Çimlere, çiçeklere basmayın…



05-06-2020 08:50


Nurettin Abacıoğlu

Klavye başı, İleri Haber için özel vardiyam, her çarşamba gecesi, perşembe yazısına oturmayla başlar. Bu sefer takvim günlerini karıştırınca, cuma yazısı vardiyasına oturmuş bulunuyorum.

Önce, Nazım Hikmet, Orhan Kemal, Ahmed Arif, Hasan İzzettin Dinamo, Cahit Irgat ve nicelerini Hasan Hüseyin’in bir şiirinden küçük bir pasajla anarak başlamalıyım…

“…sokaktayım / gece leylâk / ve tomurcuk kokuyor
yaralı bir şahin olmuş yüreğim
uy anam anam
haziranda ölmek zor!”

Şimdi, kaldığımız yerden devam…

***

George Floyd

ABD bu yüzyılın ilk çeyreğindeki en hareketli toplumsal olaylarını yaşıyor. Bir beyaz polisin, bir siyahi Amerikan yurttaşını, en vahşi biçimde katlediş manzaralarını içimiz kan ağlayarak seyrettik. George Floyd’un “canım çok acıyor; nefes alamıyorum” diye son seslenişleri insanlığımızdan utandığımız unutulmayacak, müthiş bir manzaraydı.

Hoş bu memlekette biz nelere tanık olduk. Neler izledik ya…

Floyd’un küçük kızı Gianna, babasının arkadaşı NBA basket oyuncusu Stephan Jakson’ın omuzlarında iki kolunu dünyaya açmış sesleniyor…

“Babam dünyayı değiştirdi!”

Başka bir örneği var mı bilmiyorum. ABD ordusu, ilk defa yurtiçi bir harekâtta, kendi halkına karşı görevlendirildi. Tutuklu sayısı on binleri aşmış vaziyette; sayısını bilemediğim kadar ölenler var.

Şöyle bir bakarsanız, ABD’nin kendini yere göğe sığdıramadığı sistemi adeta çatırdıyor…

Önce Korona ile ve şimdi de ırkçılık karşıtlığıyla…

***

Gezi…

Kimi mecralarda, Minnesota/Minneaopolis’in yakılıp, yıkılması, Türkiye’nin Haziran Direnişi'ne benzetildi.

Bana göre hayret!

ABD’de olan, biten ve sürenin nedeni, ırkçılık karşıtlığıdır.

Oysa Gezi farklıdır.

Bileceksiniz, memleket parklarında, sağa sola çivilenmiş uyarı tabelaları vardır.

“Çimlere, çiçeklere basmayın”…

Ve o çimler üzerinde, kelleşmiş küçücük patikalar da çoğunluktadır. Yani yasağın tersinden davranmak, galiba insan doğasına has bir davranıştır.

Bazen bu yasağı koyanlar, onun tam tersinden de kararlar almak, davranış göstermekten beis duymaz.

Ağaç, çiçek, böcek meselesi, hem Gezi’nin başlangıcıydı hem de masum ve barışçıydı. Kuşkusuz sonraları toplumsal taleplerle birleşti. Ne ki siyaseten ete, kemiğe bürünemediğinden sönümlendi.

Belki de bir köz halinde…  

Taksim Gezi Parkı'na, Taksim Kışlası yeniden yapılmasın diye, 27 Mayıs’ta çevreciler ilk çadırları kurdular.

Sonra, İstanbul’un fethinin 560’ıncı yıldönümü olan 2013 29 Mayıs’ında, ağaç, çim, çiçek için oraya gelen çevrecilerin sürülüp, çıkarılması amacıyla, ilk polisiye eylem de gerçekleştiriliyor.

Şimdilerde, sosyolojik olarak, ne olmuştu, neden olmuştu sorularının anlaşılma çabaları yerine, önüne ve ardına takılan kuyruk, onu, bir “FETÖ kurgusu” olduğu şeklinde betimliyor.

Çapulcular, eylemlerinden sonra elde süpürge, sokakları, meydanları nasıl temizlemişlerdi; bunlar hala video kayıtlarında. Ama usuldendir. İktidarlar, sarsılıp, sallandıktan sonra, olanı biteni kendi bildikleri gibi hep anlatır. Yani, anlatımların içinde hep bir tahvil vardır.

***

Kutsal Kalp ya da Sacré-Cœur

Bu beni, başka anılara götürdü…

Yıl 1997, yer Paris...

Bir hoca arkadaşımla beraber, Uluslararası Kronobiyoloji Kongresi'ndeyiz.

Her meydanında, her sarayın sütununda, Afrika’nın sömürgeleştirilmesiyle el konulan muazzam zenginliklerin gölgesi adeta izlerini koruyor. Şehrin temellerine katılmış siyahi kölelerin, kan, kemik ve teriyle yoğrulmuş mağrur ve mamur bir zenginlik, sokak aralarına ve Sen Nehri kıyılarına bütün ihtişamı ile yansıyor. O zaman aralığında ilk kez gördüğüm bu şehri, elbette, merakla ve kongreden kaçabildiğimiz anlarda gezip, tanımaya çalışıyoruz.

