin birinci döneminin bitiminde yayınladıkları, daha sonra “Dokuz Umde (İlke)” olarak adlandırılacak olan bildiridir.

8 Nisan 1923 tarihinde meclis kürsüsünden okunan, Anadolu ve Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti tarafından program olarak benimsenen bildirinin ilk maddesi şöyledir:

“Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir. İdare yöntemi halkın doğrudan doğruya kendi kaderini belirlemesi esasına dayanır. Milletin gerçek temsilcisi Türkiye Büyük Millet Meclisi’dir. Türkiye Büyük Millet Meclisi dışında hiçbir kişi, hiçbir makam, hiçbir güç milletin yazgısına egemen olamaz. Tüm yasalaştırma çalışmalarında, her çeşit örgütlenmede, genel eğitimde ve iktisadi konularda milli egemenlik ilkesi doğrultusunda hareket edilecektir.”

Diğer maddelerde de “millî ihtiyaçlara, milletin istek ve ihtiyaçlarına göre” vurgularıyla sanayi, tarım, eğitim, sağlık, adalet ve güvenlik alanındaki yapılacak düzenlemelere “yeni bir devlet ve toplum oluşturma” temelinde değinen bildiri, daha sonra Halk Fırkası’nın -dolayısıyla Cumhuriyet’in- üzerinde yükseleceği esasları oluşturacak ve devamla CHP’nin “Altı Ok”unda simgelenen bir kurucu programa dönüşecektir.

Daha sonraki süreçte siyasal İslâmcıların ideoloğu olarak belirecek olan Necip Fazıl’ın başlangıçta bu esaslara bir itirazı yoktur. Atatürk’ün ölümünü takip eden süreçte, “Milli Şef” ağırlıklı eleştiriler öne çıkar. Eleştiriler giderek Cumhuriyetin kurucu ilkelerini hedef alır. 1951 yılına gelindiğinde, Büyük Doğu dergisinde, kendi dokuz umdesini yayınlar. Bu ilkeler sırasıyla: Ruhçuluk (Allahçılık), ahlâkçılık, milliyetçilik, şahsiyetçilik, cemiyetçilik, keyfiyetçilik, nizamcılık, müdahalecilik ve sermayede tahdittir. Kısakürek, gerek birinci madde gerek devam maddelerinin açılımında hep aynı levhaya işaret eder: Hâkimiyet Hakk’ındır, Allah’ındır. Necip Fazıl’ın milliyetçilik anlayışı da, İslâm’ın millet algısıyla uyumludur. Bir maneviyat süreci olarak tarif ettiği Doğu’ya asıl rengini veren milletin Müslüman Türkler olduğuna inanır. Bu, kendisinden önce ve kendisinden sonra kabul gören Türklük ve Müslümanlık ilişkisindeki temel önermelerden biridir: “İslâmiyet, Türklerin İslâm’ı kabul etmesiyle birlikte yükselişe geçmiştir!”                                                                                                                  

İslâmiyet ve Türklük arasındaki ilişki aynı yoğunlukta olmasa bile bir başka dokuz umdeci olarak bilinen Alparslan Türkeş için de vakıadır. Türkeş’in “Son Türk devletini koruyabilmek için” kaleme aldığını belirttiği “millî doktrin” de kimi farklılıklarına karşın benzer bir dizilim içerir. Milliyetçilik ilk sıradadır; onu ülkücülük, ahlâkçılık, ilimcilik, toplumculuk, köylücülük, hürriyetçilik ve şahsiyetçilik, gelişmecilik ve halkçılık, endüstricilik ve teknikçilik izler. (4)

“Dokuz Işık”, ilk hâli itibariyle Müslümanlığa kuvvetli vurgular içermez. “Doktrin” oluşturulurken görüşlerinden yararlanıldığı bilinen Nihal Atsız’ın Türkeş üzerindeki etkisi zamanla azalır. “Türklük gurur ve şuurunu İslam ahlâk ve faziletleri doğrultusunda benimsetmek” biçiminde tanımlanan bir “Ülkücülük” tarifi, Türkçü millî görüşle özdeşleşen bir ifade olarak öne çıkar. “Tanrı Dağı kadar Türk, Hira Dağı kadar Müslüman”  olanların yolu, İslâmcı gelenekten gelen başka “millî görüşçü”lerle bir şekilde kesişir. (5)

