Bugün gençlik ve aynı zamanda “spor” bayramı!



19-05-2015 16:35


Kurtuluş Kılçer

Devlet, mülkiyet, din ve spor: Spora nasıl bakmalı?

Bu yazı, Fenerbahçe futbol takımına sıkılan kurşunlar sonrası kaleme alınan bir tepki yazısıdır. Aynı zamanda, bugünün anlam ve önemi dolayısıyla “19 Mayıs Atatürk’ü anma, gençlik ve spor” bayramı vesilesiyle üzerinde hiç durulmayan spor konusuna dair aykırı bir deneme yazısı olarak okunmalıdır.

Spor, bugün, başta futbol olmak üzere, işçi sınıfı dahil toplumun hemen hemen her kesimini sarıp sarmalayan bir olgu ve gerçeklik olarak karşımızda. Yok saymak şöyle dursun, gündelik yaşantımızın neredeyse bir parçası. İster futbol liglerinin tutkunu olan işçiden, ister okullarda beden eğitimi derslerini alan öğrenciye kadar, spor, derin etkilere sahip.

Yok sayamıyoruz, yaşamımızdan çıkaramıyoruz, kitlelerin meşgalesi olan bir gerçekliği yadsıyamıyoruz. Tam da bu yüzden karşıya alınamıyor, ancak, eleştirilemeyecek kadar da düşün dünyamızın dışında. Daha doğru bir deyişle, eleştirilmesi için toplumsal algıda boşluk yokmuş gibi bir durum.

Her olgu böyle değil. Örneğin  devlet ya da din, bugün insanların gündelik yaşamlarında ve aynı zamanda siyasi tutumlarında bizzat tartıştığı konuların başında geliyor. Düşün dünyasının, tam da içinde bir yere sahipler.

Ancak, söz konusu spor olunca, sanki doğal ve tarihi olmayan bir nesneymiş gibi insanın ayrılmaz bir parçası gibi hatta iyi ve sağlıklı insan olmanın bir alanıymış gibi tasavvur ediliyor.

Yanlış bilinç bu. Buna gireceğiz, ters dönmüş bir olguyu ayakları üzerine oturtmak gerek!

Egemen sınıf bu işi iyi beceriyor. Normalleştiriyor, doğallaştırıyor, meşrulaştırıyor, yabancılaştırıyor... Örneğin “kutlu doğum haftası” gibi. Tarihimizin bir parçası olmayan bu kutlama, bugün neredeyse doğal bir kültürel ya da dini miras gibi algılanıyor. 1989 yılında Nur Cemaati’nin girişimiyle Diyanet İşleri Başkanlığı tarafından “karar alınarak” hayata geçirilen bu etkinlik haftası, önce Mevlit Kandili hemen sonrasında kutlanmak üzere Hicri takvime bağlanmıştı. Sonra 1994 yılından sonra miladi takvime göre yeniden dizayn edildi ve 20 Nisan tarihi etkinlik haftasının başlangıcı kabul edildi. Bir resmiyet vardır burada ve genelgelerle bir devlet politikası haline getirildi. Türkiye dışında, İslam Peygamberi Muhammed’in doğum gününü bu tarih olarak kabul eden ve kutlayan başka ülke olmamasına rağmen... Bir de Hz. Muhammed’in doğum gününü kesin olarak bilen kimsenin var olduğuna inanır mısınız? Bu konuda da büyük bir belirsizlik ve İslam dairesi içinde büyük bir tartışma var ayrıca.

Örneğin, bir başkası, kafa tokuşturmak gibi. Kafa tokuşturmanın insanlara özgü bir yanının olmadığını, eski bir yazıda, yazmaya çalışmıştım ve insana yabancı bu “davranışı” bugün toplumda kafanızı çevirdiğinizde her yerde görmeniz, dehşetle düşünmenize neden oluyor. El öpmek, etek öpmek, gözlerinden öpmek, alnından öpmek, yanaklarından öpmek, eşik öpmek, yere düşen ekmeği öpüp alnına götürmek gibi onlarca davranış biçiminin var olduğu kültürel değerin yerine kafa tokuşturmanın geçmesi, kültürel “reddiyenin” çarpıcı bir örneği... Ancak, kafa tokuşturmanın, tarihsel karşılığı, bilimsel yanı, kültürel değeri ya da insana aitliği ise bulunmuyor. Ne oluyoruz, nasıl yaşıyoruz, nasıl düşünüyoruz: söz konusu kitleler olunca, buraya takılmak ve “ideoloji ve bilinç” konularına yeniden ama yeniden dönmek gerek. İşçi sınıfını sarmalayan bu kültürel ideolojik değişimlerle mücadele etmeli mi etmemeli mi?

