“Biz işçiler hatıran önünde saygıyla eğiliriz”



30-05-2015 08:14


B. Sadık Albayrak

Orhan Kemal’in romanları, Türkiye’nin 20. Yüzyıldaki değişme ve dönüşmelerinin edebiyatın estetik araçları ve diliyle yapılmış özlü bir anlatımını verir. Bu dönemi, değişme ve dönüşme sürecini bütün edebiyatımızda bulabiliriz, ama hiçbir yazar bunu Orhan Kemal ölçüsünde bütünlüklü ve kapsamlı biçimde yapmamıştır. Onun romanları yirminci yüzyıl Türkiye toplumunun kapitalist modernleşmesini ana çizgileriyle sergileyen tipler, kişiler, durumlar ve olayörgüsüne dayalıdır. Edebiyatın somutlayıcı, imgeleştirici zenginliğini, Orhan Kemal’in yarattığı onlarca karakterin çeşitliliğinde, onların değişen bir toplumda tutunma ve ayakta kalma mücadelesinde görürüz.

Orhan Kemal’in, Türkiye’nin 20. yüzyıldaki toplumsal değişmesinin bir anlatıcısına dönüşmesini sağlayan temel özelliklerinden biri, edebiyatın nesnesine dönüştürdüğü gerçekliğe değişme dinamiklerini gözardı etmeden bakmasıdır. Bu değişmenin öznesi insanı, değişebilir ve değiştirebilir yanlarıyla ele almasıdır. Bu insanı roman karakterine dönüştürürken, tarihsel ve toplumsal zorunluluklar içindeki direnişini ve değişimini odağa getirir.

Orhan Kemal’in romanı, kişilerin değişim süreçlerini toplumsal değişimin bir ürünü olarak görür. Bu kişiler de değişime verdikleri tepkilerle bu değişim üzerinde etkide bulunurlar. Onun romanları birey ile toplum arasında karşılıklı çatışma ve çelişkilerin belirme, gelişme ve şiddetlenme sahnelerini içerir. Orhan Kemal, roman kişilerini toplumsal tabakalaşma ve sınıflaşma çerçevesinde ele alır. Onu 20. yüzyıl Türkiye’sinin edebiyatla yapılmış bir sosyolojisi olarak okumamıza olanak veren özelliklerinden biri budur.

Onun romanlarında sosyolojinin hemen bütün konu ve temalarını araştıracak zengin gözlem ve veriler vardır. Kapitalist modernizasyonun yol açtığı değişmeler, köyle şehrin birbirine açılması (Bereketli Topraklar Üzerinde-1954), köylünün şehre gelerek, işçileşme sürecine girmesi (Gurbet Kuşları-1962), değişen ekonomik koşulların esnafı işsiz bırakması ve işçileştirmesi, bunun aileyi, ataerkil değerleri çözmesi (Eskici ve Oğulları [Eskici Dükkânı]-1962), bir savaş ve devrim döneminin getirdiği ilkel sermaye birikimi süreçleri (Kanlı Topraklar-1963), sınıf atlama çelişkileri (Vukuat Var-1958, Devlet Kuşu-1958, Evlerden Biri-1966), toplumsal koşulların ürettiği suç ve suçlu (72. Koğuş-1954, Suçlu-1957, Sokakların Çocuğu-1963), tarımda makineleşme ve bunun köylü üzerindeki etkileri (Vukuat Var-1958, Hanımın Çiftliği-1961, Kaçak-1970), burjuvazinin sermaye birikimi sürecinde değişen politik ve dinsel görüşleri (Kanlı Topraklar, Vukuat Var, Hanımın Çiftliği), popüler kültürün insan üzerindeki etkileri (Kötü Yol-1969), kadının erkek egemen bir toplumda durumu (Cemile-1952, Bir Filiz Vardı-1965, Sokaklardan Bir Kız-1968, Tersine Dünya-1968), egemen ideoloji ve ahlakın insandaki etkinliği (Murtaza-1952), 1950’lerde ilk örnekleri görülen şehirleşme olgusu gecekondulaşma (Gurbet Kuşları-1962) ve benzerleri Orhan Kemal’in romanlarının sosyolojinin temel konu ve temaları çerçevesinde yeni bir okumasına, toplumsal değişmenin edebiyat eserindeki izdüşümlerinin araştırılmasına verimli kapılar açacaktır.

Mübeccel Kıray, toplumsal değişimin, “zincirleme değişim” oluşuna dikkat çeker. Toplumun bir öğesi, niteliği değişince bu öteki öğeleri de etkileyip değiştiriyor. Köylünün şehre göçmesiyle, nüfus yapısı değişince, şehirleşme, yaşama biçimi, çalışma tarzı değişiyor. Tüketim kalıpları, eğitim, ahlaki değerler, kültürel öğeler bu değişimden etkileniyorlar.1 Kıray bunu şöyle vurgular: “Değişmenin içsel ve dışsal dinamikleri vardır ama mutlaka toplumlar değişirler. Toplumlar değişirken de öyle bölük pörçük değişmezler. Değişirken büyük olasılıkla toplumun hangi özellikleri değişirse, diğer özellikleri ile beraber zincirleme reaksiyona girerek öbür taraflarını da değiştirirler. Yani toplum hem bir bütündür, hem de bu bütün sürekli değişmektedir, değişirken de kendisini yeniden düzenler, yeniden bir bütün haline gelir.”2

Türkiye toplumunun en kapsamlı değişmesi, Avrupa’da birkaç yüzyılı bulan köylü nüfusun azalması ve şehirli nüfusun toplam nüfusun yüzde 80’lerine yaklaşması sürecini yarım yüzyıl gibi kısa bir sürede yaşamasıdır. Bunun toplumun yaşama biçimini, kentleşme sürecini, inanç, gelenek ve duyarlılıklarını, aile yapısını, köklü biçimde değiştirdiğini görüyoruz. Kıray’ın simgesel anlatımıyla, neolitik dönemden kalma “düven”den bütünüyle traktöre geçiş birkaç on yılda oldu3.

