Çekirdek ailenin geçmişindeki sırlar



17-10-2015 08:02


Kaya Özkaracalar

18’inci yüzyılın son çeyreğinde Avrupa’da ortaya çıkıp 19’uncu yüzyılın başlarında altın çağını yaşayan gotik edebiyat, efsaneler ve masallardan beslenen kahramanlık ve aşk anlatıları olan Ortaçağ “romansları” ile modern romanın gayrı-meşru çocuğu sayılabilir. Oysa gerçekçilik adına fantastiği dışlayan ve okuyucuyu eğlendirmeyi değil eğitmeyi, yani “terbiyevi” olmayı amaçlayan modern roman, ilk başta kendisini tam da Ortaçağ romanslarının karşıtı olarak konumlandırarak doğmuştu. Gotik ise anlatım olarak bu modern formatta ama anlatı olarak fantastik motiflere merkezi bir konum veren ve eğlencelik içeriğiyle ilk bakışta tuhaf bir sentezdi.

Ancak gotik edebiyat yine de modernitenin ürünü bir akımdır çünkü sıklıkla “atalarının günahlarının yeni kuşakların boynuna dolanacağına” dair anlatılar içeren bu eserlerde ortaçağın yüceltilmesini değil, tam tersine kimi ortaçağ kurum ve normlarının yerilmesini görürüz. Örneğin Ortaçağ mülkiyet ve hükümranlık ilişkileri, bu ilişkilerin devamını sağlama uğruna yapılan önceden-belirlenmiş veya zorlanan evlilik düzenlemeleri karşısında kurban konuma düşen genç bireylerin, özellikle de genç kadınların başına gelenlerin öykülenmesi vesilesiyle sıkça bu anlatıların arkaplanını oluşturur. Kuşkusuz öykülerin vardığı sonuçlar, ‘ileri’ doğru bir alternatif tasavvuruna işaret etmezler ve kendi çağının paradigmasının içinde kalırlar. Ama sözkonusu olan, geçmişe, geçmişin kurum ve normlarına nostaljiden çok farklı, nostaljiyle ters bir belirlenimdir. Gotikte geçmiş, yeni kuşakların üzerinde tasallut eden bir olgudur ve böylesi bir geçmiş tasavvuru ortaçağı henüz daha yeni geride bırakmış 18’nci yüzyıl modernitesinin duruşu ile çelişmek bir yana uyum gösterir.

Gotik edebiyat eserleri, ‘sessiz sinema’ döneminden bu yana sinemaya uyarlanmışlar ve gerek uyarlama, gerek özgün senaryolara dayalı gotik filmler zaman içinde korku sinemasının bir alt-türü haline gelmiştir. Sinemaseverler nezdinde daha çok görsel ikonografisi üzerinden ayırdedilir hale gelen bu alt-türün kalburüstü bir örneği, Meksika asıllı Guilllermo del Toro’nun yönetmen ve ortak-senarist olarak imzasını taşıyan Hollywood yapımı Kızıl Tepe (Crimson Peak) dün (Cuma) ABD ile aynı anda ülkemizde de vizyona girdi. Del Toro, sıradışı bir vampir filmi olan ilk yönetmenlik denemesi Cronos’un (1993) ardından Hollywood’a transfer olmuş ama anavatanıyla bağını da tam koparmamış özgün bir sinemacı. Kariyeri boyunca bir yandan çizgi roman uyarlamaları dahil muhtelif fantastik janrlarda anaakım Hollywood filmleri çekerken bir yandan da İspanya-Meksika ortak yapımı El espinazo del diablo (2001) ve Pan’ın Labirenti (El laberinto del fauno, 2006) gibi kendi kültürüne ait ürünler ortaya koymaya devam etmiş. Korku janrının özsel olarak siyasi bir janr olduğunu, mevcut toplumsal kurumları ya onaylayan ya da eleştiren ürünler içerdiğini söylemekten çekinmeyen del Toro, hem El espinazo del diablo, hem Pan’ın Labirenti’nde siyasi altmetinlerin ötesinde İspanya İç Savaşı’nı fon olarak kullanarak da siyasetten uzak durmamıştı.

