Çeşitli okuma



14-10-2018 00:55


İzge Günal

“Dağınık Okuma” yazım şöyle başlıyordu. İleri Kitap’a yazmaya başladıktan sonra okuma biçimimin değiştiğini söylemiştim: "Sanki artık sadece canımın istediği gibi değil de, biraz da yazmak için okuyor gibiydim. Neyse, bu hafta özgürlüğümü ilan edip, eskisi gibi dağınık okudum".1 Sonra buna 'karışık okuma' dedim ve arada bir benzer başlıklarla yazmayı sürdüreceğimi söyledim, ta ki başlıklar tükenene dek.2 Başlıklar tükenmedi, bu kez çeşitli okudum. İyi de yaptım.   

Bu tip yazılarımın aslında biraz “vitrindekiler” veya “yeni çıkanlar” kıvamında olduğunun farkındayım ama elbette kitapların arka kapaklarını aktarmıyorum bir; ikincisi de, dikkatinizi çekecektir, çoğunlukla başka yerlerde tanıtılmamış olan, kitapçılarda pek bulunmayan kitapları yazıyorum. Yani pek vitrinde yoklar, üstelik hepsi yeni de değil. Neyse, bu kadar savunma yeter, artık başlayayım:  

Ginko Bilim’in ilk kitabı olan Einstein’ın Yaşamımdan Notlar’ının ismi sakın yanıltmasın. Bence, arka kapakta yazıldığının aksine otobiyografik bir kitap değil; birkaç sayfa felsefi görüşlerinden ve bilime nasıl ilgi duyduğundan söz ettikten sonra fizik biliminin o gün için güncel olan tartışmalarından yola çıkarak geleceğini tartışıyor. Buradaki görüşlerinin bir kısmının sonradan yanlışlığının gösterildiğini düşünecek olursak, okuyanlarının belirli bir düzeyde fizik kültürünün olması gerektiği ve fizik öğrenmek için bu kitabın okunamayacağı ortaya çıkar. Kitap, özellikle Einstein’ın düşüncelerinin evrimini merak edenlere ilginç gelecektir. Yine de ilk sayfalarda birer cümleyle bahsettiği, çocukken popüler bilim kitaplarından, pusula iğnesinin kararlılığından, Pisagor teoreminden nasıl etkilendiği ve bunlardan çıkarttığı sonuçlar, geleceğin bilimcisini göstermesi açısından önemli. Örnekse, “…Böylece derin bir dindarlığa ulaştım. Ama bu da ani bir biçimde on iki yaşımda bitti. Popüler bilim kitapları okuyarak, kısa sürede Kitabı Mukaddes’teki öykülerin doğru olamayacağı sonucuna vardım”. Böylece, dinle ilişkisi konusundaki spekülasyonlar da bir son vermiş oluyor.

C:UserspackardbellDownloads2018-10-10 18.08.18.jpg

***

Azizm Sanat Örgütü 11 yıldır “sanat aydınlanma içindir” sloganıyla dergi çıkartıyor. En son 130. Sayıyı yayınladılar. Buna ek olarak çıkarttıkları bir de Sanat Yıllığı var, bu yıl altıncısı basıldı. Örgütün isminin “Azizm” olmasını, ülkemizde araştıran, sorgulayan, okuyup tartışan; kısacası aydın kimliği taşıyanlarla alay edercesine “azizm” hitabıyla yaklaşılması nedeniyle olduğunu söylüyorlar:”Örgütümüz piyasacı, milliyetçi ve gerici ideolojilerin yozlaştırdığı, lümpenleştirdiği yığınların aydınlara saldırırken kullandığı bu hitabı kendi üzerine almıştır ve gururla ismi olarak benimsemiştir”.

Bu sayıda Bolşevik Devrimi, Nick Cave ve tabu konusu dosya şeklinde ele alınmış. Ayrıca öyküler, söyleşiler ve karikatürler de var. Kötü olan dizgi/baskı sorunları; örneğin bir öykü bitmeden kesilmiş. Neyse, böylesine kısır bir kültür ortamında izlemekte yarar var.

C:UserspackardbellDownloads2018-10-10 18.15.07.jpg

***

İsmini neredeyse herkesin bildiği, ama olur olmaz kullanılan  “Aristo mantığı” sözü dışında genellikle hiçbir şey söyleyemediği Aristoteles’e tarihin ilk bilim insanı gözüyle bakılabilir; çünkü sistematik gözlemin bir yöntem olarak yaşama girişi onunla başlamıştır. İnsanlığın en büyük eserlerinden birisi de bence Aristoteles’in Politika’sıdır. Kaç kez okudum bilmiyorum ama günümüzden 2500 yıl önceki entelektüel düzeyi görmek bana sadece ilginç gelmiyor, aynı zamanda ayaklarımın yere basmasını da sağlıyor.

