Cenevre Gambiti



29-04-2021 10:06


Nurettin Abacıoğlu

2017’de İsviçre'nin Cenevre kentinde gerçekleştirilen ‘FIDE Grand Prix Turnuvası’, dünyanın büyük satranç ustalarını karşı karşıya getirdi. Ama hepsi bu kadar oldu. Bu turnuva dâhil ‘Cenevre Gambiti’ diye adlandırılan bir oyun tanımı, bildiğim kadarıyla yok. Bu yazının başlığını gambit diye adlandırmam, bu sefer Cenevre’de başlayan K5+BM görüşmelerine dairdir.

Hemen her yazıda vurgu yaptığım üzere, dünyanın bu coğrafyasına ilişkin jeopolitik kilit, Doğu Akdeniz’dir ve kuşkusuz Kıbrıs’tır.

Kıbrıs ve yakın tarih başlığıyla yazdığım son iki yazıya, ‘Cenevre Gambiti’ nedeniyle bir ara verip, sondan önceki yeni konumlanışın akıbeti hakkında, kadraja girenlerden bahsetmek yerinde olacaktır diye düşündüm. Yoksa bu arada olup bitenleri veya olup bitecekleri bir değerlendirme süzgecinden geçirmeden devam edilecek ‘Yakın Tarih’ hikâyesinin, içerik olarak anlamını da kaçırma riski var.

Şunu da vurgulayarak devam edeyim!

Türkiye ve dünya açısından önemli gelişmelerden birisi de Biden’ın 1915 Ermeni tehcirine ilişkin ‘soykırım’ açıklaması oldu. Böylelikle beklenen de olmuş oldu. Cin şişeden çıktı. Biden ya da ABD’nin, neden böyle bir noktaya geldiğine ilişkin birçok tartışma sürdürülüyor. Bunun hikâyesi esasen Doğu Akdeniz-Kıbrıs meselesinden ayrık değildir. Yani tarihsel geri planda, Osmanlı’dan başlayan ve bu gün ABD ile gelinen işin özünde, Doğu Akdeniz’in nasıl ve kimler tarafından kontrol edileceği parantezi görülemez ve Ermeni tehciri ile bağlantısı kurulamaz ise, Biden’ın soykırım ifadesinin özü de anlaşılamaz.

Bunun için küçük öneri olsun; İmge Kitapevi Yayınları arasında olan, Prof. Dr. Çağrı Erhan’ın, “Türk-Amerikan İlişkilerinin Tarihsel Kökeni” kitabı, okunmaya değer bir kaynaktır diyeyim ve buradan konuya döneyim…

CENEVRE’DE NE OLUYOR.

Şimdiye değin, Kıbrıs’ın iki kesimi, Kıbrıs Türkleri ve Rumlarının, birleşik, üniter bir devlet olarak yeniden bir ‘Federasyon’ temelinde birleşmesini öngören pek çok toplantı yapıldı. Bunlar hep BM gözetiminde, kimi kez gelip geçen Genel Sekreterlerin adıyla anılan planların tartışıldığı süreçler olarak yaşandı. Bir türlü sonuca ulaşılamadı.

Bu kez bu türden bir toplantı yapılmıyor. Toplantı formatı, ‘gayrı resmi’ olarak nitelenir durumda. Yani, bir plan üzerine oturulup konuşulacak bir resmi niteliği yok. Bu kez taraflar, masaya oturup, konuşabileceğimiz yeni bir çözüm yolu var mı (?) sorusuna cevap aramak için bir araya geliyorlar. Genel Sekreter Antonio Guterres, 2017 İsviçre-Crans Montana görüşmelerinin de düzenleyicisi idi. Bu kez tarafların dinlenmesi ve her türlü önerilerinin alınması için, iki tarafın Cumhurbaşkanları ile garantör devlet statüsünde olan İngiltere, Yunanistan ve Türkiye temsilcileri, beşli olarak toplantıya davet edildi. Guterres, yine BM’i temsilen davet sahibi. O nedenle de Cenevre Gambiti bir K5+BM düellosudur.

