Çıkar yol görünmeyen iki başlık



28-11-2015 09:03


Metin Çulhaoğlu

Kuşkusuz başka pek çok başlık söz konusu; ancak bunlardan ikisinin özellikle ön plana çıktığı ve kritik önem taşıdığı söylenebilir: Uçak düşürme meselesinden sonra Türkiye’nin durumu ve içeride de şu malum başkanlık sistemi…

Önce, her iki başlığa ilişkin genel tespitlerimizi aktaralım.

Suriye meselesi: Uçak düşürme olayını Türkiye’nin ABD’nin bilgisi dâhilinde, onun onayıyla gerçekleştirmiş olması daha düşük bir ihtimaldir. Doğuracağı tepkileri bilerek, bu tepkilere rağmen şu andaki sürece farklı bir yön verebileceği hesabıyla kendisi yapmıştır. Beklentilerinin gerçekleşeceğine ilişkin bir güvence elbette yoktur; ama ne yaptığını bilmeyen bir çılgının işi olduğu da söylenemez. Kendince bir “boşluk” görmüş ve risk alarak “ben buraya oynarım” demiştir.

Başkanlık sistemi: Emperyalist merkezlerden içerideki sermaye sınıfına kadar herhangi bir güç odağının yana yakıla böyle bir sistem istediği söylenemez. İlk kez ortaya atılışı AKP öncesi dönemlere rastlamakla birlikte bu sistem artık Erdoğan için bir olmazsa olmaz haline gelmiştir. Sarayının şatafatını “güçlü devlet imajı böyle verilir” diye gerekçelendiren birinin bu saatten sonra ısrarından vazgeçmesi düşünülemez.

Bu iki başlık üzerinde daha ayrıntılı olarak durulabilir.

Ancak, bu ayrıntılara girmeden ikisini de “doğru” kabul edelim ve başka bir konuya eğilelim: Gerek Suriye-bölge politikalarında gerekse başkanlık sistemi ısrarında Erdoğan-AKP çizgisi, karşısında herhangi bir direnç unsuru bulacak mıdır? Ülkedeki direnç unsurlarından söz ediyoruz. Yani sermaye sınıfından orduya, devletin yerleşik kurumlarından TBMM’de temsil edilen diğer partilere uzanan hattın bir yerinden direnç beklenebilir mi?

Soru buysa, konuyu bir kez daha daraltalım ve diğer unsurları bir kenara bırakarak yukarıda değinilen iki başlık bağlamında Kürt özgürlük hareketine odaklanalım.

Diğerleri önemsiz olduğundan değil; Kürt hareketi gerek bölge politikalarında gerekse başkanlık sistemi tartışmalarında daha özel bir yere oturduğu için…

Bir de, AKP iki ısrarında da en fazla bu hareketle şöyle ya da böyle ilişkilenmek zorunda kalacağı için…

***

AKP’nin “Kürt sorunu” bağlamında yaşadığı açmaz şöyle özetlenebilir: Başkanlık sistemi söz konusu olduğunda yanına alabileceği, en azından direncini kırabileceği bir gücü, bugünkü Suriye-bölge politikaları nedeniyle kendisinden uzaklaştırmakta, aradaki ilişkiyi daha da germektedir.

Peki, AKP durumun böyle olduğunu bilmemekte midir?

Bizce bilmektedir; ama kendince bir tercihte bulunmuştur: Kürtlerle bir şekilde uzlaşarak bölge gücü olma senaryosunu, Kürtleri içeride ve imkân bulursa dışarıda ezerek buradan bir şeyler çıkarma girişimlerine göre daha riskli bulmuştur.

Bu tercih devam ettiği sürece: ABD, Suriye’dekiler dâhil Kürt unsurunu büsbütün gözden çıkarmadıkça, PYD birileri tarafından “satışa getirilmedikçe” ve Türkiye’nin Suriye politikalarında yeni bir “Eşme ruhu” keşfedilmedikçe, bir yakınlaşma noktası bulunması şimdilik pek mümkün görünmemektedir.

***

Başkanlık sistemine, az önce değinilen ve şimdilik imkânsıza işaret eden durumdan soyutlayarak bakıldığında ne denebilir?

Kürt siyasetinin bu sisteme, onun bir tür “mütemmim cüzü” gibi görmek istediği federatif yapılanma imkânları açısından baktığı bellidir.

Yani, “başkanlık sistemi olabilir, ama özerk bölgelerle, bunların oluşturacakları federatif bir yapıyla…” denebilecektir.

İşte, burası da zurnanın zırt dediği yer olacaktır. Teorik olarak bakıldığında, federatif yapılanmayla güçlü başkanlık sistemi bir arada düşünülebilir. Ama böyle bir durum, ABD’deki kadar olmasa bile köklü bir geleneği gerektirir. Türkiye’nin böyle bir geleneği olmadığı gibi Erdoğan’ın kafasındaki başkanlığın bu tür “özerkliklere” tahammülsüz olacağı kesindir.

Kısacası, her iki başlıkta da yakın dönemde bir uzlaşma, mutabakat ihtimali görünmemektedir.

***

Peki, böyle bir durumda sol ne yapmalı?

İşte meselenin bu yanına bu yazıda hiç girmeyeceğiz.

Çünkü okur tarafından az çok makul bulunan bir yazının sonlarındaki “sol ne yapmalı” bölümünün şiddetli itirazlarla karşılaşması, sonuçta yazının “doğru” bulunan ilk bölümü hakkında bile soru işaretleri doğurması muhtemeldir.

“Neme lazım…”

Hiç olmazsa bu yazıda öyle olmasın…