Boğaziçi’nde bir kale ve bir garip Nâzım Hikmet



20-12-2014 11:37


B. Sadık Albayrak

Skandalsız kalan Türkiye’de, Boğaziçi’nde, Nâzım Hikmet kavgasının getirdiği açıklıkları görmeyi deneyebiliriz. Düzenin kendisi tepeden tırnağa skandala dönüşmüşse, yaşanan hiçbir şeye şaşırmak mümkün değildir. Boğaziçi Üniversitesi’nde Nâzım Hikmet Merkezi açılması başlı başına bir skandaldır ve bunun böyle olduğu açılışında bütün çıplaklığıyla ortaya serilmiştir. Ama her şey sanki dünyanın en olağan işlerinden biriymişçesine olup bitmiştir.

Skandalsız Türkiye’de, Nâzım Hikmet adına yapılan bir açılışta Orhan Pamuk’un konuşmacı olmasına önce sosyalistler şaşırmış ve tepki göstermişlerdir. Sosyalistler olmasa ve eyleme geçmese hiçbir şeyin şaşırtıcı gelmediği bir Türkiye’deyiz artık. Bunun da böyle olması olağan, topyekûn skandal bir düzene kökten bir seçeneği devrimci sosyalistler getirebilir. Türkiye’yi tamircilik değil, devrimcilik kurtarabilir ancak.

Yalnızca bugünün Türkiye’sini değil, dünün Türkiye’sini de koruyup bu tarih ve gelecek yağmacılarından kurtaracak olanlar sosyalistlerdir. Sermaye, bugünümüzü yağmalamak için tarihimizi de yağmalamak zorunda. Otuz kırk yıldır, artı değerden en çok payı, bellek silmek ve yeni bir tarih yazmak için çalışan ideologlara ayırmaları bundandır. Televizyon prof. dr.lerinin maaş ve servetleri bunun kanıtıdır. Bellek silme, tarihi çarpıtma işinde Boğaziçi Üniversitesi, bir savaş terimiyle belirtirsek, stratejik bir yerde durmaktadır. Burada Nâzım Hikmet için bir araştırma merkezinin açılması ve buraya Nâzım Hikmet Vakfı yöneticilerinin koşa koşa gitmesi, bu savaşta ne kadar güçlü olduklarının bir göstergesidir.

Boğaziçi Üniversitesi karşıdevrimci edebiyatın merkezidir

Brecht’in dediği gibi, A’yı söylerken B’yi de eklemek durumundayız; yalnızca, açılışta emperyalizmin savaş kışkırtıcısı Orhan Pamuk’un konuşmacı yapılması değil, Boğaziçi Üniversitesi’nde Nâzım Hikmet adına bir merkez kurulması da emekçi edebiyatı ve kültürüne bir saldırıdır. Bunun böyle olduğunu anlamak için bugüne kadar Boğaziçi Üniversitesi’nde eğitimi verilen, sempozyumu yapılan edebiyata bakılabilir. Boğaziçi’nden yetişmiş yazarların eserlerinin basit bir değerlendirmesi, Nâzım Hikmet’in burayla nasıl bağdaşmadığını, “antagonist” çelişki içinde olduğunu apaçık gösterir. Türk edebiyatının halkçı ve gerçekçi çizgisinin ortadan kaldırılması için en ateşli kadrolar Boğaziçi Üniversitesi’nde istihdam edilmektedir. Bu üniversitenin edebiyat bölümlerinin temel işlevi, öğrencileri bu yolda yetiştirmektir. Cengiz Gündoğdu’nun özlü deyimiyle, “suratındaki sivilcenin acısını roman yapan” küçük burjuva edebiyatının seksenlerden sonraki doğum yeri ve korunup kollandığı ana kucağı burasıdır.