Şüphesiz ki bu kesişmede, kurucu ilkelere yönelik Cumhuriyet düşmanlığı ortak paydadır. Yanı sıra milliyetçi sağın tarihine kayıtlı komünizm düşmanlığının siyasal İslâmcı düşüncede içkin anti komünistlikle örtüşmesi bir başka ortak paydadır. Yine keza milliyetçi cenahın “Başbuğ” yüceltmesinin Necip Fazıl’ın “Başyücelik Devleti” ütopyasıyla bağıntılı dinî, askerî, siyasi vasıflarla donatılmış bir “Başyüce” idealiyle çakışması bir başka ortak buluşma noktasıdır. (6)

Tam da bu noktada; günümüzde ihdas edilmek istenen “Başkanlık Rejimi”nin, Türkiye egemen sınıflarının -en azından bir kesiminin- tercihi olduğu kadar tarihsel ve fikrî temellerini Türkçü ve İslâmcı gelenekten alan karma bir arayışın da sonucu olduğunu söylemek yanlış olmayacaktır.

(Devam edecek)


 

DİPNOTLAR

(*) Bu yazı, Türk-İslâm Sentezi içerikli dizi metinlerin üçüncü bölümüdür.

1. Her üç kavram da TDK sözlüğü, Osmanlıca-Türkçe sözlük ve İslâm Ansiklopedisinde benzer içerikle karşılanır. “Cumhur”, TDK’ya göre “topluluk, halk” demektir; Arapça kökenlidir; ahali, kalabalık, çoğunluk, aynı kararı ve hükmü kabul edenler anlamında da kullanılır. “Millet” ise, yine TDK’ya göre “benzer özellikleri olan topluluk, ulus” demektir; din, dil ve tarih beraberliği olan insan topluluğu, cemaati, kavim anlamına da gelir. “Halk” ise, aynı ülkede yaşayan, aynı kültür özelliklerine sahip olan, aynı uyruktaki insan topluluğu, umum demektir; ahali anlamını da içerir.  Solun millet ve halk arasında bir tercihte bulunması, mazlum, ezilen ve üreten olarak halk kavramına sahip çıkması 1960’lardan sonradır. “Faşizme ölüm, halka / halklara hürriyet” şiarında belirginleşen “halk” vurgusu 70’li yıllara özgüdür; “cumhur”la ilişkilenmesi ise yeni bir Cumhuriyet kurma fikri ve ihtiyacı temelinde yakın zamanlara denk düşer. 

2. Mustafa Kemal Atatürk, Söylev ve Demeçler.

3. Söz konusu amblem/logo, 70’li yıllarda dernek çatısı altında örgütlenen ve sola karşı kontrgerillayla iltisaklı kıyımlar gerçekleştiren paramiliter Ülkü Ocakları tarafından da kullanılmıştır.

4. “Dokuz Işık Doktrini” ilk kez 1 Haziran 1966 tarihinde, Taksim mitinginde, Türkeş tarafından okunmuştur.

5. Türkeş, Atsız Türkçülüğünden bir nevi kopuşa işaret eden “Tanrı Dağı kadar Türk, Hira Dağı kadar Müslümanız” sözlerini 1969 Parti Kurultayı’nda söyler. Böylece, daha önce de partiye yakın çevrelerce formüle edilmiş bu vurguyla bir eşik geçilmiştir. Milliyetçi akım, Yusuf Akçura’nın yüzyılın başında biraz da hayıflanarak ifade ettiği “Türklerin hemen cümlesi Müslüman olmak cihetiyle esasen mühim noktalarda ortaklıkları bulunan İslâm ve Türk siyasetlerinin ikisini birlikte desteklemek istediği zannolunuyor lakin bunda da çok kalınmıyor, ısrar edilmiyor” cümlesindeki beklentiye uygun bir hamle gerçekleştirmiş olur.

6. “Başyücelik Devleti” olarak adlandırılan bu ütopya, Cumhuriyet rejimine alternatif olarak tasarlanmıştır. Devlet başkanı, İslâmî bir vasıf da taşıyan “Başyüce”dir; Millet Meclisi yerine ikâme edilen “Yüceler Kurultayı”na karşı sorumludur. Devletin dini İslâmdır ve “Hâkimiyet Milletindir” ilkesi yerine “Hâkimiyet Hakkındır” ilkesi geçerlidir. Nasıl ki “Başyüce” “Millî Şef”in karşıtıysa “Dokuz Umde” de “Altı Ok”un karşıtıdır. Toplum düzeni İslâmî esaslara göre tasavvur edilmiştir. 15 Haziran 1951 tarihli Büyük Doğu dergisinde yayımlanan programa göre; faiz, dans, heykel, zina, fuhuş, kumar, içki ve her türlü keyif verici madde yasak olup suçluların kısas yöntemi ile cezalandırılması esastır.