Kızıl Tepe ise Anglo-Sakson ve İtalyan gotik korku sineması geleneklerinden beslenen bir çalışma. Örneğin pek çok sahnedeki canlı, doygun renk kullanımı doğrudan 1960’ların İtalyan korku filmlerinin maestrosu Mario Bava’nın tarzına bir saygı-selam gönderme işlevi görüyor; bu arada bir kil kuyusunun yüzeyinde beliren ölü beden mizanseni ise kült yönetmen Lucio Fulci’nin L’aldida’sındaki (1981) bir zombi diriliş mizansenini bir hayli çağrıştırıyor. Öte yandan başkarakterin soyadı olan Cushing ise İngiliz korku sinemasının ikonlarından aktör Peter Cushing’in soyadına bariz biçimde gönderme niteliğinde. Ancak hayalet sahnelerinde göze batan dijital özel efekt kullanımı ise klasiklere bütün bu göndermeler ile aynı filmde biraz doku uyuşmazlığı yaratıyor.

Kızıl Tepe’yi dikkate değer bir gotik korku filmi yapan temel unsurlar kuşkusuz kendinden önceki gotik sinema örneklerine göndermelerinden ibaret değil, kendisi de katıksız bir gotik anlatıya sahip. Amerikalı zengin bir işadamının genç kızı, gönlünü maddi sıkıntı içindeki genç bir İngiliz aristokrata kaptırır ve onunla evlenerek İngiltere’ye taşınır, kısmen harap halindeki dev bir malikanede yeni kocası ve onun tekinsiz kız kardeşiyle birlikte yaşamaya başlar. Kızıl Tepe’de kuşaktan kuşağa aktarılan bir lanet değil ama yine de çekirdek bir ailenin geçmişinde gizli kalmış bir ‘korkunç vakanın’ yaşamboyu süregiden yansımasının genç bir bireyi adeta esir almış olması sözkonusu ki filmi görsel ikonografisinin ötesinde klasik gotik mecraya demirleten unsur bu. Üstelik del Toro ve senaryodaki ortağı Matthew Robins, ailenin geçmişine uzanan muammayı oldukça tabu sayılabilecek bir olguyla cüretkar biçimde ilişkilendirmişler (hayır, basitçe aile içi taciz değil). Film ilk yarısında, son derece kanlı bir cinayet sahnesi hariç, seyri güzel ama oldukça mutedil bir hayalet filmi olarak akarken, muammanın çözülmesiyle birlikte dehşet düzeyi sert biçimde ivmeleniyor.

Gelgelelim Kızıl Tepe’in anlatısı muhafazakar ve de ayrıca Amerikancı unsurlar da taşıyor. Filmde izleyicinin özdeşleşme odağının Amerikalı genç kadın olmasının ötesinde İngiltere’nin ve İngiliz karakterlerin son tahlilde ötekileştirilmesi, adeta oryantalist anlatılarda Şark’ın ve Şarklılar’ın konumlandırılışına yakın bir konumlandırılış sözkonusu. Hatta gotik edebiyat içinden örnek verecek olursak nasıl Dracula’da İngiliz bir kahraman, Transilvanya’da tehdit altında kalır ve bu tehdit sonra İngiltere’ye de gelirse, burada da tersinden İngilizler Amerika’ya gelip bir Amerikalı’yı İngiltere’ye götürüyorlar ve ardından bu Amerikalı kahraman İngiltere’de tehdit altında kalıyor. Yani Kont Dracula’nın şatosunun yerine İngiliz aristokratların şatosu geçmiş! Filmin muhafazakarlığı ise kızını bu çulsuz İngiliz’e kaptırmak istemeyen zengin babanın haklı bir pozisyonda konumlandırılışında kendini gösteriyor. Filmin ikinci yarısında servet avcısı İngiliz kardeşlerin aile geçmişine dair muamma çözümlendiğinde bu yavan muhafazakarlığın ötesinde bir açılıma zemin oluşuyor ama del Toro bu açılımı, selam-saygı göndermeleri serpiştirdiği eski İtalyan korku filmlerinin en iyi örneklerine oranla geri bir noktaya kadar götürüyor.