Cizre'nin ardında görünen...



16-01-2015 09:10


Onur Emre

“İslamofobi” diyorlar. Yapılan değerlendirmelerde, Avrupa'da İslam karşıtlığının artacağı tespitleri ve endişesi dile getiriliyor. Bizdeki ana muhalefet liderinin İslamcılara seslenirken söylediği “lütfen laik olun” benzeri “lütfen İslamcıları sevin” diyenleri de vardır muhtemelen. Ama daha çok, şeriatçı saldırıları haklı çıkarmaya çalışanlar konuşuyor.

Bir gün içinde iki bin kişiyi yakarak öldüren, bir Ezidi kadını aynı hafta içinde 20 defa alıp satabilen, karikatür çizen insanları katledip, “Allahu ekber” hezeyanlarıyla başkalarının kafasını kesip yayınlayan bir dini anlayışın pek sevimli görünmediğini kabul etmek istemiyorlar.

Öte yandan, İslam fobisi değerlendirmeleri büsbütün mesnetsiz de değil. Temelinde parasal gerekçeler var ve ekonomik kriz gündeminden kurtulamayan Avrupa ülkelerinde, üçüncü dünyanın fakirlerine karşı yükseltilen göçmen karşıtlığından da besleniyor. Ve şimdi Ortadoğu'nun, Afganistan'ın kan düşkünü cihatçıları Avrupa'da boy gösterince, İslamofobinin ortaya çıkması da şaşırtıcı olmuyor.

Ancak bizim asıl sorunumuz “İslamofobi” değil, “İslamofaşizm” ve “İslamizasyon”dur. Zira genel olarak Ortadoğu'da yaşananların ve sınırlarımıza dahil Cizre'deki olayların; İslamcılara karşı kültürel-politik bir baskıyla değil, dinci gericiliğin siyaset alanına ve toplumsal yaşama hakim olma zorbalığıyla doğrudan ilişkili olduğu açık...

*****

Demek istediğimiz şu ki; bütün bunlar olurken, iki gün önce 12 yaşında bir çocuk daha vuruldu. Nihat Kazanhan'ın başından vurularak öldürülmesiyle birlikte, 27 Aralık'tan bu yana Cizre'de ölenlerin sayısı altıya çıktı.

Nisan 2013'te Dicle Üniversitesi'nde başlayan, daha sonra 6-8 Ekim eylemlerinde tekrar eden ve en son Cizre'de derinleşen Hizbullah merkezli saldırıların devam etme olasılığının bizce çok yüksek olduğunu da belirtelim.

Hizbullah ve PKK arasında yaşanan çatışmayla ilgili, “Kürtler arasında iç savaş”, “İslamcı-laik çatışması” ya da “AKP'nin yeni gladyosu Hizbullah” gibi değerlendirmeler de yapılıyor. Bu söylenenlerin dikkate alınır yanları var. Fakat meselenin özü çok karmaşık değil ve siyasetin doğal işleyişiyle doğrudan ilgisi olduğunu görmek gerekiyor.

*****

Konuyu güncel olarak ele alırken, Türkiye Kürdistanı'nda varlık gösteren şeriatçı hareketin örgütsel-siyasi kimliğine ilişkin yeni sayılabilecek iki saptamayı başa yazmakta fayda var:

Birincisi; Hizbullah (Hizbul-kontra) ve yasal uzantısı olan Hüda-Par'ın, geçmişte yakıştırıldığı biçimde salt kontrgerilla örgütü olma özelliğinin ötesine geçip, aynı zamanda Kürt coğrafyasının üçüncü büyük siyasi partisi
haline gelmiş olduğunu söylemek doğru olur.

İslamcı Kürtlerin Türkiye'de 80'li yıllar ve 90'ların başındaki politik konumu, Kürt özgürlükçülüğüne karşı işlevlenen “inkar payandacılığı” ve devlet tarafından yönlendirilen kontrgerilla faaliyetlerinden ibaretti. Hizbul-kontra kadrolarının JİTEM tarafından eğitilerek Kürt yurtseverlerin üzerine salındığı yıllarda, şeriatçı Kürtlerin, bölge halkının sorun ve talepleri için harekete geçtiğine dair örnek yoktur.

