Çocuk istismarından tecavüzcü hukukuna 'mütenasip değerler'



26-02-2019 01:43


Ebru Pektaş

Unutulmuş olabilir.

“Toplumsal cinsiyet” kavramı, ‘70’li yıllarda kullanılmaya başlandıktan sonra ilk kez BM metinlerine girdiğinde bundan Vatikan tedirgin olur. Zira  “toplumsal cinsiyet” ifadesinin, anatomik olarak var olanın üzerine bambaşka şeyler ekleyebileceği ve belki homoseksüelliği davet edebileceği düşünülmüştür.(1)

Aradan geçen 40 küsur yıl sonra “Vatikan çizgisi” bir kez daha hortlamış görünüyor. Malumunuz YÖK Başkanı Yekta Saraç “toplumsal cinsiyet eşitliği” kavramının “toplumsal değerlerimizle mütenasip olmadığını” buyurdu.

Bu durum iki yönlü bir sorgulamayı hak etmektedir.

Birincisi, “toplumsal cinsiyet eşitliğine” tezat olan “toplumsal değerlerimiz” denilirken ne kastedilmektedir? Var mıdır böyle değerler?

İkincisi, “toplumsal cinsiyet” kavramının “eşitlikle” ilişkisi nasıl kurulmaktadır?

İlk soruya olumsuz yanıt verilemez. Elbette eşitsizliği meşrulaştıran ya da eşitliğe karşı duran “toplumsal değerler” vardır. Erkek egemenliği derken tam da bu değerlerden bahsetmiyor muyuz?

Dahası karşımızdaki soyut ve tarih aşırı bir erkek egemenliği değil. Somut ve politik bir bağlamı var. Evet, bugün sureti AKP rejiminde cisimleşen ataerki ve erkekliktedir, bu “toplumsal değerler”.

Bizim de öncelikli arzumuz bu “toplumsal değerleri” yok etmektir.

Çünkü bu “toplumsal değerlerin” olduğu yerde, tecavüze uğrayıp öldürülmüş kadının zaten “bakire” olmadığından bahsedilebiliyor.

Çünkü bu “toplumsal değerlerin” olduğu yerde, “o saatte orada ne işi varmış” ve hatta “bira içiyormuş” lafları dolaşabiliyor.

Parayı veren, “bir kadın bir erkekle tenha bir yerde içki içmeyi kabul etmişse cinsel ilişkiye rıza göstermiş sayılır” diye uzman görüşü yazdırabiliyor.

En mütenasip olanları, türbanıyla erk’in onayını alanlar, cinsel saldırıda bulunan polisi “telaştan öyle tutmuş” diyerek savunabiliyor.

Çünkü bu “toplumsal değerlerin” olduğu yerde, “mini giyimi sorun etmeyecek ve rahat olabilecek” diye iş ilanı veren para babaları, plazalarından çöp atar gibi genç kadınları atabiliyor.

Polis otosunda tecavüze uğrayan kadının şikayeti geri çevrilebiliyor.

Hukukçular cinsel ilişkiye rıza yaşı için kız çocuklarının regl olma yaşını kıstas alabiliyor.

Çünkü bu “toplumsal değerlerin” olduğu yerde, tecavüzcüler kendilerini “bir Türk olarak regl olan bir kadınla ilişkiye girmedim” diyerek aklayacaklarını düşünebiliyor.

“Nafaka zulmü” diye manşet manşet gazete çıkabiliyor.

Her karışından “ahlak bekçisi” çıkartan bu topraklar, çocuk fuhuşunda bölge birincisi olabiliyor.

Tüm bu cerahatin, kusmuğun, salyanın, pisliğin, zorbalığın adı “toplumsal değer” olduğu için eşitlik diyen “toplumsal cinsiyet” mütenasip kaçmıyor!

İyi de nereden çıktı bu “toplumsal cinsiyet” kabulleri denilecekse…

2015’te YÖK, kadınların mücadeleleri ile kazanılan ve Türkiye’nin halihazırda imzacısı olduğu sözleşmelerde adı geçen “toplumsal cinsiyet eşitliği” perspektifini, Özgecan Aslan’ın katlinden sonra oluşan kamuoyu duyarlılıkları ile birleştirerek, bütün bileşenlerinde toplumsal cinsiyet eşitliğine duyarlı hareket etme taahhüdünde bulunmuştu.

Böylelikle “Toplumsal Cinsiyet Eşitliği” derslerinin konması, kampüslerde cinsel saldırı ve tacizle mücadele edilmesi, Kadın Sorunları Araştırma ve Uygulama Merkezlerinin açılması gibi düzenlemeler bu söze dahil olmuştu.

Aradan geçen dört yılda ne değiştiyse YÖK “toplumsal cinsiyet eşitliği kavramının” anlamından saptırıldığını ve hatta toplumca pek de kabul edilmediğini faş etti; toplumsal cinsiyet yerine aile, eşitlik yerine “adalet” gelmeli buyurdu.

İstenen, eşitlik fikrinin reddidir; fıtratçılıktır, “adalet” gibi müphem bir kavramla kadın ve erkek arasında ‘norm kurma’ ısrarıdır ve elbette toplumsal olarak kurulan cinsiyette lgbti+ bireylerin reddidir.

Çünkü “toplumsal cinsiyet” kavramı, cinsiyetin (biyolojik bir gerçek) nasıl cinsiyet farkına (toplumsal bir olgu) dönüştüğü ile ilgilenir.

“Toplumsal cinsiyet” kavramı hem kadın ve erkek arasında biyolojik farklılığı fıtratla/yaradılışla birleştiren her türlü “eşitsizlik” kabulünü karşıya almakta hem de biyolojik farkı veri alarak kadın ve erkek olarak iki cinsiyete indirgenen heteroseksist yaklaşımları geçersiz kılmaktadır.

Tüm bu tartışma, siyasal iktisadı için kadın yerine aileyi odağına alan, durmaksızın aile ideolojisi yayan otoriter-muhafazakar rejimler için kaçınılmazdır.

Ne ki bizim de kaçınılmazlığımız, sureti AKP rejiminde cisimleşen tüm bu gericiliğe karşı, “mütenasip toplum değerlerine” karşı tereddütsüz bir mücadele zeminini yükseltmektir.

Kaynak
1.Alev Özkazanç, Feminizm ve Queer Kuram, Dipnot Yayınları, (2015),s.84