Bu muazzam değişimin içinde bir romancı, Orhan Kemal, bunun gözlemini yaptı, insan üzerindeki etkilerini gösteren romanlar yazdı.

Tarihsel-toplumsal bir kişilik olarak Orhan Kemal

Orhan Kemal daha 1940’larda ilk ürünlerini hikâye olarak verirken, hızla okurların ilgisini çekmiş ve dönemin dergilerinin düzenlediği anketlerde en çok beğenilen hikâyeci seçilmiştir. Dil ve anlatımı, edebiyata soktuğu yeni tema ve karakter çeşitliliğiyle kısa sürede etkin olmuştur. Edebi olarak işlevini ve etkinliğini daha ilk ürünlerinde ortaya koyan Orhan Kemal, edebiyatımızın gerçekçi çizgisini, topluma ve insana bütünlüklü bir görüşle yaklaşarak geliştirmiştir.

Orhan Kemal’in toplum ve insan görüşünün oluşmasında, 1940’ta Nâzım Hikmet’le Bursa Hapishanesi’nde buluşmasının büyük etkisi vardır. Nâzım Hikmet dönemin hece anlayışıyla şiirler yazan bu genci öğrencisi yapmış, Fransızca, ekonomi politik ve edebiyat dersleri vermiştir.4 Topluma tarihsel materyalist bir dünya görüşüyle bakmasında Nâzım Hikmet’in bu derslerinin önemli bir katkısı vardır. Orhan Kemal gerçekçiliği de bu bakışın damgasını taşır. Toplum, çıkarları çatışan sınıflara bölünmüştür ve değişmeyi bu savaşım belirler. Orhan Kemal, bu çatışmada yerini, kendisinin de bir parçası olduğu işçi sınıfının perspektifinden seçmiştir.

Denebilir ki, 19. Yüzyılda Rus edebiyatında, Gogol’ün başlattığı ve Çehov ile Gorki’nin en ileri aşamaya götürdüğü, emekçi insanı edebiyatın temel kişisi yapma başarısını, bizde Orhan Kemal gerçekleştirmiştir. Orhan Kemal’in otobiyografik iki romanının altbaşlığı “Küçük Adamın Notları”dır. Ondan önce de “küçük insanı” edebiyatın odağına koyan hikâyeciler olmuştur; Memduh Şevket Esendal, Sait Faik, Sabahattin Ali hemen aklımıza gelenler, ama Orhan Kemal, “küçük insanı” bütüncül bir toplum görüşünün açıklığı ve değişim içindeki diyalektik varoluşuyla edebiyata sokan ilk yazar olmuştur.

Burada biraz ayrıntıya girecek olursak, Orhan Kemal’le Sait Faik’i karşılaştıran ve onun aleyhine sonuçlara varan Mehmet Kaplan’ın eleştirisini de bunun bir doğrulayıcısı olarak görebiliriz. Orhan Kemal hikâyesinin, kişilerini belirsizlikten çıkarıp hep toplumsal bir çerçeveye taşımasını olumsuz gören Mehmet Kaplan şunları yazıyor: “Sait’in dünyası ne kadar müphem, karışık, zengin ve esrarlı ise Orhan Kemal’inki o kadar açık, basit, fakir ve sırsızdır. Orhan Kemal’e göre insanları idare eden tek bir prensip vardır: mide. (…) İlk hikâyenin ve kitabın başlığını teşkil eden ‘Grev’ kelimesi onun hayat görüşünü ve maksadını ifşa eder: içinde yaşadığımız cemiyet hayatı tahammül edilmez bir manzara arzediyor. (…) Bu böyle devam edemez. Bu hakikatı gören edebiyatçı, kendi keyfine göre yaşamayı bir tarafa bırakmalı, bu durumu açıkça anlatmalı. (…) Grev’deki on bir hikâyede de müellif hep aynı meseleyi ele alıyor! Geçim derdi, işsizlik, istismar ve haksızlık.”5 Orhan Kemal’in edebiyatı, burada olumsuz görülen temel sorunların ve açıklıkların edebiyatıdır. Toplumsal “müphemlik”leri açıklığa kavuşturan bir edebiyattır. Geçerken, şunu da belirtmek gerekir ki, Orhan Kemal’in en önemli başarısını, temel toplumsal sorunları açıklıkla öyküleştirmesini eleştiren Kaplan’ın Sait Faik’le ilgili değerlendirmesine de hak vermek mümkün değildir. Sait Faik de, gerçekçi edebiyatımızın büyük bir yaratıcısıdır. Onunla Orhan Kemal arasındaki ayrımı üslupları ve toplum görüşlerindeki küçük nüanslar belirler. Sait Faik’te Kaplan’ın “esrarlı”, “sırlı” gördüğü şey, gerçeğin gizemleştirilmesi değil, yazarın öznelliğini daha fazla işe kattığı, romantik gerçekçilik veya ozansı gerçekçilik diyebileceğimiz bir anlatım yolu oluşturmasının sonucudur. Sait Faik’te de “mide” ve ekmek kavgası, yaşamın temel sorunsalını oluşturur.6 Ekmeğin yanına kitap ve gül de eklenmesi olsa olsa bu sorunsalın geliştirilmesi demektir.