Önceden öyleydi, ancak bugünden baktığımızda, bu durumu belli ölçüde değiştiren iki önemli nokta söz konusudur. İlki, Hizbullah örgütünün, Abdullah Öcalan'ın Türkiye'ye getirildiği dönemde devletin değişen
paradigması doğrultusunda tasfiyeye uğratılmasıyla başlayan geçiş sürecidir. Lider Hüseyin Velioğlu'nun 2000 yılında canlı yayında infaz edilmesi ve örgütün diğer kadrolarının tutuklanması, Hizbullah'ın yeniden yapılandırılmasının koşullarını da yaratmıştı. Sonuçta, AKP döneminde dini temelde dönüştürülen toplumsal-siyasal yapı, Hizbullah'ın legal siyaset alanında etkin olmasının da yolunu açtı.

Diğer önemli nokta, Kürt sorununun siyasal alanda tartışılabilmesi ve resmi olarak önem kazanmasıyla oluşan yeni politik düzlemdir. Çözüm süreçleri, kazanılan haklar, güçlenen Kürt hareketi; yaşanılan dönem Hizbullah'ın
bölge özgünlüğünde politik refleksler ve tavır oluşturmasını da kolaylaştırdı. Kürt siyasasında yer edinmeye başlayan Hizbullah'a karşı tedbir almak ve set çekmek yerine, “İslam kardeşliği”nden dem vuran,
İslamizasyonu “anlamaya” çalışarak ideolojik kodlarını değiştiren, dahası dinci-gerici figür ve öznelerle hemhal olan Kürt Siyasal Hareketi'nin, bu sonuçta sorumluluğu olduğunu da eklemek gerekiyor.

Bu söylenenlerden hareketle ikinci saptamamız ise şudur: Her zaman “devletli” ve gerici olan, ancak yakın tarihe kadar eylem ve motivasyon kaynağı açısından “Türkçü” bir politik karakter taşıyan Hizbullah'ın, son birkaç yılda “Kürdistani” yapısıyla siyasal yaşamda temayüz ettiği söylenebilir.

2007 yılından bu yana tüm seçimlerde AKP'yle işbirliği yapan Hizbullah'ın, iktidar partisi tarafından korunup, kollanıp, yönlendirilmesinin ve çözüm tartışmalarında muhatap haline gelmek istemesinin kaynağında bu değişim
vardır.

*****

Dolayısıyla Cizre'deki tablo, “İslam referanslı siyaset yapılacaksa görev benimdir” diyen ve PKK'nin etkili olduğu bölgelere musallat olan Hizbullah'ın, yeri geldiğinde kontrgerilla yöntemlerini de kullanarak provokasyon yaratması ve siyasi dengeleri bozmaya çalışmasıyla ilgilidir. Haliyle, her iki taraftan da zaman zaman dile getirilen “üçüncü el”, “paralel yapı” gibi iddialar gerçek olmanın ötesinde, daha çok suları bulandırmak amacıyla söylenmektedir. AKP ise bizim açımızdan, “üçüncü el” olarak görülmeyecek kadar Hizbullah'a yakındır...

Polisin Hizbul-kontra adına çocukları öldürmesi, AKP'nin bu gayrımeşru yapılanmaya açıktan destek vermesi, Ortadoğu'da büyüyen şeriatçı hareketin etkisi... kuşkusuz önemli faktörler olarak göz önündedir. Fakat söylemek
gerekir ki, bunların olmadığı yahut zayıfladığı durumda dahi, bölgede siyasi bir özne haline gelen Hizbullah'ın, PKK'nin hakim olduğu alanlara tasallutu ve kendine yer açma çabası sürecektir.

Yani başka bir deyişle, Kürt hareketinin bazı temsilcilerinin, en çok da Hatip Dicle'nin “kamu düzeni”, “çözüm-uzlaşma ekseni” adına meseleyi soğutmaya yönelik “mülayim” adımları da etkisiz kalacaktır.

Eğer öyleyse; Hizbullah tehdidini savuşturmanın yolu, sadece tek tek mahallelerde bu örgütle çatışmak değil, bununla birlikte beslendiği kaynağa yönelerek, o kaynağı kurutmak olabilir. Bu da laikliğin ve aydınlanmacılığın Türkler kadar Kürtlerin de ihtiyacı olduğu sonucuna götürecektir...