Cinlerden cin beğen ey seyirci!



12-07-2015 08:29


En son Hasan Karacadağ’ın Dabbe’lerinden birini (sanırım Dabbe Zehr-i cin’di)  izledikten ‘hay lanet olsun’ demiştim korkuya. Korktuğum için değil korkutmak için bu kadar akla hayale gelmeyecek zorlama bin bir türlü nesnenin aynı filmde karşıma çıkmasından dolayı. Basın gösterimi yapılmayan filmlerin yolunu vizyona girdikten sonra sinema salonlarında gözlemek de ayrı bir eziyet. Fitaş’ın (benim için hep Fitaş’tı) en büyük salonunda iki kişi izlediğimiz film ister istemez gerdi, bir tek aydınlık sahnenin olmadığı ve 138 dakikalık film ‘yeter uleyn’ dedirtecek kadar zorlamaydı yani.Tabii artık izlemeyeceğim desen ne fayda. Her hafta korku sinemasının aslında birbirinden çok da farkı olmayan örneklerini izliyoruz. İsimler, cisimler birbirine karımış durumda ben de! Hepsinde bir cin uzantısı bulunması da cinlerimizi tepemize çıkarmış durumda. Tabii işin ilginç yani toplumca bu filmleri sevmemiz, yapımcı ve yönetmenleri bu tarz filmleri sürekli yapmaları için teşvik etmemiz. Okullarda bile ‘dabbeciyiz dabbeci’ diyen çocukları görünce korku sinemasının çoktan kendini aştığını söylemek mümkün oldu benim için zaten…

Gelelim haftanın filmi Siccin 2’ye. Alper Mestçi sanki bu filminde Amerika’nın isimli oyuncularla yaptığı, dramatik yanı ağır basan korkuya eğilmiş gibi. Yani en azından doğru dürüst bir hikaye ve bunu ilerletecek doneler var. Bu da izlerken gerçeküstü durumlarla gerçekliğin iyi bir şekilde harmanlanmasını sağlıyor. Gerçi diğer filmlerde de bir konu oluyor ama dramatik yanının eksikliği filmde sadece korkutma amaçlı sığ bir döngünün ortaya çıkmasına sebep oluyor ki bu da seyirciyi bir süre sonra filmden koparıyor diye düşünüyorum. Filmdeki gerilim unsuru ve makyaj da belli bir titizlikte yapıldığı için sakil durmuyor, film bir şekilde bize geçiyor. Tabii genç ve adrenalin arayan genç izleyici işin öyküsünde, dramasında falan değil. Sürekli zıplamak, heyecanlanmak istiyor. Sürekli birisi çıksın bööö desin istiyor, o tarz da var ama bu şekilde daha lezzetli bence. Karanlığa hapsolmamış, gerçek hayatın kurgusuyla tamamlanmış bir korku algısı kesinlikle daha başarılı… O yüzden korku sevenler marş sinemaya. Hem serin hem korkulu daha ne olsun!

Ayı Tedy, tedy tedy!

Karşımızda ilkine beş basan bir Ayı Tedy var. Olay zaten baştan fantastik olduğu için canlanmış bir ayının evlenip insan olmaya dair bir hukuk mücadelesi başlatmasını sorgulamaya gerek yok. Eğer orayı sorgularsak filmi baştan çöpe atalım zaten. Film insan olmanın, daha doğrusu ne durumda insan olunur’un altını muzipçe kazıma derdine. Kazıyor da, bir süre sonra hepimiz de Ayı Tedy’nin pekala bir insan olduğuna inanıyoruz. Etten kemikten değil ama o bir mucize işte! Ayı Tedy’nin esprileri de gayet başarılı, anlaşılmayan hiçbir yanı yok. Evet birtakım dizi ve filmlere gönderme yapmayı ihmal etmemiş, o film ve dizilerden bi haberseniz de bir şeyler yakalayıp gülmeye başlıyorsunuz! Sadece ilk filmdeki eğlenceli Tedy varoluş kaygısına düştüğü için bocalıyor ve neşesinden birkaç gram yitirmesine sebep oluyor ama ben yine de selam çaktığı şeyler adına Tedy’i tebrik ediyorum.

Yüzündeki Sır / Bedenindeki Sır

Bu haftanın önemli filmlerinden biri Phoenix / Yüzündeki Sır yönetmen Christian Petzold’un Barbara filminden taşıdığı oyuncularıyla devam eden başka ve başarılı bir çalışma. Ama filme dair daha akışkan ve sıkmayan bir anlatım dili yaratabilirdi diye düşünmeden edemedim film için. Gelelim Bedendeki Sır filmi Self/less’e. Tarsem Singh imzası taşıyan (The Fall hatrına kıyamadığımız yönetmen) Self/less filmiyle bariz bir hayal kırıklığı yaşattı. Hikaye ve fikir çok iyi ama detaylandırmalar sonuçsuz kalmış. Film bir süre sonra saçma bir aksiyonun kurbanı olarak yoluna devam ediyor ve filmdeki karmaşa konuya çok fazla etki edemeden sona ulaşıyor. Kesinlikle bu beden değişimin psikolojisi, egosu vs. üzerine daha fazla laf edilebilir ve filme daha sıkı bir aksiyonel akış sağlanabilirdi. Ama yine de es geçilmeden izleme sırasına alınabilecek bir film!