Kitapta çağdaş sosyal bilim tanımlarının kökenini görmek olası. Devletin, üretim araçlarının vd. nin tanımlarının yanı sıra ciddi bir tartışmanın içine çekiyor sizi kitap. Örneğin, özellikle Platon’un devlet kuramını eleştirdiği ve kendi görüşlerini ortaya koyduğu bölüm, yanılmıyorsam tarihin ilk karşılaştırmalı siyaset çalışması olarak kabul ediliyor. Sistematik gözlemle içinde yaşadığı toplumun teorizasyonu çok etkileyici. Einstein’ın kitabında dediğime benzer biçimde, Politika da sosyoloji öğrenmek için okunmaz ama çağdaş bilgilerin kökenini görmek açısından önemli.

C:UserspackardbellDownloads2018-10-10 23.08.59.jpg 

***

İzmir- Aydın otoyolunun hemen bitişiği sayılabilecek bir yerde, yaklaşık 1.5 km. uzaklıkta Türkiye’nin önemli antik kentlerinden biri yer alıyor: Magnesia, tam adıyla Menderes Magnesiası. Ulaşımı bu denli kolay olmasına karşın, bölgedeki diğer antik kentlerle kıyaslandığında az bilinen ve az gidilen bir yer. Hâlbuki aynı Aristoteles’i tekrar okumak gibi antik kentler de sadece bir kez görülmemeli. Siz satın aldığınız bir müzik cd’sini sadece bir kez mi dinliyorsunuz? Bunun gibi bir şey işte. Üstelik kazılar sürdüğü için de her gün yeni bir buluntu ortaya çıkıyor. Kazı başkanı Orhan Bingöl yazdığı Menderes Magnesiası isimli kitapta, sadece 400 yıllık bir program yaptığını, sonrasına karışmadığını söylüyor (itiraf etmeliyim, bu bilgi arka kapaktan). Kazı evi hemen yakındaki Tekinköy’de; eğer gidip rica ederseniz yeni buluntuları, müzeye gitmeden gösterebilirler.

Kentte büyük bir stadyum var; neredeyse yarısı ayağa kaldırılmış. Kabartmalardan Roma döneminde dopingin serbest olduğu anlaşılıyor. Ancak bu tip yerlerin çok iyi korunması gerekiyor. Örneğin çarşı bazilikasında bulunan skyllas (insan yüzlü, köpek bacaklı bir yaratık) kabartmasının yüzü parçalanmış. Ekip bilgi için yerine yenisini yapmış, o da parçalanmış. Üstelik kabartma yerden üç metre kadar yüksekte, yani zarar vermek için organize çalışmak, merdiven vs. taşımak gerekiyor. Şu anda kafası yok ama Orhan Bingöl “Menderes skyllası ve günümüzdeki sapığı” başlıklı bir makale yazmış.3

Neyse, uzattım, bence gidip görün, öncesinde de Menderes Magnesiası’nı okursanız iyi olur.

C:UserspackardbellDownloads2018-10-10 18.06.27.jpg

***

Orhan Bingöl, eşi Işık Bingöl ile birlikte Magnesia’nın üzerinde bulunduğu Tekinköy çocuklarına hem nasıl bir yerde yaşadıklarının farkına varmaları hem de arkeolojiyi sevdirmek için festivaller düzenleyip, yaş gruplarına göre resim yarışmaları yapmış. Sonra da bunları bir kitap halinde toparlamışlar. Kitabın başında antik kent ile ilgili verdikleri bilgiler, erişkinler için bile yeterli düzeyde, fotoğraflar da kaliteli basılmış. Buraya kadar her şey güzel de neden Magnesia isimli kitap İngilizce basılmış, anlayamadım. Resimlere baktım, çocukların da hepsi Türkiye’den. Anlayamadım?

C:UserspackardbellDownloads2018-10-10 18.05.13.jpg

***

İzmir Güzelbahçe Belediyesi beş yıldır Türk El Sanatları Festivalidüzenliyor ve bunları bir katalog biçiminde yayınlıyor. Türkiye’nin çeşitli yerlerinden el sanatlarını bir arada görmek bence iyi oluyor. Gerçekten de yazma baskı, sıcak cam, besi bebek gibi en azından benim tanımadığım sanatlarla karşılaşmak, teknikleri görmek ilginç bir deneyim. Daha ilginci ise geleneksel Türk “quilling” sanatıyla karşılaşmak oldu! Baktım, quilling, “renkli kâğıtları kıvırarak oluşturulan ve nesnelerin canlandırıldığı bir sanat”mış. Herhalde, bu geleneksel Türk sanatı İngilizce daha iyi ifade edilebiliyormuş derken, geleneksel “Türk miyuki” sanatıyla karşılaştım. Buna da baktım. “Japonlara özgü, hammaddesi dünyada yalnızca Japonya’nın Hiroşima bölgesinden çıktığı bilinen renkli, dayanıklı kum boncuklardır”. Daha fazla bakamadım.