Esasen toplantı New York’ta yapılacaktı. Ne ki, pandemi koşulları bunda da belirleyici oldu. Dün bir araya gelindi. İlk fotoğraflar çekildi. Bu gün ise, KKTC Cumhurbaşkanı ilk öneri sunma hamlesini yaptı. Cenevre’de şimdilik olup biten ve yarın da devam edecek olan budur. Tabii nefesler tutularak…

TATAR’IN ÖNERİLERİ

Hikâyenin ayrıntısına geçmeden önce, 28 Nisan itibarıyla ilk hamle Tatar’dan geldi. O nedenle önce buna bakalım.

Toplantıda Tatar, resmi sıfat olarak, Kuzey Kıbrıs heyetinin başkanı olarak anılıyor. Dünya basını, Anastasiadis için Kıbrıs Cumhurbaşkanı sıfatını kullanıyor. Yani Türkiye dışında, resmen tanınmayan KKTC bir tarafta ve öte yanda da Türkiye’nin tanımadığı Güney Kıbrıs tarafı öte yanda. Ortada ‘de facto’ iki Cumhurbaşkanı var ve garantörlerin de Dışişleri Bakanları…

Tatar, bu gayri resmî Kıbrıs konferansında, Kıbrıs'ta kalıcı çözüm için 6 maddeden oluşan bir öneri paketi sunmuş bulunuyor.

Kıbrıs'ta iki tarafın eşit egemenliğinin sağlanması, Tatar’ın önerisinin özünü oluşturuyor. Bu çerçevede, BM himayesinde sonuç odaklı ve takvimi belli olan müzakerelere başlanabileceği ifade ediliyor

​Tatar’ın önerileri şöyle:

1. Genel Sekreterin inisiyatif alıp, yeni bir Güvenlik Konseyi kararı çıkarttırmasıyla birlikte, iki tarafın eşit uluslararası statüsü ve eşit egemenliği garanti altına alınmalıdır. Alınacak bu yeni karar, iki devletin iş birliğine dayalı bir ortaklık kurmasının yolunu açacaktır.

2. Bahse konu kararla birlikte, sağlanacak eşit uluslararası statü ve eşit egemenliğinin teyidi sonrasında, iki taraf, sonuç odaklı, zaman limitli, BM nezdinde bir müzakere sürecine başlayacaktır. Bu müzakereler, iki tarafın anlaşacağı bir iş birliği anlaşmasını hedefleyecektir.

3. İki devlet arasındaki bu müzakereler, AB konuları, mülkiyet, güvenlik ve sınır düzenlemeleri gibi konuları ele alıp, ilişkileri düzenleyecektir.

4. Müzakereler, Türkiye, Yunanistan ve İngiltere tarafından desteklenecek, eğer ihtiyaç duyulursa, AB de gözlemci olarak katılabilecektir.

5. Eğer iki devlet, herhangi bir kontekste, bir anlaşmaya varırsa, Türkiye, Yunanistan ve İngiltere bunu destekleyecektir.

6. Bu müzakereler sonucunda varılacak herhangi bir anlaşma, iki devlette, ayrı ayrı olarak ve eşzamanlı referandumlarda onaya sunulacaktır.

RUMLAR NE DİYOR

Bu önerilerle birlikte Kıbrıs Türk tarafı, müzakere tarihi içinde bir ilk olarak, ‘Birleşik, Üniter Kıbrıs Federal Cumhuriyeti’ görüşmelerinde büyük bir rota değişikliğine gitmiş oldu. Kısaca, iki egemen devlete dayalı bir konfederasyon konusunu müzakere edeceğini ifade etmiş oldu.

Henüz Rum tarafı ve Yunanistan’dan nasıl bir karşı hamle geldiğine ilişkin taze bir bilgi yok. Ne ki, Rum tarafı adına, Anastasiadis’in toplantı öncesinde verdiği beyanatta, ‘iki devletli çözüm’ sürecinin, “kimsenin kabul etmeyeceği” savunusuna bakılırsa, Güney Kıbrıs eski tezlerinde devam kararlılığındadır.

Anastasiadis, Türk tarafı, iki devletli çözüm önerisini dile getirirse, buna BM kararları ve uluslararası destek silahlarımızla yanıt vereceğiz’ de demiştir. Bunun yanı sıra, toplantı öncesi, Kıbrıs Dışişleri Bakanı Nikos Hristodulidis de, "Rum tarafı için hedefin, görüşmelerin Crans Montana’ da kaldığı yerden, yeniden başlaması için uygun koşulların yaratılması" olduğunu ve "çözüm zemininin değişmesinin söz konusu olmadığını" söylemesini de eklediğimizde, gayrı resmi görüşmelerin başlangıçta adeta tıkandığını düşünmek gerekmektedir.