Orhan Kemal, 20. yüzyıl Türkiye’sinin toplumsal değişmesinin en iyi anlatıcılarından biri olmasını, bu değişmenin en çok etkilediği insanlardan biri olmasına borçludur. Birinci Meclis’te milletvekili bir babanın oğlu iken, 10 yıl sonra Beyrut’ta sürgün ailenin geçimi için matbaa işçiliği yapmıştır. 20 yaşında ise, Adana’da, dönemin en gelişmiş tekstil fabrikalarından birinde kâtiplik etmektedir. Evliliği, askerliği, düşüncesinden dolayı hapisliği, ekmek kavgasının göçe zorlaması ve ömür boyu ekonomik sıkıntı içinde olması, onu kitaplarındaki roman kahramanlarından biri yapmaya yeter de artar. Zaten bu romanesk yaşamı birçok romanına bölerek yazmıştır. Elbette bu “romanesk”, sıradan insanın, en sıradan görünen ekmek kavgasının ekseninde dönen yeni bir romanesk demektir.

Daha doğumuyla Türkiye’yi bir imparatorluk yıkıntısından ulus inşası süreçlerine taşıyan savaşların içine atılmıştır. Orhan Kemal 14 Eylül 1914’te Adana’nın Ceyhan ilçesinde doğar. O sırada babası Abdulkadir Kemali Çanakkale’de topçu teğmenidir. Doğduğu sırada 1. Dünya Savaşı’na asker almak için seferberlik davulları çalmaktadır.7 Orhan Kemal 4 yaşındayken, Fransızlar 21 Kasım 1918’de Adana’yı işgal ederler. Aile Niğde’ye göçer. Abdulkadir Kemali Kuvvayi Milliye’ye katılır. Fransız işgalinin genişlemesi üzerine bu kez ailesini Niğde’den Konya’ya götürür. Konya’da “Alaattin tepesiyle Ermeni okulu arasında” bir eve yerleşirler. Baba tekrar savaşa katılmak için gider. Tam bu sırada Kuvayi Milliye’ye karşı Delibaş İsyanı başlar. Orhan Kemal o günleri şöyle anlatır: “Birden bir isyanın içinde bulduk kendimizi. ‘Delibaş İsyanı’… Keçe külâhlı, poturlu insanlar, yerlere kaba saba basarak konuşuyorlar. ‘İstemezük, biz bu hükümeti istemezük!’ diye bağırıyorlardı. Soran olursa, kömürcünün oğlu olduğumu (söylememi-s.a.) evden sıkı sıkı tembih etmişlerdi. Babaannem, Ankara’da bulunduğunu sonradan öğrendiğim babama ait ne kadar kitap, kâğıt, fotoğraf, kılıç, tüfek varsa hepsini yatakların pamukların içine, tavan aralarına saklamıştı.”8

Babası, Cumhuriyet’ten sonra milletvekilliğini sürdürmeyecekti, Ceyhan’a yerleşip çiftçilik yapacaktı. 1924 yılında “Toksöz” gazetesini çıkarıyor, başyazılar yazıyordu, bir yazısından dolayı tutuklanacak ve 11 ay hapis yatacaktı. Takrir-i Sükûn Kanunu ile 6 Mart 1925’te kapatılan gazetelerden biri de “Toksöz” olacaktı.

Abdulkadir Kemali hapis çıkışı Adana’da avukatlığa başlar ama muhalif ve politik kimliğini korur. 1930’da Serbest Fırka kurulunca, Abdulkadir Kemali de Adana’da Ahali Cumhuriyet Fırkası’nı kurmuştur. İlk ve son “umdesi”nin “ahaliyi refaha kavuşturmak” olduğu partinin görüşlerini yaymak için yeni bir gazete çıkarır: “Ahali”. On altı yaşında Orhan Kemal, babasının yazdığı makaleleri gazeteye götürür, basılan gazete örneklerini getirir. Politik mücadele veren babasının gece sabahlara kadar cilt cilt kitapları inceleyerek yazdığı yazılardır bunlar. Parti de gazete de uzun sürmez, olası baskılardan kurtulmak için babası ülkeyi terk etmek zorunda kalır. Kısa süre içinde ailesini de Beyrut’a aldırır. Orhan Kemal burada matbaa işçisi olmuş ve ilk aşkı Eleni ile karşılaşmıştır. Yoksulluğun ilk acılarını tatmıştır. Bir süre sonra ailesini bırakarak Adana’ya döner. Babaannesi ile yaşar, okulu boşlar, kendini futbola verir. Bu dönemi, romanına verdiği adla “Avare Yıllar”dır (1950). Avarelikten çıkmasında, okumaya yönelmesinde bir gün kahvede tanıştığı işçi dostu İsmail Usta etkili olur. “Sonra kitaplar… Birçoğu İsmail Usta’nın hediye ettiği kitaplar… Serseriler, Stepte, İstrasti Mordasti, La Dam O Kamelya, Madam Bovari, Jerminal, Benim Üniversitelerim, Kroyçer Sonat, Umumi Tarih, Fransız İnkılabı Tarihi”9 Orhan Kemal’i, okumaya, dolayısıyla yazarlık yoluna sınıf bilinçli işçiler sokmuşlardır. Orhan Kemal de, onlara borcunu, işçileri baş kahraman yaptığı romanlarıyla, öyküleriyle, onların sorun ve kavgalarını insanlığa anlatarak ödemiştir.