Nâzım Hikmet kavgası kopunca, bu düşüncemi doğrulamak için üniversitenin internet sayfasında edebiyat bölümünde ders veren hocaların çalışma başlıklarına hızlıca baktım. Koca Türk edebiyatı denizinde, Boğaziçili hocaların hemen hepsi yalnızca üç yazarı incelemişler; Ahmet Mithat Efendi, Ahmet Hamdi Tanpınar, Orhan Pamuk. Bu yazarlar için sempozyumlar düzenlemiş, bildiriler yazmış, kitaplar hazırlamışlar. “Hace-i Evvel”, ilk öğretmen Ahmet Mithat için en özlü saptamalardan birini Tanpınar yazmıştı; “çarşının edebiyattaki sesidir.” Çarşı deyince, isyancı Beşiktaş Çarşı akla gelmemeli, Ahmet Mithat, kapalıçarşının, esnafın duyarlığını temsil eder. O yüzden Rakım Efendi, yüz altına satın aldığı bir köleyi, cariye, piyano dersi aldırıp bin altına alıcı bulacak hale getirince pek sevinir. Oysa aynı yıllarda gerçekçiliğin ilk yapıtlarından birini veren Samipaşazade Sezai’nin “Sergüzeşt”inde, bütün insani nitelikleri yok edilmek istenen kölenin, cariyenin trajik isyanı duyulur. Boğaziçi edebiyat prof. dr.leri, Türk edebiyatının araştırma ve düşün dünyasına “Sergüzeşt”i değil, Rakım Efendi’yi, Sezai’yi değil, hep ve tek, “ilk dönek” Ahmet Mithat’ı getirir. Onun dönekliğini Yalçın Küçük’ün “Aydın Üzerinde Tezler”inde uzun uzun okuyabilirsiniz.

Orhan Pamuk, Esad Mektubunda kendini yazdı

Orhan Pamuk için bir şey yazmaya gerek var mı; kendisini en edebi biçimde, Suriye devlet başkanı Beşar Esad’a imzaladığı mektupta yazmıştır. Ahmet Hamdi iyi bir edebiyat tarihçisidir fakat bir yazar olarak keşfi ve gündeme gelmesi 12 Eylül’den sonradır; Boğaziçi Türk Edebiyatı bölümünün açılması da aynı sıradadır. Demek ki bir kere daha Engels’in sözünü anıyoruz; ihtiyaç keşfin anasıdır. Boğaziçi Üniversitesi, sermayenin ihtiyaç duyduğu edebiyat keşiflerinin hem anası, hem babası, kıyısında kurulduğu hisarların birebir çağrışımıyla, tam kalesidir.

Otuz yıllık verimli edebi üretimini, emekçi sınıfın şairi komünist Nâzım Hikmet’i bu kaleye kapatma girişimiyle taçlandırmak istemektedir.

Nâzım Hikmet Merkezi kurulması, bunun açılışında Orhan Pamuk’un konuşmacı yapılması bu işin tuzu biberidir. Ortada 12 Eylül faşizmiyle yaşıt, tatsız, genç kuşakların edebiyat beğenisini ve bilincini belirleyen acı bir gerçek vardır. Bugün edebiyat üzerine araştırmaya, düşünmeye başlayan her genç, Boğaziçi Üniversitesi’nde kotarılmış kitaplarla işe başlamaktadır. Bu kitapları, Osman Çutsay’ın deyişiyle “Belge’li Birikim gericiliğinin” İletişim Yayınevi basar ve yayar. Akademi bunların kontrolü altındadır. Edebiyat eleştirisi geleneğini ele geçirmişlerdir ve toplumsal ilgileri dışlayan, burjuva anlayışlarını bilimsel diye mutlaklaştıran bir hegemonya kurmuşlardır.

Koskoca Türk edebiyatından bula bula üç yazarı bulmuşlardır; bugünlerde Seyyit Nezir’in solcu damarlar keşfettiği Ahmet Hamdi’yi bir yana ayırırsak, ikisinin belirgin özelliği “esnaflığı” temsil etmeleridir. Biri onun gözüyle yazıyor, öteki bir aydın mesleği olan yazarlığı esnaflığa indirgiyor. Elbette, devrim arifesinde bir Türkiye’nin esintilerini taşıyan “Müşahedat” ve “Jöntürk”ün yazarına, hâce-i evvele hakkını veriyoruz; tekellerin ortaçağında insanın sürüleştirilmesinin, cahilleştirilmesinin bir aracı kılınan skandal bir edebiyata katlanmayı ise geleceğin tarihçilerine bırakalım.

