Çözüm süreci ve Haziran



03-11-2014 09:15


Emrah Akansu

Paris’ten dönerken uçakta gazetecilerin sorularını yanıtlayan Erdoğan, HDP’nin 1 Kasım Kobaniye destek eylemi çağrısına karşılık, “Sabrın sınırı var diyorum. O sınır aşılırsa, olabilecekleri aklımın ucundan bile geçirmek istemem” demişti. 

HDP Grup Başkan Vekili ve İmralı heyeti üyesi Pervin Buldan ise,  olaysız geçen 1 Kasım’ın ardından hükümet tarafından askıya alındığı belirtilen "çözüm süreci"nin tekrar rayına oturtulması ve diyalog kanallarının açılması için hükümete bir çağrı yapacaklarını söyledi. 

Bugün, “çözüm süreci”ne dair tarafların karşılıklı açıklamalarını izleyeceğiz fakat bugüne kadar süreç, Erdoğan’ın ara ara sopa gösterip otorite sağlayarak, gelişmelerin kendi üzerinde oluşturduğu basıncı, alternatifsizliğiyle telafi etmeye çalıştığı, Kürt siyasetinin ise gelişmelerin Erdoğan üzerinde yarattığı basıncı, elini kuvvetlendirmek üzere değerlendirmeye çalıştığı bir içerikle sürdü. 

Öyle ya da böyle bugüne kadar hem AKP hem de Kürt siyaseti, “çözüm süreci”nin işaret ettiği doğrultuda anlaştılar. Ters düşülen genelde detaylardı. Detaylarda ortaya çıkan tıkanmaları ise “kontrollü gerilimlerle” yeni bağlamlarına yerleştirip aşmaya çalışıyorlardı. Detaylarda ters düşüyorlardı deyip, gerilim üreten başlıkları hafife aldığım düşünülmesin. Bugüne kadar aldıkları yol için akan kan ve gözyaşı bile, sürecin hiçbir momentinin hafife alınamayacağını hepimize kabul ettirdi.    

Bugün durumun farklılaştığını düşünüyorum. 

Sürecin gelgitleri içinde ortaya çıkabilecek ya da bölgesel gelişmelerin tetikleyebileceği tıkanmaların ne Buldan’ın çağrısını yaptığı gibi taraflar arası diyalog ile aşılabileceğini, ne de Erdoğan’ın sopa göstererek, “kontrollü gerilimlerle” tıkanmayı yeni bir bağlama yerleştirerek aşabileceğini düşünüyorum. 

İlki, doğrultu birliğini sağlayan Yeni Türkiye projesine dair tereddütlerle ilgilidir. 

“Çözüm süreci”, AKP’ye birinci Cumhuriyete karşı zafer kazandıran ittifaklarının zeminini yaratmış ve ikinci cumhuriyete geçişin siyasal dinamikleri ortaya çıkmıştı. 

Haziran direnişinin ardından AKP’nin kaybettiği toplumsal/siyasal mevziler ve ikinci cumhuriyetin alamet-i farikası yeni Osmanlıcılığın iflası, bu ittifakları sarsmış ve kurulan siyasi dengeleri altüst etmişti. 

Bölgedeki son gelişmeler ve ABD müdahalesi ise Yeni Türkiye projesine dair Kürt siyasetinin tereddütlerini tetikledi. Tereddütlerin tetiklenmesinin nedeni AKP ile ABD arasında net bir gerilim olmasıdır. Yanlış anlaşılmasın, ABD ile AKP arasındaki gerilim, ne AKP’nin, anti-emperyalist ya da millici olmasından ne de ABD’nin Türkiye’de İslamcı-faşist bir rejim tehdidi görüp pozisyon almasından kaynaklanıyor. Gerilimin nedeni Suriye’deki durumun değişmesidir.  

Suriye’deki mevcut durum öncesinde, ABD ile AKP arasında “kararlı” bir ilişki vardı. AKP, ABD’ye “Suriye’ye senin arabanla değil benim arabamla girelim” diyerek direksiyona oturmuştu. Fakat duvara çarpınca, ABD’nin de bölge stratejisi olan ılımlı İslamcılık yumurtası kırıldı ve içinden IŞİD gibi bir canavar çıktı. ABD’nin IŞİD bahanesiyle inisiyatifi ele aldığı bir durumda ise AKP’nin ne “ben dersimi aldım, şoförlük konusunda boyumun ölçüsünü gördüm” diyebilmesi, ne de ABD’ye “artık hep sen kullan, ben bir daha direksiyona geçmem” demesi mümkündü.

ABD ile AKP arasındaki gerilim, ilişkilerinin kararlı halden kararsız hale geçmesiyle ilgili.  

Yeni Türkiye projesine dair Kürt siyasetinin tereddütlerini tetikleyen bu yeni durumdur. 

Bu yeni durum, Kobane ile birlikte, Kürt siyasetinin çözüm denklemine ABD’yi ve Barzani’yi de eklemiş oldu. 
AKP ise sonucunda Kürtlerle hamilik ilişkisi kuramayacağı bir çözümün parçası olamayacağı gibi böyle bir çözümün kendi çözülüşünü hızlandıracağını görüyor. Bu açıdan Buldan’ın diyalog çağrısı, doğrultu birliğinin flulaştığı bir ortamda, AKP cenahının masayı bir şantaj aracı olarak görme eğilimini artırıyor.

Erdoğan’ın “sopa”sı ise, dış dinamiklerle iç dinamiklerin örtüştüğü bir ortamda “kendisine dönme” riski taşıdığı için tıkanmayı, yeni bir bağlama taşıyarak aşma işlevini görmüyor. 

Peki buradan ne çıkar?

AKP cenahında, “dış güçler”, “içimizdeki hainler” türü söylemler alır başını gider. Düşman yaratarak kendini ve tabanını konsolide etmeye devam ederler. Milliyetçilik,  AKP için iktidara tutunmanın siyasal dinamiği haline gelir. Bunun ötesine geçecek bir açılım işareti ya da yönelim şimdilik sezilmiyor.

Kürt siyaseti ise kendi iç dinamikleri, bölgesel ittifak arayışları ve değişken hedefleriyle, kendi yolunu açmaya çalışır. Kendi yolunu, Barzani ve ABD ittifakı ekseninde açmaya çalıştığı oranda, ne ülkenin batısındaki dinamiklerden etkilenme, ne de bunları etkileme şansına sahip olur.

Bu Türkiye’nin bölünmüşlük halini pekiştirir.

Peki bize ne görev düşer?

Haziran direnişinde,  AKP rejimiyle siyasal-ideolojik-kültürel alanda dişe diş bir mücadele verildi. Bu mücadelelerin yaslandığı toplumsal dinamikler önemlerini korusalar da, ülke siyasetini belirlemede bu dinamiklerin etkisi bugün çok sınırlı. 

Bu nedenle önceliği Haziran kitlesi olarak da nitelenebilecek toplumsal kesimlerle ilişkilenmeye vermek gerekiyor. Solun gücünü, yukarıdaki tablo üzerinde etkili olabileceği eşiğe getirip,  AKP’yi ABD’yi ve Barzani’yi yalnız bırakacak, masa kurmadan da iki halkın kardeşçe yaşayabileceği bir modelin temsilcisi olacak yeni bir eşiğe taşımak gerekiyor.