Orhan Kemal orta üçüncü sınıfa kadar eğitim görmüştür. Yazarlığa kendini eğiterek başlamıştır; en çok benzetildiği yazarlardan Maksim Gorki gibi, kendini yetiştiren yazarlardan biridir. Bir ara okumak için İstanbul’a halasının yanına gider ancak kısa sürede Adana’ya döner. Milli Mensucat fabrikasında kâtip ve ambar memuru olarak çalışır. Birçok romanında işleyeceği fabrikayı ve işçileri gözlemleme olanağı bulur. Burada çalışan, Zagrep’te doğmuş, savaştan sonra ailesiyle Adana’ya göçmüş işçi kız Nuriye ile evlenir. “Cemile” (1952) romanında bunun öyküsünü yazacaktır. Evlilik yeni yükler demektir. Ambar memurluğunda kendisini ortak etmek istedikleri yolsuzluğu kabul etmeyince iftiraya uğrar ve işten çıkartılır. “Kanlı Topraklar” (1963) romanındaki ambar memuru ise, Topal Nuri’nin ayartmasına kanacak, yolsuzluğa ortak olacak ve hapsi boylayacaktır. Bu düzende yolsuzluğu en alt düzeyde yapanları gören ve cezalandıran bir yargı düzeni vardır. Yolsuzluğun kaynağındakiler ise, gitgide zenginleşmekte ve güçlenmektedirler.

Orhan Kemal’in düzene muhalif bir babanın oğlu olarak duyduğu sorumluluğu, ahlaki dürüstlüğünü, 24 lira maaşla geçinmenin zorluklarını yaşamöyküsünün bu dönemini içeren “Dünya Evi” (1958) romanında okuruz.

Orhan Kemal ve ailesinin yaşamı, yüzyılın başındaki Türkiye’nin toplumsal değişmesinin çok yönlü etkisi altındadır. Savaşlar, göçler, sürgünler, iş için arayışlar…

Orhan Kemal’in yaşamı işsiz güçsüzlüğün sıkıntılarını aşma mücadelesiyle geçmiştir. Yazardır. Çok az insanın başarabileceği bir mesleği vardır. Kitapları binlerce kişice okunmakta, yazdıkları etkili olmaktadır. Ama yazar, evinin kirasını ödeyecek kadar bile kazanamamaktadır. Fikret Otyam’a mektubunda şöyle yazıyor: “Adımız çıkmış romancıya. Bilmem Habeşistan’da kaldı mı isim yapmış, eserler vermiş, tutulmuş bir romancının şu hâli. Yaş kırk beş, yakında dede olacağız, hâlâ bu. Bayram seyran gelince çocuklara, torunlara maskara olmak da var galiba. Ben harçlık bulamıyorum ki başkalarına hayrım dokunsun.”10 Bir başka mektubunda da benzer şeyleri şöyle dillendiriyor: “Öldürmeyip süründürüyorsa da romancılık mesleğimi seviyorum. Hem de deli gibi… Zaten işin içinde ‘delilik’ olmasa, elâlem, it köpek yani, para kırarken, yüzlerce sayfa yazı yazılır mı?”11 Orhan Kemal bu yüzlerce, binlerce sayfayı yaşamdan çıkardı ve yazdı. Yaşamı boyunca tanıdıklarını, gözlemlediklerini, duyumsadıklarını romana, hikâyeye dönüştürdü.