Türban da böyle değil miydi? Bugün “baş bağlamak” deyiminin evlendirme ile ilgisi nerede, türbanın nasıl bir simge haline geldiği nerede? Tehlikeli konular bunlar ve siyasetle doğrudan ve hacimli bir bağı var.

Konu konuyu açıyor... Halk oyunları ile haremlik-selamlık ilişkisine de değinebilirdik. Kafkas halk dansları ya da çiftetelli ile haremlik-selamlık ilişkisini kurabilen var mı aramızda? Ya insanlığın binyıllardır biriktirdiği kültürde bir sorun var ya da bugün din adına ortaya konan dayatmalarda...

Ortada bir sorun olduğu açık. Ya kabul edeceğiz, boyun eğeceğiz, ya da bu putlarla hesaplaşacağız. Akıl açılmalı, öz ile biçim arasındaki gerçekler açığa çıkarılmalı, insanlığın kültürel değerlerinin dünden bugüne gelişimi gözler önüne serilmeli... Serilmeli ki, bu yanlışlıklar, bu illüzyonlar, hayatın akışına terslikler ortadan kaldırılabilsin...

Ama, tek başına mesele bu olsa idi keşke... Bu yanılsamaların ne yazık ki toplumsal ve siyasal mücadelede etkili karşılıkları var ve “yanlış bilinç” başta emekçiler olmak üzere toplumun bütününü tasallut altına almış bulunuyor. Elbette işçi sınıfını bu ‘aydınlanma-bilinçlendirme’ faaliyetleri ile kendine getireceğimiz sanılmasın... Ancak bu toptan gericileşmenin ve piyasalaşmanın karşısına gerçekleri ortaya sermenin de zararı yok.

Bir deneme yazısı olarak, bu yazının da, putlara dokunan bir içeriği olacak. Uzun oldu örneklerimiz ve spor konusuna giriş yapmanın zamanı geldi.

Spor da, yerli yerine oturtulmalı, yeni bir bakış geliştirilmeli, işlevi açığa çıkarılmalıdır.

Sporun öyle eski bir tarihi olduğu düşünülmemelidir. Olsa olsa 150 yıllık bir geçmişi var. Olimpiyatların, antik Yunan ile bağları bambaşka bir gerçeklik... Antik dönemde, “savaş ve yarış oyunu” olarak başka bir şeydi bu ve ta ki ilk olimpiyat oyunları gerçeklenene kadar aslında ortada da yoktu. Yoksa Yunanlıların bu oyunları, yüzyıllardır oynadığını mı düşünüyorsunuz? 1870-1871 Fransa-Almanya savaşı sonrası ortaya çıkan bir proje olarak gündeme getirildiğini belirterek herkesin işini kolaylaştıralım. Paris Komünü’nün, yani ilk işçi iktidarının bunlarla bir ilgisi var mı diye düşünmeyi siz okurlara bırakalım.

Futbol, işçi sınıfı oyunu olarak İngiltere’de doğdu. İşçilerin, öğle aralarında oynadıkları bu oyunun, bugün nereye geldiğini neredeyse herkes biliyor. Roma döneminin arenalarını ve gladyatörlerini anımsatan bir içerik ve biçimle bugün karşımızda olan futbolun gelişimi budur ancak bugüne baktığımızda etkisi çok büyük olmuştur. İşçilerin boş zamanlarını bununla doldurulmasına karşı çıkan komünist bildirilerin fabrika önlerinde dağıtıldığı yaşanmışlıklar var. Yani sınıf mücadelesine ket vurduğu bile düşünüldü futbol, ortaya ilk çıktığı zamanlarda... Aslında çok ta haksız değillerdi, stadları bir uyku tulumuna benzeten burjuva sınıfı ortadaysa eğer...

Hentbol gibi, örneğin, spor dallarının tarihi futboldan çok sonradır ve 20. Yüzyılın başlarında ortaya çıktığı bilinmektedir. Sanırım başka örneklerde verilebilir, yamaç paraşütü gibi. Ancak sporun geçmişi çok eskilere dayanan tarihsel bir olgu mu, yoksa kapitalist bir dünyanın içinde ortaya çıkan bir alan mı olduğu açık olarak görülebilir.