Elbet bunlar, işin peşrev kısmı. Her iki taraf, sonuna değin birbirini zorlayacaktır. 

SÖZCÜK SAVAŞLARI

Anastasiadis’in demecinde kritik göndermeler var. İlki ‘BM karaları’; ikincisi de ‘uluslararası destek silahlarıyla yanıt vermek’.

Bunlar acaba ne demeye geliyor?

Kıbrıs müzakerelerinin, BM gözetiminde başlangıcı 1968’dir.

BM Güvenlik Konseyi, o günden bu yana Kıbrıs’ta kalıcı bir çözüm oluşturma adına hem çeşitli kararalar almış ve hem de bir müzakere sürecini sürdürmeye çabalamıştır. KKFD’nin kuruluşundan sonra 541 ve 550 sayılı BM kararları, Kıbrıs’ı 1960 Anayasası temellerinde kurulmuş ‘Kıbrıs Cumhuriyeti’ olarak kabul etmiş ve Kuzey Kıbrıs’ın ayrılıkçılığını kabul etmeyerek, KKFD’nin tanınmaması için de devletlere çağrıda bulunmuştur. Anastasiadis’in atıfta bulunduğu BM kararları bunlardır.

Diğer yandan, “uluslararası destek silahları”, Güney Kıbrıs’ın AB’ye dâhil edilmesini birincil gücü olarak içermektedir. Hidrokarbon yataklarına ilişkin tek taraflı Münhasır Ekonomik Bölge (MEB) ilanıyla birlikte, ekonomik olarak işbirliği anlaşmaları imzaladığı ülkeler topluluğu ve şirketler grubu da Güney Kıbrıs’ın “uluslararası destek silahları” da ki ikinci gücünü oluşturmaktadır.

ABD seçimleri sonrası, Rum tarafına uygulanan silah ambargosunun kaldırılması ve peşinden de başta ABD ve Fransa olmak üzere destekçi ülkelerle yaptığı yeni askeri anlaşmalar ve Güney Kıbrıs açıklarında sürdürülen askeri manevralara ilişkin dayanaklar, bu “destek silahlarının”, şimdilik, gerçekten askerileştirilmiş son fazını oluşturmaktadır.

Sonuç olarak, bugüne değin, inişli yokuşlu pek çok müzakere yapılmıştır. Sonuç alınmasına yaklaşıldığı düşünülen son 2017 Crans Montana toplantılarında son hamle, Rum tarafının masadan kalkmasıyla akamete uğramıştır.

O güne değin, üniter federal bir devlet statüsünün oluşmasına 2005 referandumu dâhil ‘evetçi’ olarak yaklaşan Kıbrıs Türk tarafı, Ersin Tatar’ın, Mustafa Akıncı yerine Cumhurbaşkanı olarak seçilmesinden sonra ciddi bir rota değişikliğine gitmiştir.

Tatar’ın şimdi sunduğu öneri paketi, seçim vaatleri arasında söylediklerinin bir bütününü oluşturmaktadır.

2017’DEN BU YANA YAŞANANLAR…  

2017'deki BM öncülüğündeki görüşmelere, Kıbrıslı liderlerin heyetlerinin yanı sıra Türkiye ve Yunanistan Dışişleri Bakanları da katılmıştı.

Görüşmeler temelde şu altı başlıkta sürdürüldü: Eşitlik temelinde yönetsel temsiliyet, adli konular, toprak meselesi ve sınırlar, güvenlik arttırıcı tedbirler ve bu anlamda garantör devletlere ilişkin askeri statülerin gözden geçirilmesi, toplumlara ait muhtariyeti içeren özel konumlanmalar ve kültürel ilişkiler.

Mustafa Akıncı başkanlığındaki Kıbrıs Türk heyeti, toprak-sınır düzenlemesine ilişkin harita dâhil olmak üzere (var olan sınırları %29,5-26 ya değin indirerek yeniden düzenleyen), KKTC tarafının, bir dizi anlaşmayı kabul etme niyetini de içeren bir öneri taslağını, müzakere masasına koydu. 