Düzenin çelişkilerini gösterdi. Mehmet Kaplan’ın “istismar” dediği sömürüyü anlattı. Bu açıklık ve insanseverliğinin bedellerini de ödedi. Sık sık yalnızca işçi ve köylüleri yazmakla suçlandı. Bununla ilgili savunması çok çarpıcıdır: “Gerçekçi bir yazar en iyi bildiği şeyi yazmalıdır. İşçi ve köylüler çocukluğumdan beri içime öylesine yerleşmişler ki…”12 Pehlivan Ali’yi, Köse Hasan’ı, İflahsızın Yusuf’u başka türlü nasıl yazabilirdi? Gerçi yalnızca işçi ve köylüleri yazdığı suçlaması Orhan Kemal’e yapılan bir haksızlıktır. Çünkü zenginleri, egemen sınıfın temsilcilerini de yazmıştır. “Örneğin: Pervin, Umum Müdür, Yeni Arkadaş, Vukuat Var’daki büyük çiftçi Muzaffer Bey, çevresindeki halli vakitliler…”13 Daha sonra yazdıkları, Kanlı Topraklar’ın Topal Nuri’si, Nedim Ağa’sı, toprak sahibi yabancılaşmış entelektüel, Gurbet Kuşları’ndaki patronlar… Toplumu bütünlüklü anlatmak için egemen katlara da gitmek gerekir. Orhan Kemal hangi sınıfın insanını yazarsa yazsın, bu insana büyük bir sevecenlikle bakmıştır. Sömürücüleri, kötüleri yazarken bile, onları böyle yapan toplumsal ilişkilere suçu yüklemeye çalışmıştır. Çünkü ona göre, “İnsanoğlu, doğal olarak fena değil, kötü değil. Onu toplumun sosyal şartları kötü yapıyor. Hırsız yapıyor, katil yapıyor (…)”14 Bu görüşledir ki, hiçbir ahlaki, insani değer tanımadan, fabrika ve toprak sahibi olmak için her türlü kötülüğü yapan Topal Nuri’nin birdenbire çocukluğunu anlatır bize. Seferberlik yıllarında anasız babasız kalmış bir çocuğun, açlık, yoksulluk, asıl sevgisizlik içinde geçen yetişme koşulları… Bütün insani duyarlıkları öldüren ve yaşamda kalma güdüsünün çemberine sıkıştıran bu yıllardan kendinden başka hiçkimseyi ve hiçbirşeyi umursamayan bir Topal Nuri kalmıştır geriye.

Orhan Kemal’in romanlarında toplumsal gerçek

Onun gerçekçi edebi yöntemi toplumsal gerçeği edebiyatın estetiğiyle açığa çıkarmayı amaçlar. Orhan Kemal’e göre gerçekçi romancının görevi şudur: “Toplumcu romancı, siyasal buyrukları süsleyip püsleyeceğine, yaşamın içine dalsın. Sanat yoluyla gördüğünü yansıtsın, gizleneni açığa vursun, gerçek nedenleri bulsun, toplumsal düzenin çarklarını, olayların karışıklığını, derin anlamlarını ve genel devinimini bulup gün ışığına çıkarsın. Ezbere, doğa (dua mı?-s.a.) kitabının kafasına kakılmasını değil, gerçeklerin açık anlatılmasını isteyen okuyucunun kendisi bir değişikliğin kaçınılmazlığına, gerekliliğine karar vermelidir.”15 Kendisi böyle yapmıştır.

İlk büyük romanı “Bereketli Topraklar Üzerinde” (1954), 1940’lar Türkiye’sinin koşullarında Sivas’ın bir köyünden çıkıp Adana’ya, hemşerilerinin fabrikasında iş bulup çalışmaya giden üç köylünün macerasını anlatır. İlk defa indikleri şehri anlamak ve orda ayakta kalmak için ellerindeki bütün bilgi, İflahsızın Yusuf’un yıllar önce şehre giden ve geri dönmeyi başaran emmisinin sözlerinden ibarettir. Köylünün şehirliyi anlama ve değerlendirme biçiminin özlü bir toplamını oluşturan bu bilgi, roman boyunca İflahsızın Yusuf’un ağzından dile getirilir. Aralarından bir tek İflahsızın Yusuf’un sağ kalması ve köyüne geri dönmeyi başarması da, iyi kötü bu bilginin sağladığı uyarı ve kuşkuculuğu değerlendirmesine bağlanabilir. Toplumuna bakan Türk sosyolojisinin ilk sorunsallarından biri, köy-şehir karşıtlığı ve ilişkisi bu kitabın temel konusudur. 1940’larda, Behice Boran ile İbrahim Yasa’nın16 köy incelemeleri yaptığı koşullarda, köyden şehre giden köylünün somut gerçeğini bu romanda Orhan Kemal canlandırır.

Bu romanı yazış sürecinin bir anını anlattığı şu sahne çok etkileyicidir: “Bereketli Topraklar Üzerinde’nin ilk yazılışında Adana’daydım. Kafamda bu. Öz ve biçimi tesbit etmişim de romanı yaşıyorum. Köse Hasan’ın ölüm sahnesine takılmıştım. O sırada tam Seyhan kıyısındayım. Kendi kendime mırıldanarak, Hasan’ın hemşehrisine vasiyetini en iyi biçimde vermek için nasıl dedirtmeliyim diye, bir, beş, on, tekrarlar yapıyorum. Birden istediğim klişe düştü kafama. ‘-Kardaşlar, beraber tuz epmek yidik. Ola ki, benim size hakkım geçmiştir. Benim iflâhım kesik…’ falan der ya? Oralara gelince bir an Köse Hasan oldum sanki. Elimde kızım için satın aldığım saç tokası. Hemşehrilerime bunu kızıma götürmelerini vasiyet ediyorum. Öyle dokundu ki, başladım ağlamaya. Çevremde insanlar. Görmelerinden de çekiniyorum. Açtım adımlarımı ama, hemen kâğıda kaleme sarılıp o pasajı notladım.”17 Orhan Kemal’in edebi gücünün büyük bölümü yaşamı iyi bilmesine ve etkili canlandırmasına dayanır. Buradaki saç tokası gibi, simgeleri de az ve öz, çok iyi kullanır. Romanın başında yola çıkan üç köylü, onları Adana’ya götürecek trene giderlerken, çalışıp köye dönünce getirecekleri öteberiyi konuşurlar. İflahsızın Yusuf bir gaz ocağı getirecektir. O yıllarda modernleşmenin simgelerinden biridir, gaz ocağı. Köylünün modernleşme isteğinin bir simgesi olarak sunulur. Romanın sonunda sağ kalan tek kişi, köye dönerken elinde gaz ocağı vardır. Bir de Köse Hasan’ın kızına gönderdiği saç tokası.