Sporun, kapitalistleşmeyle, bu tarihsel gelişimle doğrudan bağı var.

Bir de kafaları  karıştıran önemli bir konu da spordan ne anlaşıldığı üzerine... Bedenin ve ruhun mutluluğunu hedefleyen kurallı oyun tanımı yeterli mi sizce? Spor denince, herkesin farklı algılayışı oluyor. Örneğin sabah koşusuna çıkmak, ‘sabah spor yaptım’ demek kimseye şaşırtıcı gelmiyor. Spor derslerinde öğrencilerin birlikte maç yapması da spor olarak algılanabiliyor. Ya da boksta olduğu gibi rakibinin burnunu kırmak, daha fazla ağırlık kaldırma dalı olarak bilinen halterin de spor sayılması gibi.

Spor, içinde çok fazla parametreyle birlikte ele alınmalı...

Sporun içinde oyun var.

Sporun içinde vücut egzersizleri var.

Sporun içinde savaş talimi var.

Sporun içinde piyasa var.

Bütün bunların iç içe geçtiği bir tablonun kafa karıştırıcı olduğunu kabul etmemiz lazım. Bugün spor, modern spor, kurumsallaşmış ve kapitalistleşmiş bir olgu olarak değerlendirilmeden ele alınamaz. O yüzden, oyunu, vücut egzersizlerini bir tarafa bırakarak sporu ele alırsak, bugünkü spordan ortak bir tanım ve anlam çıkartmamız gerekiyor.

Spor, bugün tıpkı, kutsanan devlet baba gibi toplumda pozitif bir anlama sahip. Örneğin dinin tarihsel olarak oynadığı rolü ve toplumsal olarak işlevi değerlendirildiğinde, din, nasıl ki kutsal bir alan olarak  görülüyorsa, spor da neredeyse aynı kutsanmışlığa sahip bir değerler sistemine sahip: Renkleriyle, simgeleriyle, marşlarıyla, ritüelleriyle toplumda büyük bir yanılsamaya karşılık düşen, neredeyse dinin toplumda oynadığı rol kadar etkiye sahip. Spor, mülkiyet gibi tartışılmıyor. Mülkiyet hakkı, özel mülkiyetin doğal karşılanması ya da üretimin toplumsallaşmasına rağmen mülkiyetin özelleşmesi arasındaki büyük çelişki nasıl ki toplumsal algıda bir eleştiriye tabi tutulmuyorsa spor da öyle...

Spor bugün, egemen sınıfların egemenlik araçlarından, hem ideolojik hem de kurumsal olarak,  biridir.

Taraftar olmak, köküne kadar indirgersek aslında dereceleri farklı bir milliyetçiliğin başka bir tezahürü değil midir? Kimliktir o, ortak acıları, ortak sevinçleri, geçmiş bir tarihi ve gelecekte bir kader birliği vardır, takımınızla, kulübünüzle, taraftardaşlarınızla... Bunun siyasetteki klasik milliyetçilik tanımıyla benzerliği şaşırtıcı değil mi?

Dincilik, bir din milliyetçiliği değil midir? Türkçülük ya da Kürtçülük bir etnik- ulusal milliyetçilik değil mi? Sporda, holiganizmin milliyetçiliğe yaklaştığı konusunda ise daha genel bir çerçeveyi yazmakta bir sakınca görülmemelidir.

Sporun, kapitalistleşmeye paralel hatta emperyalist yayılmacılıkla birlikte bir gelişim içinde olduğunu tarihsel kesişme zamanlarıyla birlikte söylemiştik. Ancak bu zaman dilimlerinin çakışmasından öte, daha büyük anlamlar da içermektedir. Örneğin 1. Dünya savaşı öncesi Almanya’da başlayan ve sonrasında Türkiye’ye de getirilen okullardaki spor dersi uygulamaları, bir toplumu savaşa hazırlama amacından başka bir şey değildi. Bizim 19 Mayıs’larda gençlerin yaptıkları atlama, zıplama, kol ve bacak hareketlerinin senkronik gösterisi, askeri talim hareketlerinin yeniden ve dönüştürülerek uygulanmasından başka bir şey değildir. Beden Eğitimi derslerinde, sağa çark vb. komutlarıyla hafızamızda kalan “yanaşık düzen eğitimlerinin” askeri bir eğitim olduğunu çoğu zaman görmezden gelir ya da üzerinde durmayız.