Görüşmeler ilerlerken, iki toplumlu eşit temsiliyet konusu ile garantör devletlerin askerlerinin Ada'daki mevcudiyeti üzerinde uzlaşma sağlanamadı. Rum tarafı, Türkiye askeri varlığının tamamen adadan çekilmesini talep ederken, Yunanistan askeri varlığını azaltılarak devam etmesi konusunda ısrarcı oldu. Böylelikle güven arttırıcı tedbirler meselesi de dâhil çözümsüzlük tablosu derinleşti.  Rum tarafı masadan kalktı.

Anastasiadis, sonraları verdiği beyanatta, iki toplumlu eşit temsiliyete karşı duruşlarından hiç bahsetmeden,  masadan kalkışlarına neden olan temel faktörün Türkiye’nin garantörlük haklarına itirazlarından kaynaklandığını ve askeri varlığının kabul edilemez olduğu ifade etmişti.

Dönemin Kuzey Kıbrıs lideri olan Mustafa Akıncı ise (federal çözümden hep yana olarak) yıllar sonra, Crans Montana'da güvenlik arttırıcı tedbirler ve garantiler konusunda, Türk ve Yunan Başbakanların görüşmesinin daha yapıcı olacağını düşünerek, Binali Yıldırım'ı toplantı sonuna davet ettiğini, ancak Anastasiadis'in Çipras'ı davet etme teklifini reddetmesi üzerine sürecin çöktüğünü açıkladı.

Ekim 2020'de, Kuzey Kıbrıs'taki Cumhurbaşkanlığı seçimi, Ersin Tatar ve Mustafa Akıncı arasında önemli bir rekabete neden oldu. Seçimleri, iki devletli çözümden yana olduğunu duyuran Ersin Tatar kazandı.

Böylece, KKTC’nin tarihsel federal uzlaşı siyaseti, yerini "eşit haklara sahip iki egemen devlete" dayalı konfederal bir çözüm önerisine terk etti.

CENEVRE ÖNCESİ DURUM

Bu Cenevre toplantısına gelmeden önce, gündemde bekletilen önemli bir konu daha vardı. O da federasyon temelli çözümle birlikte ele alınması için bekletilen Kapalı Maraş bölgesiydi.

Bugünkü Maraş bölgesi, tarihte (1571), Kıbrıs’ın fethi sırasında Maraşlı olan sadrazam Lala Mustafa Paşa komutasındaki Osmanlı ordusunun sahile çıktığı ilk bölgedir. Mustafa Akıncı dönemi dâhil Maraş bölgesine ilişkin sürdürülen vakıf araştırmaları, arazinin bir Osmanlı vakfı olduğunu kanıtlar tarihi kayıtlara sahiptir. Dolayısıyla Kıbrıs Cumhuriyeti zamanından kalan ve İngiliz sömürge yönetiminden tevarüs eden vakıf ve sonraki arazi sahiplenmesine ilişkin bir mülkiyet sorun çözümsüz bir yumak gibi bulunmaktadır.

1974 harekâtından sonra, Maraş’ı terk eden yeni sahiplere ilişkin mülkiyet sorunları ve çözüm gerektirmesi, oranın Kapalı Maraş olarak da anılmasına da neden olmuştur.

İşte Ersin Tatar ve yeni Kuzey Kıbrıs yönetimi, Türkiye’nin de desteğini arkasına alarak, bölgenin sahil kesiminde bulunan bir caddeyi, 7 Ekim 2020’de halkın kullanımına açtı. Türkiye Cumhur Reisi ve üst düzey yetkililerin katılımıyla yeni siyasetin ilanı da böylece gerçekleşmiş oldu.

KKTC bu açılımı yaparken, bölgedeki turizm tesislerinin incelenerek, Kuzey Kıbrıs'ın vergi sistemine dâhil olmak kaydıyla eski sahiplerine verilmesi ya da tazminat ödendikten sonra yerli veya uluslararası yatırımcıya devredilmesinin mümkün olduğunu da açıkladı. Burada verilen mesaj, egemenlik ve bağımsız devlet statüsüne yapılan vurguydu.