1940’ların modernleşme simgesi gaz ocağını 1950’lerin İstanbul’unda yazarın yaşamında da görürüz. Ama işlevi yemek pişirmek ve çay kaynatmak olmaktan çıkmış, başka bir işte kullanılmaktadır. Eşi Nuriye Hanım, İstanbul’a ilk geldiği yıllarda, Fener’de oturduğu zamanları şöyle anlatıyor: “Yakacağımız yoktu. Adana’dan getirdiğimiz pompalı gaz ocağı ile ısınmaya çalışarak, gece geç saatlere kadar oturur çalışırdı.”18 Orhan Kemal’in edebi biçiminin estetik olmadığı, gerçeklerin kaba bir yansılaması olduğu eleştirilerine en iyi cevaplardan birini Berna Moran, Bereketli Topraklar Üzerinde’yi incelediği yazıda vermiştir.19 Romanın birinci ve ikinci baskısını karşılaştıran Moran, Orhan Kemal’in ikinci baskıda kitabın yazımında değişiklikler yaptığını ve canlandırma ve anlatımda daha etkili hale getirdiğini gösterir.

Orhan Kemal’in 1950’ler Türkiye’sinde şehre gelen köylüyü anlattığı “Gurbet Kuşları”nın (1962) baş kişisi İflahsızın Yusuf’un oğlu Mehmet’tir. Bu kez mekân “taşı toprağı altın” İstanbul’dur. Mehmet şehrin koşullarına uyma ve yeni beceriler edinmede babasına çekmiştir. Kısa sürede okuma yazma öğrenerek, babasını da aşar. Romanın ortalarında İflahsızın Yusuf’u da İstanbul’a getirtir. Orhan Kemal, “Gurbet Kuşları”nda yeni bir roman biçimi geliştirir. “Bereketli Topraklar Üzerinde”nin trajik ve destansı, çizgisel kurgusunun yerini, üst sınıfların da sahnede göründükleri, daha karmaşık ve paralel bir kurgu almıştır. Şehirle imtihan edilen Türk köylüsünün ilk deneyimleri trajik sonuçlar doğururken buna uygun epik anlatımı geliştiren Orhan Kemal, “Gurbet Kuşları”nda, göçün yaygınlaştığı temel gerçek haline geldiği koşulların, dramatik ve araştırıcı, daha serinkanlı bakmayı getiren karmaşık bir kurguyu uygulamıştır.

Orhan Kemal’in sıradan bir nesneyi, bir ayrıntıyı dönemin, tarihin bir simgesine çevirme ustalığına “Gurbet Kuşları”nda da tanık oluruz. Zeytinburnu gecekondularındaki işçinin giydiği bir terlik birdenbire bir tarihsel simgeye dönüşür: “Ayaklarının yıkanması bitmişti. Karısının getirdiği bezle kurulayıp, 6-7 Eylül gecesi Beyoğlu talanından Zeytinburnu’na getirilip el altından satılırken ucuza satın aldığı, Maçka, Şişli, Nişantaşı apartmanlarındaki beyefendilerin giydiği zarif terliklerini ayaklarına geçirdi, ayağa kalktı.”20 Terlik 6-7 Eylül’ün simgesine dönüşürken, sınıfsal ayrım, şehrin mekânlarının ayrışması da belirtilmiştir. Bu talandan gecekondudaki işçiye de olağan koşullarda hiçbir zaman giyemeyeceği bir terlik düşmüştür. Mülkiyetin zorla el değiştirmesi, ilkel sermaye birikimi sürecinin bir özelliğidir. Orhan Kemal bu sürecin kişi ve olaylarını 1930’ların Adana’sını eksen alan “Kanlı Topraklar”da (1963) kapsamlı biçimde ele alacaktır.

“Gurbet Kuşları” adeta göçü romanlaştıran bir sosyoloji çalışmasıdır. Kısa süre sonra aynı adlı sinema filminin senaryocusu olarak görürüz Orhan Kemal’i. Bu filmde, İstanbul’a uyum sağlayamayan aile dağılır ve kalanlar Haydarpaşa garında memleketlerine geri dönmek için beklerken film biter. Bu kuşak için henüz geri dönüş umudu vardır. 1960’lardan sonra ise geri dönüş artık pek mümkün olmayacaktır. Ancak işçileşip emekli olma güvencesine kavuşanların, günümüzde yoğunlaşan, mevsimlik dönüşleri sözkonusu olabilecektir.

Orhan Kemal’in Adana çevresinde gelişen dört romanı, 1930’lardan 1950’lere Türkiye’nin ilk kapitalistleşme sürecini yaşayan yörelerinden birini inceler. Yazılış sırasına göre değil, olayörgüsünün gelişimine göre “Kanlı Topraklar” (1963), “Vukuat Var” (1958), “Hanımın Çiftliği” (1961) ve “Kaçak” (1970), Marx’ın ilkel birikim olarak tanımladığı ilk sermaye birikim döneminden başlayarak, tarımda makineleşmeye varan bir sürecin insan manzaralarını sergiler.