Boğaziçi Üniversitesi, Robert Kolej’ken hocalığını da yapan ve “Aşiyan”ı, alt ucuna kuran Tevfik Fikret’i görmüyor. Namık Kemal, Nabizade Nâzım, Ömer Seyfettin, Yakup Kadri, Reşat Nuri, Memduh Şevket, Sabahattin Ali, Sait Faik, Orhan Kemal, Köy Enstitülü halkçı yazarlarımız Fakir Baykurt, Mahmut Makal, Talip Apaydın, Yusuf Ziya Bahadınlı, 40 Kuşağının sosyalist şairleri, adları sayfalar dolduracak edebiyatımızın gerçekçi birikimi Rumelihisarı’ndan içeri giremiyor. Bu, Boğaziçi Üniversitesi’nin doğasına uygundur. Bütün varlığımıza burjuva sınıfının ideolojisiyle bakışın zorunlu sonucudur.

Metris ile Boğaziçi Üniversitesi

Seksenli yılların sonunda, bu kadar sermaye üniversitesi henüz açılmamışken, Yalçın küçük, Boğaziçi’ni, “özel sektörün özel ve güzel üniversitesi” ilan etmişti. 90’larda ilan edilmemiş bir darbeyle Türkiye’nin başına oturtulan bir başbakan, Tansu Çiller bu üniversiteden çıktı. İktidara çıkış töreni ile Sivas’ta aydın katliamı bir arada oldu. Edebiyatımızın çalışkan karıncası, sosyalist bilinci Asım Bezirci orada yakıldı. Metin Altıok, Behçet Aysan, Asaf Koçak, Nesimi Çimen, Hasret Gültekin, adını yazamadıklarım, hangisi için bu üniversiteden tek satır düşünce çıktı?

Sorunu hep çözümle birlikte düşünen aydınımız Yalçın Küçük, Boğaziçi Üniversitesi için “Kurtuluş Yazısı”nda şöyle bir gelecek kurmuştu: “akılcı bir iktidarın ilk gününde gerçekleştirmek istediğimiz ayrıntılardan birisini daha yazmak istiyorum; Boğaziçi Üniversitesi’ni bu binadan çıkarırız. Burasını yazarlar evi yaparız. Türkiye’nin ve belki de dünyanın bu en güzel coğrafya parçası, Türkiye’nin yaratıcı yazarlarına ve sanatçılarına layıktır. Burasını, yazarlara veririz.” Hocadan esinle anlıyoruz ki Nâzım Hikmet’i, Tevfik Fikret’i, Asım Bezirci’yi, genç Hasret Gültekin ve emekçi Nesimi Çimen’i, onların çizgisindeki insan sevgisi yüklü yazar ve sanatçıları Boğaziçi’ne getirmek için akılcı bir iktidara, devrime ihtiyacımız var. Devrimin ilk gününde olacakları düşleyen Yalçın Küçük, şöyle devam ediyor: “Boğaziçi Üniversitesi için yer olarak da Metris’i düşünüyorum. Şimdi hapishane olarak kullanılan binaların, iktidarımızın başlarında özel sektöre bırakacağımız perakendi ticaretle uğraşacak bilgili ve elitist bakkallar, büfeciler, sandviççiler yetiştirmek için uygun olduğuna inanıyorum.”

Ne kadar hoş, esnafın edebiyattaki sesi Ahmet Mithat ile günümüz yazıcı esnafı ilgi ve sevgisinden, Boğaziçi Üniversitesi’nin geleceğin esnaflarını yetiştirme ütopyasına çıkıyoruz. Ütopyada, tarih ve toplum içinde tencere yuvarlanmış, kapağını arıyor.

Boğaziçi’nde bir uyanış ateşi yakan FKF’li gençlere selam göndererek, yuvarlanan bu tencerenin kapağını bulmasının çabuk olmasını dileyerek bu yazıyı bitiriyorum.