Bu açıdan sporun, bugün spor olarak eğer tek başına futbolu anlamıyorsak, savaşla, emperyalist yayılmacılıkla doğrudan ilgisi bulunuyor. Sporu, kendi tarihsel bağlamında kopartacaksanız başka, bunun da bilimsel bir yanı ne yazık ki mümkün değil...

Sporun sağlıkla ilgisi var mıdır? Bu soruyu uzun uzun düşünüp yanıtlamak lazım. Elbette bir sabah koşusunun, uzun ve yorucu olmayan bir yürüyüşün... İnsan, doğayla mücadeleyle şekillenmiştir. Oyunun, çocuklarda ve gençlerde bu kadar etkili olmasının nedeni bu mücadele evriminin sonucudur aslında. Çocuk oyunla öğrenir, gencin bedeni oyunla gelişir. Buna ihtiyaç vardır ve doğal bir evrimsel sürecin kendisidir aslında... Buraya kadar ne güzel... Bu anlama gelmek üzere spor ya da başka bir kavramla vücut egzersizi artı oyun ile birlikte, ortaya çıkan tablo bir sorun yaratmıyor...

Ancak boksu nereye koyalım? Burun kırmayı, kaş patlatmayı, kulak kabartmayı spor olarak saymak... Şiddet insanın doğasında var mı diyeceğiz? Futbolcuların kalplerinin büyüdüğünü bilir misiniz ve bunun sonrasında ciddi sorunlara yol açma olasılığını? Ya da halteri; yarım kilo daha ağır kaldırmak için bütün kemik ve omurga yapısının zarar gördüğü bir faaliyeti doğal karşılamayı “doğal” buluyor musunuz? Halter, eğer spor sayılıyorsa, spor hakkında işte tam da bu yüzden iki kere düşünmek zorundayız.

Mesele başka bir açıdan da saçmadır. Daha ağır kaldırmak, daha yükseğe zıplamak, daha hızlı koşmak... İnsanlar neden böyle hedefler koyar ki? 100 metrenin 8 sn. Altında koşulamayacağı insan yapısının, biyolojik özelliklerinin ve vücut anatomisinin sınırlarıyla ilgilidir. Saliselerle ölçülen farkları, büyük bir olaymış gibi televizyonların vermesini aptalca bulmuyor musunuz? Burada büyük bir sorun vardır. Düşünmeye başlamak gerek, düşünmeden olmaz, düşünmeden değiştiremezsiniz... Örneğin tenis güzel bir eğlence olabilir, ancak yaşlı bir tenis şampiyonu göremezsiniz... Bu yüzden tenis sporuna bile baktığınızda büyük turnuva ve paraların döndüğü bir organizasyon aslında insan sağlığı üzerine değil piyasa için düzenlenmiştir. Tenis sporcularının bel kayması sorunu yaşama olasılıklarının çok yüksek olduğunu söylersek eğer, tenis sporunun o elitist yanını yerden yere vurmuş oluruz.

Bugün spor diye önümüze koyulana baktığınızda, pembe dizileri izleyip ağlayan ev kadınlarının yaşadıkları yanılsamadan başka bir şey göremezseniz.

Kimse salise ya da milimetre ya da miligramlarla ölçülen başarıları insanlığın gelişimi olarak göstermesin. İnsanlığın gelişimi, insan bedenini daha fazla zorlamak üzerinden değil, insanlığın bilimsel, düşünsel devrimi ve toplumsal ilerlemesi ile mümkün olacaktır.

Bedenle değil, kafayla... Elbette sağlam kafa sağlam vücutta bulunmalı.

Spor, kapitalizmle gelişti, kapitalizmde bugünkü şeklini aldı. Spor, tam anlamıyla piyasa dediğimiz canavarın elinde bugün modern spor olarak karşımızda! Spordan ortak bir tanım anlayacaksak bugün sporu kapitalist spor olarak tarif etmek durumundayız.

Bugün modern spor, kapitalist spordur.

Hep birlikte, kapitalist sporun ne olup ne olmadığını yerli yerine oturtalım, baş aşağı duran sporu ayakları üzerine yerleştirelim.

Bugün spor, barış ve kardeşlik değildir. Tersine şiddet, holiganizm, terör, faşizm gibi bir dizi barış ve kardeşlikle bağdaşmayan olaylar sporla iç içedir. Taraftarlar arasındaki kavgaları bir tarafa bırakın, Fenerbahçe futbol takımı otobüsünün silahı bir saldırıya uğraması, adlı adınca bir terör eylemine muhatap kalmasını spordan ayırabilir miyiz? Bunu münferit sayarak ve spora yakışmıyor diyerek, bizzat sporun beslendiği ve beslediği siyasal zemini görmezden gelerek bir spor tanımı yapılamaz. Din için de bunu söylediler. Dinde kardeşlik, barış ve huzur var dediler, Irak ve Suriye’de dinci terör örgütü IŞİD’in yaptıklarını gördükçe, söylenenler sadece yalandan ibaret kalmadı mı?