Marx, burjuva tarihçilerinin insanın her türlü feodal bağımlılıktan, lonca kısıtlamalarından kurtuluşu ve özgürleşmesi olarak yazdığı sürecin kanlı özelliğine dikkati çeker: “Ama öte yandan, bu yeni özgürleşmiş kimseler, sahip oldukları bütün üretim araçları ile, eski feodal düzenlemelerin sağladığı her türlü güvenceler ellerinden alındıktan sonra, ancak kendi kendilerinin satıcısı haline geliyorlar. Ve onların mülksüzleştirilmesini anlatan bu öykü, insanlık tarihine, kandan ve ateşten harflerle yazılmıştır.”21

Orhan Kemal’in “Kanlı Topraklar” romanının adındaki “kan”, Kapital’de böyle geçiyor. Orhan Kemal’in bu dört romanında tanık olduğumuz kanlı ve trajik insan gerçekliği böyle bir tarihsel dönemin ürünüdür. Bizde sermaye birikiminin en hızlı geliştiği yörelerden biri, demek oluyor ki, en kanlı topraklardan bir bölümü, Adana bölgesi ve Çukurova’dır. Bu topraklara, Orhan Kemal, 1954’te yayımlanan, “Bereketli Topraklar Üzerinde” romanıyla, Çukurova’nın esiniyle “bereketli” niteliğini yüklemişti. 1963’te gene mekânın Adana olduğu bir başka romanında, biraz daha derinleri kazıyor ve buranın “kanlı” topraklar olduğunu keşfediyordu. Bu tarihsel bir gerçekti, Orhan Kemal, bu gerçeği roman kurgusuyla gün ışığına çıkarıyordu. Gerçi, ilk kitapta, Pehlivan Ali’nin patosa kapılan kollarından akan kan da “bereketli” toprakları suluyordu.

Bu romanda gördüğümüz ilk sermaye birikiminin en önemli kaynaklarından biri, Ermeni Tehciri ile yerlerini terk etmek zorunda bırakılanların servetleridir. Romanın en önemli mekânlarından fabrika, bir Ermeninin el konan ve keyfi biçimde Nedim Ağa’ya verilen fabrikasıdır. Topal Nuri, Nedim Ağa’nın metresi için bir Ermeni konağı satın alır. Yeni sahiplerinin el koymak için kıyasıya kavga ettikleri, Abidin Paşa’nın uçsuz bucaksız toprakları da ilkel sermaye birikim sürecinin bir öğesidir. Öteki romanlar bu sürecin gelişmesini, servetlerin el değiştirmesi ve bu yağmaya geç kalanların büyük bir hırsla ortaya atılışını gösterir. Topal Nuri, mülkiyet ve sınıf koşullarının henüz değişmeye açık olduğu bir dönemde kurt gibi hırsıyla sahneye çıkar. Ermeni Tehciri ve mübadelenin eksik bıraktığını Varlık Vergisi ve 6-7 Eylül tamamlayacaktır. Marx’ın yalnızca kapitalizmin ilk ortaya çıktığı dönemlerle sınırlı gördüğü ilkel birikim süreci, özellikle “azgelişmiş” kapitalizmlerde sistemin tarihi boyunca dönem dönem temel sermaye edinme yolu olmaktadır. Orhan Kemal romanlarında ipuçlarını bulduğumuz yakın Türkiye tarihi ve sosyolojisi bunun örnekleriyle doludur. Günümüzün AKP dönemi tam da böyle bir elkoyarak sermaye birikim dönemidir. Kamu fabrikalarına sermaye elkoymuştur. Ormanlar, hazine arazileri iktidarın çevresindeki sermayeye pay edilmektedir.

Orhan Kemal’in Adana çevresinde gelişen romanları, günümüzde de etkin bir toplumsal tipin ilk örneğini verir. Dini, çıkarları için bilgisiz insanları aldatmakta kullanan bir imam, Kabak Hafız, bu romanları birbirine bağlayan kişidir. “Kanlı Topraklar”ın ana kişisi, kapitalistleşme hırslısı Topal Nuri’nin akıl hocasıdır. “Vukuat Var”da ise en kişiliksiz tipi, toprak ağasının yeğeni Zaloğlu Ramazan’ı çömezi seçmiştir. Kendisi hiçbir şeye inanmaz ama çıkarı için dindar görünür. Din, Kabak Hafız’ın, dünya nimetlerinin en pahalılarını elde etmek başvurduğu temel ideolojidir. Bu ideolojinin sonuca gitmede ne kadar işlevsel olduğunu, bugün bu ideolojinin iktidarında inşa edilen saraylarda apaçık görebiliyoruz. “Vukuat Var”da, Kabak Hafız’ın bu yanını çok iyi bilen, başlarda aşağılayan toprak ağası Muzaffer Bey, DP iktidarıyla birlikte, toplumsal yaşamı dinselleştirmenin kendi sınıfı için ne kadar yararlı olduğunu görecektir.

