Çatıdaki çatlak



25-01-2020 02:58


Metin Çulhaoğlu

Gazetecilikte “kulağı deliklik”, “başkent kulislerinin nabzını tutma”, belirli bir çevreden, örneğin ordunun üst kademelerinden “iyi haber alma” gibi nitelemeler vardır. Bunlara son zamanlarda bir de “şifre çözücülük” eklendi; örneğin bilmem hangi partideki gelişmelerin “şifrelerini çözmek” de artık gazetecilik uğraşının bir parçasını oluşturuyor.

Bu anlamda gazeteci olmadığımız gibi sayılan niteliklerin hiçbirine sahip değiliz.

Ama öyle gelişmeler oluyor ki bunlar hakkında belirli tahminler yürütmek öyle fazla cüret gerektirmiyor. Herkes yapabilir; biz de yapmaya çalışacağız.

***

Eğer devleti kapitalist toplumun bir bakıma “çatısı” sayarsak, bu çatıda her zaman çatlaklar olabileceğini de kabul etmek gerekir.

Yalnızca kriz dönemlerinden söz etmiyoruz; her zaman böyledir. Devlette, örneğin sermaye sınıfının belirli kesimleriyle olan mesafe, iktidardaki ve muhalefetteki siyasal partilerle ilişkiler, ülke için gündelik hayhuyların ötesinde “vizyon geliştirme” ve “sınıflardan göreli bağımsızlık” anlayışı bu tür çatlakların nedenleri arasındadır.

Normal dönemlerde bu çatlaklar fazla çatırtı sesi çıkarmadan belirli sınırlar içinde tutulur. Farklı konumda yer alanlar farklılıklarını “devlet ciddiyeti ve sorumluluğu gereği” uçlara taşımaktan kaçınırlar.

Bugün Türkiye’de durum biraz daha farklı görünmektedir.

Bunun nedeni yaşanan bir kriz olabilir mi?

Biz bu soruya dar anlamda “evet” yanıtını veriyoruz. “Dar anlamda” diyoruz: Ülkenin tümünü saran ve etkisini toplumun her kesiminde hissettiren genel bir krizden söz etmiyoruz; devlet denilen aygıt içinde yaşanan “özel” bir krize işaret ediyoruz.

En fazla dışa vuran tarafı da yargıdaki ve yargı kararlarındaki curcunadır.

***

Akla ilk gelen açıklama herhalde geleneksel özelliklerinin en azından bir kısmını hala sürdüren devlet aygıtının “başkanlık” denilen sistemin işleyişine henüz tam ayak uyduramaması olacaktır.

Bu olabilir ya da vardır; ama biz bunun dışında daha “özel” birtakım durumlara değinmek istiyoruz.

Bizce birinci etmen, başındaki kişiyle birlikte bugünkü rejimin kalıcılığı konusunda ortaya çıkan tereddütlerdir.  Devlet aygıtındaki unsurlar bugün bir siyasal partinin iktidardan düşüp yerine bir başkasının gelmesi gibi olağan gelişmelerin ötesinde bir durumla karşı karşıyadır. Tereddütler, bir siyasal iktidarın gelip gitmesinin ötesinde, bir rejimin, bir sistemin ömrüyle ilgilidir. Böyle olunca, en tepedeki güç odaklarına bağlı kalanlar gözlerini karartıp en aşırısını yapmaya yönelirken mevcut olanın “gidiciliğine” kanaat getirenler bir şekilde kendilerini kurtarmaya, birtakım işler yaparak “temayüz etmeye” çalışacaklardır. Bu arada, yeni bir şekillenmede ipleri kendi ellerinde tutmak isteyenler de cabası (özellikle MHP bağlantılı unsurlar)…

İşleri kızıştıran başka bir etmen daha vardır: Bugün AKP’nin ve liderinin dışında FETÖ deniyor, Davutoğlu ve Babacan’ın partilerinden söz ediliyor; bunlara bir de Saadet Partisi’ni ekleyin ve düşünün:  Bu unsurların istisnasız hepsi 20 yıl önce aynı kulvarda bir arada değiller miydi? Saadet Partisi’ni düşersek, diğer unsurların hepsi 2013’e kadar birlikte yol almadılar mı?  Davutoğlu ve Babacan’ın “kopmaları” daha dünkü olay değil mi?

O zaman şu da bir siyaset kuralı sayılmalıdır: Devlet aygıtını önce etkileyen, sonra ele geçirip şekillendiren bir siyasal oluşum bunun ardından kendi içinden beş ayrı siyasal yönelim çıkarıyorsa o aygıtta mutlaka çatlaklar da ortaya çıkacaktır. “Gidicilik-kalıcılık” konusu gündeme girmişse bu çatlaklar daha da belirgin hale gelecektir.

Beşli içindeki belirli bir unsuru ya da unsurları karşısına alan çoklu kombinasyon olasılıklarını ise matematikçilere bırakıyoruz.

***

Bitirirken iki notumuz olacak.

Birincisi: Bu hengâmede rejim her şeye rağmen belirli bir avantaja, solun bile olumlayacağı bir araca sahiptir: Karşında kim varsa hepsine “FETÖ’cü” dersin, olur biter… 

İkincisi: Bugün HDP ve TİP dışında mecliste temsilcisi olan partilerin hepsinin en azından “üst yönetimleri” az önce sözü edilen kombinasyonları ilgiyle izleyip bunlardan birini mutlaka takdir ve teşci ile karşılayacaktır.

Nihayet, izleyip çıkarsamalar yapmak dışında “bizlerin” taraf olacağı bir konu kesinlikle değildir.