C:UserspackardbellDownloads2018-10-10 18.04.23.jpg

***

Güzelbahçe Belediyesi’nin bir diğer kitabı ise Balık Güncesi. Güzelbahçe merkez alınarak, balık ve balıkçılıkla ilgili sorular yanıtlanmaya çalışılmış. Balığın sağlıklı beslenmeyle ilişkisi nedir, balıkla beraber yoğurt yenilebilir mi, Güzelbahçe’de hangi mevsimde hangi balık yenilir? Güzelbahçe’de balıkçılığın geçmişi vs. gibi birçok konu ele alınmış. Biraz daha profesyonel olunsa, gerçekten iyi bir kaynak kitap olabilirmiş.

C:UserspackardbellDownloads2018-10-10 18.02.25.jpg

***

Yusuf Büyükçoban 90 yaşında, köy enstitülü bir eğitimci.  Çok çalışkan ve başarılı bir öğretmenmiş. 70 öğrenciyi öğretmen okuluna sokması bölgesinde bir efsane olmasını sağlamış. Tüm zamanını öğrencilerine ayırdığı için “saatsiz öğretmen” olarak bilinirmiş. “Yeniden İmece” dergisini en çok satan kişiymiş. Başka? Başkası yok; 380 sayfalık kitabı okuduktan sonra aklımda kalanlar sadece bunlar. Köy enstitüsü yıllarıyla ilgili doyurucu bir bilgi, ayrıntı yok. Eminim eğitimle geçen 90 yıllık bir ömürde daha fazla yazılacak şey vardır ama kitapta yok. Kendisinin de belirttiği gibi bu kitap kendi talebi üzerine hazırlanmış. Elbette hakkında armağan kitap yazılan diğer kişiler kadar Yusuf Büyükçoban da böyle bir kitabı hak ediyor fakat daha iyi hazırlanabilirdi. Yüzün üzerinde kişi kendisi hakkında düşüncelerini yazmış ama bazılarının Büyükçoban’ı yeteri kadar tanımadığı izlenimi ediniyorsunuz: Kimilerinin yazdıkları  “bana dergimi düzenli getirirdi” den öteye gitmiyor, mesela. Bir diğer nokta da, hiç mi eleştirilecek yanı yoktu Yusuf öğretmenin? Bunlar olmayınca yazılanlar da inandırıcılığını yitiriyor.

Kitap bu haliyle daha çok ortaokul öğrencilerinin “hatıra defterlerine” benziyor.

C:UserspackardbellDownloads2018-10-10 18.05.46.jpg

***

Bir anı kitabı da Finansbank’tan: 30. Yıldan Yarına. 1987 yılında Hüsnü Özyeğin’in kurduğu banka, 2006 yılında Yunan, 2016 yılında da Katar sermayesine geçmiş. Tipik bir küreselleşme sürecinde Türkiye öyküsü: Mali sermaye önce Avrupa’nın, sonrasında da Arap sermayesinin güdümüne giriyor. Aslında bankanın kuruluşunun esas nedeni o dönemde Yapı ve Kredi Bankası’nın patronu Karamehmet çünkü bankanın genel müdürü olan Özyeğin’e, onca başarısına karşın, hisse vermeyi reddedince, Hüsnü Özyeğin de biriktirdiği bir milyon dolara, gayrimenkullerinin bir kısmını satıp ekliyor, yakın çevresinden de bir miktar borç alınca 10 milyon doları bir araya getirip Finansbank’ı kuruyor. Gördüğünüz gibi mesele girişimci ve cesur olmakta, gerisi kolay.

Dedim ya, aslında tipik bir Türkiye öyküsü anlatılıyor. Örneğin bugünlerde sıkça sözü edilen McKinsey de kitapta var. Cem Boyner’le ortak bir kart projesi için yapılan toplantıya Boyner, McKinsey’le geliyor. Anlaşamıyorlar ama olsun, en azından McKinsey’in yıllardır içimizde olduğunu görüyoruz. 1994 ve 2001 krizleri de Finansbank’ta önemli bir sorun yaratmıyor; sanki böyle bir krizi biliyorlar ve hazırlıklarını yapmışlar gibi.  2018 krizini bilmem ama diğer krizlerden büyüyerek çıktıklarını kitaptan öğreniyoruz. Zaten kendi yarattığı krizden sermayenin zarar görmesini beklemek herhalde saflık olurdu.

Kitapta siyasi iktidarla yakın bağlantılarının olduğu, doğrudan yazılmasa da, anlaşılıyor. Örneğin Özal döneminin ikinci adamı, başbakan yardımcısı Kaya Erdem, bakanlığı bırakınca Finansbank yönetim kuruluna giriyor ve kendi deyimleriyle “çok yararlı” oluyor.