Orhan Kemal, DP iktidarıyla birlikte toplumsal yaşamın dinselleştirilmesinin hangi toplumsal sınıfın çıkarlarını dile getirdiğini bu romanlarında ortaya koymuştur. Bunu daha başlangıcında gören ve gösteren bir başka büyük gerçekçi romancımız da Yakup Kadri Karaosmanoğlu’dur. Daha 1950’lerin başında yayımlanan “Panorama”22 romanının sonunda iki Kemalist aydının, ayin yapan tarikat üyelerince linç edilerek öldürüldüğünü yazmıştır. Türkiye’nin acılı tarihinde benzer dinsel kışkırtmalarla harekete geçirilen bilgisiz kitlelerin daha sonra yaptığı aydın katliamlarını Yakup Kadri önceden sezmiştir. Orhan Kemal de toplumumuzun bu sürecini Kabak Hafız tipiyle ve etkinliğiyle, sermayedar üzerindeki etkisiyle ortaya koymuştur. Okuru uyarmıştır.

Orhan Kemal sosyolojisinde ezilen sınıfın, işçi ve köylünün tasviri ve tahlili olduğu kadar, ezilen cinsin, kadının da önemli bir yeri vardır. Bu konuda karikatürize bir roman bile yazmıştır: “Tersine Dünya” (1968). Erkeklerin günlük yaşamda kadın işleri yaptığı, kadınların erkek rolü oynadıkları bu kitabın ters dünyasında sorunu karikatürize çizgilerle ortaya koymaya çalışmıştır. “Cemile”de (1952), “Bir Filiz Vardı”da (1965) kişilikli, onurlu, güçlü kadın karakterler çizmiştir.

Orhan Kemal romanları kadın sorununu da sosyolojik açıdan incelemek için verimli bir kaynaktır.

Orhan Kemal, 2 Haziran 1970’te tedavi için gittiği Sofya’da öldü. Cenazesi getirilirken Babaeski önlerinde karşılayan işçiler, ona, “Biz işçiler, hatıran önünde saygıyla eğiliriz” yazılı bir çiçek demeti sundular. Yazarın içine işleyen işçiler ve köylülerin, emekçi halkın eserlerinde dışlaşması, romanlara, hikâyelere dönüşmesine, işçilerin verdiği bu simgesel karşılık, edebiyat tarihimizin ender sahnelerinden biridir. Orhan Kemal’in eserleriyle bu insan bizim de içimize işlemekte, değişmek ve değiştirmek için umut ve öfkemizi bilemektedir.

Ölümünün 45. Yılında Orhan Kemal’i sevgiyle anıyorum.

1 Mübeccel Kıray, Toplumsal Yapı Toplumsal Değişme, Bağlam Yayınları, 2006, İstanbul, s.312

2 A.g.e., s.313

3 A.g.e., s. 260

4 Orhan Kemal, Nâzım Hikmet’le Üç Buçuk Yıl, Everest Yayınları, 2007, İstanbul

5 Mehmet Kaplan, aktaran Asım Bezirci, Orhan Kemal, Tekin Yayınevi, 1984, İstanbul, s.91

6 Sait Faik’in ilk hikâye kitabı “Semaver”in kitaba adını veren öyküsünde işçi Ali’nin anasının ölümü anlatılır. Sait Faik, hikâyenin ana simgesi semaveri işçinin tasarımında şöyle çizer: “Ali semaveri, içinde ne ıstırap, ne grev, ne de patron olan bir fabrikaya benzetirdi. Onda yalnız koku, buhar ve sabahın saadeti istihsal edilirdi.” (Sait Faik, Öyle Bir Hikâye, YKY, 2006, İstanbul, s.14-15)

7 Asım Bezirci, Orhan Kemal, Tekin Yayınevi, 1984, İstanbul, s. 8

8 Orhan Kemal, aktaran Asım Bezirci, a.g.e., s. 9

9 Orhan Kemal, aktaran Asım Bezirci, a.g.e., s.13

10 Orhan Kemal, aktaran Asım Bezirci, a.g.e., s. 30

11 Orhan Kemal, aktaran Asım Bezirci, a.g.e., s.29

12 Orhan Kemal, aktaran Asım Bezirci, a.g.e., s.49

13 Orhan Kemal, aktaran Asım Bezirci, a.g.e., s.49

14 Orhan Kemal, aktaran Asım Bezirci, a.g.e., s. 50

15 Orhan Kemal, aktaran Asım Bezirci, a.g.e., s.57

16 Behice Boran, Toplumsal Yapı Araştırmaları, Sarmal Yayınevi, 1992, İstanbul; İbrahim Yasa, Hasanoğlan Köyünün İçtimai ve İktisadi Yapısı, 1955, Ankara.

17 Orhan Kemal, aktaran Asım Bezirci, a.g.e., s. 44

18 Nuriye Öğütçü, aktaran Asım Bezirci, a.g.e., s. 28

19 Berna Moran, Türk Romanına Eleştirel Bir Bakış 2, İletişim Yayınları, İstanbul, s.45-50

20 Orhan Kemal, Gurbet Kuşları, Everest yayınları, 2009, İstanbul, s. 317

21 Karl Marx, Kapital, çeviren: Alaattin Bilgi, Sol Yayınları, 1986, Ankara, s.731.

22 Yakup Kadri Karaosmanoğlu, Panorama, Remzi Kitabevi, 1971, İstanbul