Bizim Atlantis’imiz, yetimhanemiz…



26-04-2015 03:47


Bazen geçmişi belgelerle, belgelerin gün ışığına vuran yansımalarıyla anmak, hatta günümüzdeki izlerini aramak ve bulmak daha anlamlı hale geliyor. Bugünkü yazımda iki belgeselden bahsedeceğim. Son yıllarda belgesellerin öne çıkan yapısı, özeni, kurmacayla olan yakınlığı, toplumsal olaylardaki çabuk ve toparlayıcı yanı beni de daha fazla belgesel izlemeye itiyor, bazen kurmaca da alamadığım tadı onların gerçek dünyalarında buluyorum. Bir dramdan daha acıtıcı gerçek yaşam öykülerinin izinde milletlerin yaşadığı acıya ortak olma fikrimiz pekişiyor, bir yandan da onların mücadele biçimleri bize örnek teşkil ediyor.

Bu yıl !f’te izlediğim ve soykırımın yüzüncü yılında dikkat çekmek istediğim bir belgesel Bizim Atlantis’imiz. Arthur Sukiasyan tarafından çekilen belgesel 1915 sonrasında Anadolu’nun çeşitli bölgelerinde hayatta kalan yetim Ermeni çocukların toplandığı bir yetimhanenin yazlık konutu olarak kuruluyor.1960’lı yıllarda yapılan ve 80 darbesiyle kapatılan birçok Ermeni’nin çocukluk anısında yer ediyor sanırım ki… Hatta Hrant Dink eşi Rakel Yağbasan o kampta tanışmışlar. Orası biraz da yetim çocukların korunabilme, hayata tutunabilme, bir arada olabilme ve kültürlerine ve birbirlerine sahip çıkma yeri. Ama 80 darbesi sonucu böyle bir toplaşma mekanını sakıncalı ilan edilip hemen kapatılıyor. Bu bile hoşgörüsüzlüğün, hatta tahammülsüzlüğün sınırları anlatmak için iyi bir örnek teşkil ediyor. Belgesel orada çocuk olmuş, anı biriktirmiş insanların öncülüğünde bir anı tazeleme terapisi adeta. Sesler titrek, yarım kalmış çocukluğa özlemle şimdi yeri zar zor bulunan mekanda herkes kendi yolculuğunu tamamlıyor adeta. Bu belgesel bir şey daha öğretiyor ki başka birisinin ya da başka birilerinin varlığına tahammülsüzlük en kötü olanı, en kötü katliamların sebebi bu duygu! Çocukluğuyla kısaca tanışıp selamlaşma imkanı bulduğumuz ve kalleşçe ölümü yüreklerimizi yakan Hrant Dink de bu tahammülsüzlük sonucu katledilen bir insan. Bu belgesele bir yerlerde rastlar mısınız bilmem ama ben izlediğim için mutlu oldum. Yüzüncü yılında yüzleşilmesi gereken bir sorun olarak yine çözümsüz kaldı, soykırım reddedildi. Bu kadar çok konuşulması bile ortada bir sorun olduğunun göstergesi!

Ben Kurtuluş’ta oturuyorum Ermenilerin en fazla olduğu bölge sanırım burası… Onlarla bir arada olmaktan çok mutluyum, yaşamaktan, paylaşmaktan, göz göze gelmekten, kapı komşusu olmaktan… Onları yapılanları düşündükçe içim acıyarak ama…

Sinemanın ucundaki sansür!

İstanbul Film Festivali’ne darbe vuran sansür vakası elbette sinemamızda ilk defa yaşanmıyor. Ama sinemacıları hayatlarından bezdiren, iş yapamaz duruma getiren hatta setlerine polis sokan durumun patlaması da 1977 yılında yaşanmıştı. Önce Taksim’de yürüyüşe geçen kitle daha sonra Ankara’ya yürüme kararı almıştı. Birçok sanatçının iş yapamayıp şarkıcılığa, iş adamlığına soyunduğu dönemdir aynı zamanda bu süreç.  Bu dönemi çekmeyi kafasına koyan Deniz Yeşil Yolara Düştük belgeseliyle Antalya’dan beri sansüre uğruyor diyebiliriz. Antalya’yı karıştıran belgesel krizinden sonra bu sene İstanbul Film Festivali’nde yer alan belgesel yine gösterilemedi. Belgesele üçüncü darbe olarak Eskişehir’den de hayır yanıtı gelince sansürü anlatan belgesel bir nevi sansüre uğramış gibi oldu. Belgeselin yani ö dönemki yürüyüşün özelliği bütün sektörün oyuncusu, set çalışanıyla yolla düşmesi. Halkın Cüneyt Arkın’ı, Fatma Girik’i yollarda görüp coşması, içeriğini dahi bilmediği eyleme sırf onları sevdiği için destek vermesi. Şimdiki eylemlerde ise oyuncuları neredeyse görmek imkansız. Set çalışanları, yönetmenlerle de olur tabii bu iş neden olmasın. Ama oyuncular sektörün görünen yüzü olarak bu işe el atmalı, sahiplenmeli belki de Fatma Girik coşkusuyla eylemleri yönetmeliler. Mesele hala çözülmedi, şu ana kadar yapılan festivallerde durum filmlere yol göstermek. Bazı festivaller ise kısa filmcilere eser işletme belgenizi biz alalım diyerek meseleyi şimdilik kapatmaya çalışıyor ama böyle olmaz. Yollara Düştük belgeselinde olduğu gibi yollara düşmek zamanı şimdi.

Kendin Ol!

Serkan Özarslan ilk uzun metrajında farklı, zorlu bir film macerasına soyunuyor ve hayatımızı sanal dünyanın dışında oynanmış bir oyuna çeviriyor? Tabii şu soruyu sorarak, sanal dünyada oynadığımız oyunu gerçek dünyada oynamak zorunda kalırsak! Film biraz sorunlu, biraz bilgisayarın gizemli dünyasına hakim insanlar arasında vuku buluyor en çok da mesleği oyunculuk olan Zeynep Saygın’a yükleniyor. Oyuncuların bazen gerçek hayata kattıkları rol kesmeler burada farklı bir eleştiri mekanizması olarak karşımıza çıkıyor. Film gerilimli bir atmosferde mülkiyet sorununa Mülksüzler romanıyla bir selam çakarken, yaratılan sanal dünyanın girdabında kimin ne kadar çok debelendiğinin de altını çiziyor. Bence farklı, sürükleyici, sürprizli ve gerilimli bir film izlemek istiyorsanız Kendin Ol tavsiyemdir!

banubozdemir@gmail.com