Cenevre öncesi duruma ilişkin bir diğer gösterge, Kıbrıs’ın deniz yetki alanlarına ilişkin durumdu. AB üyesi ve Kıbrıs’ın meşru yönetimi olarak tanınan Güney Kıbrıs, kendi deniz yetki alanları içinde olduğunu savunduğu birçok parseldeki hidrokarbon yataklarında, yabancı enerji şirketlerine arama ve sondaj ruhsatı vermişti.

Mavi Vatan doktrinine göre Doğu Akdeniz’deki deniz yetki alanlarına ilişkin hak ve yetki arayışında olan Türkiye’de, KKTC ile imzaladığı anlaşmaya göre, Türkiye Petrolleri Anonim ortaklığı (TPAO) aracılığıyla hem kendi hem de Kuzey Kıbrıs kıta sahanlığında hidrokarbon faaliyetlerine başladı. Bu Güney Kıbrıs ve ortakçısı olan sismik tarama ve sondaj yapan yabancı petrol şirketleriyle parsellerde ihtilaflı bir gerilim nedeni oldu.

İşte görüşmelere bir hafta kala, Ersin Tatar, bu tabloyu da değerlendirerek, "Türkiye'nin bölgede artan gücü ve KKTC'ye verdiği destekle, devletimizin daha ileriye taşınması noktasında, Cenevre'ye elimiz daha güçlü gidiyoruz dedi. Ve ekledi; Crans Montana'da Rum tarafının masayı terk etmesi ile sona eren federasyon temelinde bir müzakere sürecine geri dönmek artık mümkün değildir, federasyona yönelik çabalar tükendi."

Yukarılarda ifade ettiğim üzere, Anastasiadis ve Kıbrıs Dışişleri Bakanı Nikos Hristodulidis, iki devletli çözümü, "kimsenin kabul etmeyeceğini" savunarak buna BM kararları ve uluslararası destek silahlarımızla yanıt vereceğiz diyerek, görüşmelerin Crans Montana'da kaldığı yerden yeniden başlaması için uygun koşulların yaratılmasını hedeflediklerini belirttiler.

Cumhuriyetçi Türk Partisi (ÇTP) temsilcisi milletvekili ile Kuzey Kıbrıs’ın 2. Cumhurbaşkanı Mehmet Ali Talat’ta, Ersin Tatar’ın tezleri karşısında BM parametreleri temelinde federasyona dayalı çözümün geçerli olduğuna vurgu yaptılar.

Benzeri bir çıkış, Mustafa Akıncı’dan da geldi. 24 Nisanda, Lefkoşa’nın hem Türk tarafı ve hem de Rum tarafında ortaklaşa örgütlenmiş “Üniter-Federal Kıbrıs Cumhuriyeti” için ikili bir miting düzenlendi.

Kıbrıs iç siyasetinin üzerinde önemle tartıştığı bir husus da tekrar vurgulanacak olursa, 11 Mayıs 1984 tarihli 550 sayılı BM Güvenlik Konseyi kararı olmaya devam ediyor. Bu karar, başlangıç bölümünde şöyle bir vurgu yapıyor: Kıbrıs Cumhuriyeti Hükümeti’nin talebi ve Kıbrıs Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı'nın açıklamasından yola çıkarak, Kıbrıs Cumhuriyeti'nin "Türkiye tarafından işgal altında kalan kısmında" yapılan karşılıklı "büyükelçi atamaları" ve "anayasal referandum" yapılması, Kıbrıs'ın bölünmesi için yapılan "ayrılıkçı hareketlerdir."

Kuzey Kıbrıs toplumunda, bir kısım parti, sendika, dernek gibi siyaset merkezlerinin Türkiye’yi işgalci olarak suçlamasının dayanak noktası, işte bu 550 sayılı BMGK kararı oluyor. Toplumsal anlamda da Kuzey Kıbrıs’ta ciddi bir yarılma olarak niteleniyor.

Metnin diğer bölümünde ise, BM’in lafız olarak federasyonu tanımlaması da şu dört ölçüte oturtuluyor. Bunlar: a) Federal Anayasanın üstünlük ilkesi içermesi; b) Anayasa tarafından düzenlenen federal ve kurucu devlet hükümetleri arasında yetki dağılımı ilkesi; c) Federal hükümet ile kurucu devlet hükümetlerinin kendi aralarında koordinasyon sağlayabilmesi ve d) Federal hükümet ve kurucu devlet hükümetleri arasındaki ihtilaf durumlarında hüküm vermenin ve Anayasanın genel yorumunun nihai olarak federal yargıya ait olması ilkesi. 