Her turistin yaptığı gibi, Paris'in, Notre Dame Katedrali'nden sonra, Fransa'da en çok ziyaret edilen ikinci bölgesi olan Montmarte mahallesine yolumuzu düşürüyoruz. Bohem ressamların mekân diye tuttuğu alanı ve Sacre Coeur bazilikasını görmek istiyoruz.

Bu bazilika ve tarih…

Filmi geriye sarıyorum…

1870-1871 Fransa ve Prusya savaşı, Fransa’nın yenilgisiyle sonlanır. Bu, 1848 devriminden sonraki en büyük çalkantıyı Fransa’ya yaşatır. 1871’in Ocak ayında Paris, Prusya ordusu tarafından kuşatılmasının dördüncü ayını yaşarken, daha sonra Üçüncü Cumhuriyetin başbakanı olacak olan Adolphe Thiers, ateşkes çağrısında bulunur ve Prusya’nın şehri işgal etmesine izin verir. Şehri, o güne değin, “Ulusal Muhafızlar” olarak adlandırılan ve esasında Parislilerden oluşan kuvvetler ve halk, bu işgale isyan eder. İsyancılar, Ulusal Muhafız birliklerinin top ve mühimmatını, Monmarte tepelerine saklayarak direnirler. Bir yandan Prusya ordusu şehrin dar bir kesimine sıkıştırılır iken, diğer taraftan komüncüler Paris’e egemen olur. Sosyalizan bir komün iktidarı, 18 Mart ve 28 Mayıs arası, çok kısa bir süreliğine, iktidarda kalır.

Yapılan edilene bakılırsa, halkın mahallelere dağılmış yerel yönetimleri, ne kararlar alır ki, izleri hala günümüze kadar sürüp gelmiştir.

Giyotin yasaklanır. Askeri kışlalar komüncüler tarafından işgal edilir. Kilise ve devlet birbirinden kesin ayrılır. Patronların elinden alınan fabrikalar işçilere devredilir. Gece vardiyaları ve angarya yasaklanır. Laik, parasız ve mecburi eğitim, komün iktidarının attığı en önemli diğer adımlardan birisidir.

Ne ki, bu arada kendi içinde toparlanan Versay yönetimi, neden oldukları yenilginin acısını, ayak takımı diye gördükleri komüncüleri ve barikatlarını, tek tek ele geçirip yok eder.

Paris Komünü, dünya sosyalist sisteminin pek çok önderine, bir enternasyonalizm deneyimi ve halk iktidarı girişimi olarak örnek olurken, dönemin kimi Fransız yazar, çizerlerinin düşünce ve nitelemeleri hayli ilginçtir.

Örneğin Madam Bovary romanın ünlü yazarı Gustave Flaubert, komüncüleri “kudurmuş köpekler” diye nitelerken, onlara merhamet edilmemesini vazediyor ve “insan maneviyatının bir ayıbı olan herkese oy hakkı”nın sona erdirilmesini öneriyordu.

Sonraları Nobel Edebiyat Ödülü ile taltif edilen şair, yazar Anatole France ise, “Komüncüler bir katiller topluluğudur, bir serseri partisidir. Suç ve çılgınlık iktidarı, kurşuna dizilme mangalarının önünde nihayet ortadan kalkıyor” diye Komün yenilgisine alkış tutuyordu.

Büyük yazar Émile Zola, Komün yenilgisinden sonra, “Paris halkı heyecanlarını sakinleştirecek ve bilgeliğiyle, görkemiyle tekrar yükselecektir” diyerek galip tarafın sevincine ortak oluyordu.

İşte bu Montmarte tepesi, önce Komün direnişinin simgesiyken, sonrasında hem Komün'ün yenilgisini kutsamak ve Fransa-Prusya savaşında ölenler anısına Tanrı'ya şükran ifadesiyle bir kiliseye kavuşturuldu. Bu “Kutsal Kalp veya Sacre Caeur Bazilikası”dır.

Tarihin izlerini gidip görmek ve tarihin, o yenilgi günlerindeki resmi nitelemesiyle, şimdiki değerlendirilmesi arasındaki açı farkını duyumsamak, bana ayrı düşünce zenginliği de sağlamıştır...

O nedenle ve rahatlıkla Gezi'ye şimdi yakıştırılanın an olarak öyle olduğunu ve fakat tarihin tekerleği döndükçe bıraktığı izlerin başka bir pencereden değerlendirilebileceğini daha iyi anlayabiliyorum.

Taksim Gezi Parkı'nda hala bir yerlere çakılı tabela var mı bilmiyorum…

Çimlere, çiçeklere basmayın…

nuriabaci@gmail.com