Kapitalist sporda, oyun ve iyi vakit yok. Sporda kumar, rüşvet, haksız kazanç sporun kendisidir aslında. At yarışlarını spor olarak değerlendirmenin hiçbir mantıki tarafı bulunmuyor. Anadolu’da spor kulübü adıyla kurulan lokallerde yıllardır kumar oynandığını bilmiyor muyuz?

Kapitalist sporda, insanlık yoktur. Sporcular alınıp satılan bir metadır. Kiralanır, bonservisi vardır. Roma döneminin kölelik sistemi aynen geçerlidir. Kapitalizm modern kölelik sistemidir. Tek farklı ücretli olmasıdır... Onlarda da gladyatörlerin arenaları vardı, bugün de hem de aynı isimle stadyumlar var. Ne farkı var?

Kapitalist spor, bir piyasadır. Şirketler vardır, hisseleri dolaşır, borsada değer kazanır, parayla meta değiş tokuş edilir gibi sporun metası olan müsabakalar da aynen parayla mübadele edilir. Sporda temel amaç, kar etmektir, tıpkı her hangi bir kapitalist işletme gibi. Spor, kapitalizmde, insanlığın mutluğu, iyi vakit geçirecek bir zaman, insan sağlığı için kurgulanan bir etkinlik, sağlıklı toplum vs. değildir.

Bugün spor, doğum lekelerinin izlerini taşıdığından dolayı değil, bizzat doğumunun doğal gelişimi ve sonucu içindedir. Tıpkı devlet, mülkiyet ve din gibi... Onun toplumsal yabancılaşması ise tıpkı devlet, mülkiyet ve din gibi bir yanılsamadan ibarettir.

Kapitalist spor, karşıya alınmalıdır, yerden yere vurulmalıdır, insanlığın gelişiminde engellerden biri olduğu bilinmelidir. Putlarla savaşmazsak, yel değirmenleriyle uğraşmak hatasına düşmek işten bile olmayacaktır.

İşçi sınıfı mücadelesi, sporu da biçimlendiremez mi, işçilerin hak ve adalet mücadelesinin bir tarafı haline getiremez mi diye sorabilirsiniz. Spor, eğer bu mücadeleyi erteleyecek bir olguysa; karşıya almaktan çekinilmemelidir.

Ancak, ya tersine ise; o zaman burjuvazinin korkulu rüyası haline gelir. Emin olun, bu durumda, ligleri bile ertelerler...

Stadlar uyku tulumuydu sermaye sınıfı için... Uyku tulumlarından uyanmaya başlayan taraftar gruplarına çıkın tulumlarınızdan diyelim hep birlikte!

Oyun başka, egzersiz başka, ortak vakit geçirme başka... Bunlara spor diyecekseniz o zaman başka...

Yeni bir spor tanımı yapılmalıdır, yeni bir spor mücadelesi verilmelidir. Bugünkü kapitalist spora karşı yeni bir alternatif spor ideolojisi ortaya konmalıdır. Stadlar beleş olacak, sporcu alınıp satılmayacak, tv’lerde müsabakalar ücretsiz gösterilecek, bütün spor salonları ücretsiz halka açılacak, insan sağlığına zarar veren spor kolları ortadan kaldırılacak, kapitalizmin meslek hastalıklarına karşı kitle sporları yaygınlaştırılacak, spor yarıştan daha çok dayanışma amacıyla kurgulanacak, loto, toto, at yarışları üzerinden kumar yasaklanacak, spor kulüpleri aidat üzerinden zenginlerin lobi ve piyasa ilişkileri geliştirecekleri yerler değil, spor yapacak yurttaşların üye olacakları örgütlenmeler haline gelecek...

Yeni bir spor...

Yeni bir spor, insanca spor.

Yeni bir spor, herkes için spor.

Yeni bir spor, borsada değil, arsada spor.

Putları yıkalım!

Bir “spor” düşünün, Türkiye’nin en büyük kulüplerinden biri olan bir futbol takımına terör eylemi düzenleniyor. Spor nedir, karar sizin!