Cem Yılmaz'ın Pepsi içirdiği Kızılordu askeri



14-11-2015 10:17


Kaya Özkaracalar

Türkiye’nin önde gelen güldürü sanatçılarından Cem Yılmaz’ın yeni filmi Ali Baba ve 7 Cüceler dün (Cuma) ülke çapında 350’den fazla salonda gösterime girerek yıllık ortalaması sekiz olan her hafta vizyona yeni giren film sayısının bu hafta beşte kalmasına sebep olmuş görünüyor. Bu tablonun ardından yatan dinamikler, bazı filmlerin salon bulamaması olabileceği gibi bazı yerli filmlerin de bir Cem Yılmaz filmiyle aynı hafta vizyona girmeyi, yerli film izleyicisinin bu haftaki ağırlıklı yöneliminin Cem Yılmaz’a dönük olacağı öngörüsüyle tercih etmemesi olabilir.

Cem Yılmaz bu filminde yine eğitim düzeyi pek yüksek olmayan ama girişimci ruhu ve özgüveni yüksek bir karakteri canlandırıyor. Bahçeli evler için cüce heykelcikleri üretip satan Şenay adlı bu karakter kendinden menkul özellikleriyle hangi toplumsal tiplemeyi ‘temsil ettiğinden’ ziyade filmde apaçık temsil edilen diğer toplumsal tiplemeler ile olan farklılığı üzerinden anlam yaratmaya çalışılan bir tipleme. Şenay bir yandan Batılı eğitim görmüş olduğunu hissettiren ve eğitim düzeyi düşük yurttaşlarını aşağılayan ‘beyaz Türk’ karikatürizasyonu içerisindeki bir yan karakterden, diğer yandan da orta-ölçekli dindar işadamı tiplemesindeki bir diğer yan karakterden ayrılıyor. Böylece Cem Yılmaz, hem belirli kesimleri ‘halka tepeden bakmakla’ mimleyen söylemlerin taşıyıcısı oluyor, hem de bu söylemlerin geleneksel olarak üreticisi ve taşıyıcısı olmuş muhafazalar kesimleri sahiplenmek bir yana onları da apaçık taşlamaya tabi tutarak kendince tarif ettiği bu ikilemin dışında bir kimlik ortaya koymaya ve öne çıkarmaya yöneliyor. Bu kimlik, Ali Baba ve 7 Cüceler’de dindarlık esasen içerdiği kadercilik üzerinden tiye alındığından ‘kaderci olmayan yerli/yerel bir kimlik’ olarak tarif ediliyor.

Öte yandan konusu Bulgaristan’da geçen Ali Baba ve 7 Cüceler’in dikkat çekilmesi gereken bir başka unsuru ise gizli bir Sovyet füzesini koruma görevini SSCB’nin dağılmış olduğundan habersiz olarak onyıllardır sürdüren Azeri asıllı bir Kızılordu askerinin filmin ikinci yarısında devreye girmesi. Ticari bir fuara katılmak üzere Bulgaristan’a gelmişken bazı kötü tesadüflerle mafyayı karşısına almış olan Şenay’ın yanında saf tutan bu Kızılordu askeri, Şenay’ın kendisine ikram ettiği ve filmde bariz bir ‘ürün yerleştirme’ vakası olarak tezahür eden bir kutu Pepsi’yi “kimse bakmıyorsa” kaydıyla afiyetle içiyor...

Avustralya’dan kalburüstü bir korku filmi

Türkiye’de korku filmleri milyona varan izleyici rakamlarına ulaşamıyorlar ancak gözardı edilemeyecek bir çelik çekirdek sadık izleyici kitlesine sahipler ve dağıtımcılar bu gerçeğin farkına varmış olmalılar ki her yıl 40 dolayında korku filmi vizyona giriyor. Hollywood bağlantılı olmayan küçük ölçekli film ithalatçıları ve dağıtımcıları bu küçük ama ‘garantili’ izleyici kitlesine arzedecek korku filmi bulma çabası içinde Hollywood dışı diyarlardan alım yapıyorlar ve bu sayede kaderin ilginç bir tecellisi olarak (ABD dışı) dünya sinemasından çok sayıda örnek perdelerimize korku türü üzerinden ulaşıyor.

Bu hafta gösterime giren Kurt Baskını (The Pack) Avustralya yapımı düşük bütçeli bir korku filmi. Avustralya taşrasının ücra bir köşesinde hayvancılıkla geçinen bir aile, yöredeki yaban köpeklerinin (filmin Türkçe adı yanıltıcı bir çeviri içeriyor) koyun sürülerini telef etmesi sonucu borçlarını ödeme güçlüğüne düşmüş ve haciz tehdidi altına girmiştir. Derken alacaklılarının temsilcisinin gelip haciz tehdidinde bulunduğu günün gecesinde yabani köpek sürüsü ailenin evine de saldırır ve mahsur kalan aile fertleri hayatta kalma mücadelesine girişirler. Yetkin oyunculuk performansları ile başarılı bir görüntü yönetimi ve kurgu sayesinde oldukça gerilimli bir atmosfer yaratmayı başaran Kurt Baskını başyapıt olmaktan uzak olsa da kalburüstü bir korku filmi ve dehşet duygusu yaratmanın formülünün aniden patlayan yüksek volümlü ses efekti kullanmaktan geçtiğini sanan pek çok Türk korku film yönetmenine ders olacak nitelikte. Üstelik ailenin malına kasteden ‘vahşi kapitalizm’ ile canına kasteden vahşi köpekler arasında kurulmuş görünen paralellik de takdire şayan –ve sosyal hiciv yönelimli sinemacılarımıza da bu yönüyle esin kaynağı olmasını dilerim.