Doğal olarak, buna karşı farklı argümanlar da ileri sürülüyor. Kosova’ya tanınan ve BM tarafından kabul gören devlet olma statüsünün, 550 sayılı kararın, karşıt bir alternatifi doğurduğu da öngörülüyor.

DOĞU AKDENİZ GERİLİMİ VE CENEVRE GAMBİTİNİN ETKİLENMESİ

İki tarafın masaya birbirinden çok farklı çözüm önerileriyle gitmesi, gayri resmî görüşmelerin ya başlamadan biteceğine veya çok zorlu geçeceğine işaret ediyor.

Doğu Akdeniz geriliminin bir getirisi ve yansıması olarak Anastasiadis'in sözünü ettiği "uluslararası destek" Güney Kıbrıs’ın yaptığı savunma anlaşmalarıyla gündelik pratiğe yansıyor.

Türkiye ile Yunanistan arasında 2020'nin yaz aylarında başlayan deniz yetki alanları ve Ege adaları gerilimi sırasında, Yunanistan ve Kıbrıs'ın da dâhil olduğu bazı uluslararası tatbikatlar yapılmış bulunuyor. Kıbrıs, Yunanistan, İtalya ve Fransa donanmaları 2020 Ağustosunda bir tatbikat gerçekleştiriyor. Hemen toplantı öncesi, yani 12 Nisan 2021’de başlayıp 10 gün süren ve Yunanistan, ABD, Fransa, İsrail, BAE, İspanya ve Kıbrıs’ın katıldığı yedi ülke hava ve deniz ortak tatbikatı ise 22 Nisan'da sona ermiş bulunuyor.

Bu askeri manevralar sürerken, Türkiye ile Yunanistan ve AB arasında gerginliğin azaltılması için görüşmelerin devam ettiğini de izliyoruz. AB'den üst düzey yetkililerin Ankara'yı ziyareti ardından, Yunanistan Dışişleri Bakanı Nikos Dendias da Çavuşoğlu ile Ankara'da görüşüyor. İçerde olumlu görüşmeler sürdüğünden bahsedilirken, görüşmenin ardından düzenlenen ortak basın toplantısında ve kameralar önünde, karşılıklı sert ifadelerin kullanıldığı bir tartışmayı ise, bütün dünya izliyor.

Ve 27 Nisan’da her iki bakan ilk kez Kıbrıs görüşmeleri için gülümseyen yüz ifadeleri ile ilk fotoğrafı veriyor.

Bu arada, Türkiye Doğu Akdeniz gerilimini azaltma girişimlerini, Mısır ve İsrail’le normalleştirme bağlamında yeni bir pencerede açıyor ve bir dizi diplomatik ve istihbarat görüşmelerine başlıyor. Mısır, daha önce Yunanistan ile yaptığı MEB anlaşmasına karşın, Meis adasını Yunan MEB’i olarak saymıyor ve Türkiye tezlerine daha fazla yaklaşan yeni bir eğilim sürecinin içine giriyor. Yunanistan, Libya hükümetinden, Türkiye karşıtı tutum talebinin ret edildiğini görüyor.

Velhasıl, satranç tahtasında atlar, kaleler ve bilcümle taş sürekli hamle halinde…

İngiltere’den yayın yapan gazetelere bakılırsa ve hükümet çevrelerinin de teyidi doğru ise, Cenevre gambiti sonuçsuz kalırsa, Birleşik krallığın, KKTC’yi tanıyacağı söylentileri ortalıkta dolaşıyor.

Kıbrıs ve Yunanistan’a desteğini açıkça beyan eden Biden’da “soykırım” diyerek dolaylı yoldan hasım devlet gördüğü Türkiye’yi sıkıştırmaya devam ediyor.

Rusya, ağzı bıçak açmaz bir biçimde bu cenkleşmeyi izliyor.

İşin kerrakesinin ne netice vereceği de muhtemelen önümüzdeki dönemde yapılacak NATO toplantısındaki Biden ve RTE görüşmesine kalıyor…

nuriabaci@gmail.com