Nuri Çolakoğlu’nun hazırladığı kitap kesinlikle profesyonelce, bu açıdan hata bulmak çok zor. Eksik kalan, unutulan bir şeyler yok mu? Elbette var. Örneğin, toplu işten çıkartmalar, Özyeğin’in Gülen’e geçmiş olsun kuyruğuna girişi, AKP ile yakın ilişkileri unutulmuş. Olsun, bu kadar kusur kadı kızında bile olur.

C:UserspackardbellDownloads2018-10-10 18.16.22.jpg

***

Beni tanıyanlar bilir, özel sektörle aramda kan uyuşmazlığı vardır; hele konu sağlık olunca iyice uzak durmak gerektiği görüşündeyim. Belki uygulanan politikalarla kamu hastanelerinin de özellerle benzemesi, belki El Mikrocerrahi Ortopedi ve Travmatoloji (EMOT) Hastanesi hekimlerinin kişisel özellikleri, bu hastaneye biraz daha olumlu bakmama neden oldu hep. Hastane logosunu Abidin Dino’nun hazırlaması da, sadece benim böyle düşünmediğimi gösteriyor sanırım. 25. Yıl kitabını okurken bunlar aklımdan geçiyordu.

Her ne kadar ilk yazıda amacın 25 yılın bir değerlendirmesini yapmak olduğu söylense de bu da bir tür anı kitabı aslında: hasta, hekim, çalışan vs. 60-70 kişi EMOT hakkındaki düşüncelerini yazmış. Değerlendirme dediğinizde insan olumsuz yönlerini de okumak istiyor, ama yok.  Böyle olunca da ilgimi başka noktalar çekiyor, örneğin, bu kitap “dergi” olarak tanımlanmış bir iki yerde. Üşenmedim baktım; farklı sözlüklerde ve internette “dergi”nin olmazsa olmaz özelliği süreli olması diye belirtilmiş. Tarama sözlüğünde ise Isparta’da tırmık, Malatya’da hasat zamanı, Artvin yöresinde ise küçük kap anlamlarında kullanıldığını gördüm. Acaba, derleme gibi bir anlamı da mı var, bilemedim.     

EMOT dışından da görüşlerini yazanlar olmuş; ortopedi derneği başkanı, tabip odası sekreteri gibi ama ticaret odası başkanını görünce, ne yalan söyleyeyim, irkildim; buranın kâr amaçlı bir kuruluş olduğunu bilmeme karşın. O zaman gözlerim sendika başkanının yazısını aradı… Yoksa, bunca çalışanı olan bir hastanede sendika yok mu?

C:UserspackardbellDownloads2018-10-10 18.15.50.jpg

***

Kuşku yok ki, Türk Tabipleri Birliği (TTB) bu ülkenin en önemli demokratik kitle örgütlerinden birisidir. Şöyle bir geriye doğru baktığımda emeği geçen, mücadele eden çok kişi görüyorum ama bunların içinde Ata Soyer’in yeri bir farklı bence; Ata’sız TTB tarihi olmaz gibi geliyor bana. Diğer isimleri çıkartırsanız elbette tarihte bir aksaklık olur ama Ata Soyer’siz TTB resmen topallar.

Ata Soyer Sağlık ve Politika Araştırmaları Derneği, kısa bir süre önce ilk kitabını yayınladı: Ata Soyer’in Kaleminden Türk Tabipleri Birliği. Kitap, hem yakın dönem TTB tarihi, hem de kitle örgütleri konusunda bir ders niteliğinde.

Hepimiz biliyoruz ki, devletin görevi kapitalist birikimi korumak ve bu birikimin getireceği toplumsal sonuçları meşrulaştırmaktır. Ancak bunu bilmek yetmiyor, yaşam pratiğinde kullanabilmek ve politika üretebilmek için bunu kavramak gerekiyor. Ata bunu yapmıştı, farkı buradaydı. Yoksa hekime yönelik şiddeti, önceleri hekimleri toplumsal kontrolün özneleri gibi gören devletin mesleğe değer kazandırdığını, sonrasında bu kritik rolün şirketlere kaymasıyla oluşan değer erozyonuyla açıklayamazdı.

Ata Soyer iki kez kamudan uzaklaştırıldı. Birincisi 12 Eylül’de, bunun hesabı görüldü denilebilir. İkincisi, 2006’da Dokuz Eylül Üniversitesi’nde bizzat meslektaşları tarafından; bu konuya tekrar döneceğiz.

C:UserspackardbellDownloads2018-10-10 23.08.30.jpg 

1 https://ilerihaber.org/yazar/daginik-okuma-69485.html

https://ilerihaber.org/yazar/karisik-okuma-72477.html

Anatolia Ek III: 405, 2012.