Biz demiştikçilik...



09-12-2014 08:39


Onur Emre

Siyasette, medyada, ticarette, sanat alanında, ailede... toplumsal yaşamın her bölmesinde; yaşanmış ve sonuçları az çok belirmiş bir olayın sonrasında, “biz demiştik” diyen birilerine rastlayabilirsiniz.

Bu “haklı çıkmış” kişiler, vaka vücut bulmadan önce bir değerlendirme veya öngörüde bulunmuş, sonrasında da nesnel olarak doğrulanmanın asaletiyle kendisini hatırlatmış ve belki bir takdir beklentisine girmiştir.

Takdir beklentisi genelde konuya başlarken, “biz demiştik manasında değil ama biz demiştik ki” zarafetiyle dışa vurulur. Haklı olduğunu düşünen ama hakkı verilmeyen mağdurlar tarafından uydurulmuş (bu dönemin de ruhuna uygun); “sakalımız yok ki sözümüz dinlensin” şeklinde bir deyiş bile vardır.

Kişinin haklı çıktığını düşünmesi, şüphesiz ki subjektif bir yargıya yaslanıyor da olabilir. Ama sonuçta birileri “biz demiştik” diyebilme hakkını kendinde görmüştür.

“Biz demiştikçilik” biraz arkaik bulunarak kendini beğenmişlik göstergesi sayılır ve pek makbul değildir. Bana sorarsanız, “biz demiştik” veya “ben demiştim” özgüveni, faydalı olup olmadığı bir yana, tavizsiz itiraz edilip, kınanması gereken bir davranış değildir.

Örneğin şu gibi durumlar söz konusu olabilir; çeşitli risklere işaret ederek, “canlı hayvan alımına izin verin ama et ithalatına kapıyı kapatın” diyen bir uzman; söylediğinin aksi yapıldığı ve birçok kişinin ithel et nedeniyle hastalık kaptığı bir durumda, kendisini savunarak diğerlerini suçlayıp “ben demiştim” diyebilir. Bu uzman konuyla ilgili değerini kanıtlamıştır ve sonraki girişimlerde dikkate alınmalıdır.

Yahut, yaklaşık 10 bin kişinin katılacağı bir festivali organize eden kurumu, tuvalet sayısının yetersizliği nedeniyle uyaran ve “ortalığı bok götürür” diyen bir yerel gazete, dediği olduğunda haklı olarak “biz demiştik” diye manşet atabilir. Bunlar kayda değer “biz demiştik”lerdir.

*****

Peki, siyaset alanında “biz demiştikçilik”in yeri var mıdır?

Bu da soru mu? Siyaset alanının yarısından fazlası “biz demiştik” diyenlerle doludur.

Hatta Dersim'in merkezinde, bu kişilerin turlayabilecekleri bir meydan bile vardır. Palavra Meydanı'nın ismi Dersim'in kadınları tarafından verilmiştir ve o alanda boş beleş dolaşıp memleketi kurtaran, siyasi proje geliştiren, “ben yaparım” ya da “ben demiştim” diyen erkeklere ithaf edilmiştir. Zaten sonrasında kente gelen siyasetçiler ve devlet erkanı da sık sık bu meydanda konuşma yapmıştır...

Burjuva siyasetinin temsilcileri, daha önce demedikleri veya dediklerinin tersi çıktığı durumda dahi “biz demiştik” diyebilir. Yalan burjuva siyasetinin taşıyıcı kolonudur.

Ancak sol siyasette “biz demiştik” vurgusu öne çıkarılırken dikkat edilmesi gereken bazı noktalar olmalıdır.

Öncelikle haklı olsanız bile, sadece doğrulanmış olmak yeterli değildir. Sol siyasetin doğru saptamayı yaptıktan sonra, o doğruyu somut gerçeğe dönüştürecek ve siyaseten önemli kılacak bir müdahaleyi örgütlemiş olması, zaman zaman söylenebilecek “biz demiştik”in anlamlı gerekçesi olabilir.

Sol-sosyalist siyaset, zaten haklı olanı güçlü duruma getirme uğraşıdır. Dolayısıyla, salt doğruları ifade eden ve sonra haklı çıkan ama iktidar yollarında havlu atan bir siyasetçi ya da örgütün söyledikleri kısa süre sonra totoloji olarak görülecek ve bu siyasetçi-örgüt dikkate de alınmayacaktır.

İkincisi, söylediğinizin yani öngörünüzün sonraki gelişmeler eliyle gerçek anlamda doğrulanmış olması ve söyledim dediğinizi gerçekten söylemiş bulunmanız gerekir. “Şu yanlışı yaptım ama şurada da şöyle bir laf söylemiştim” biçiminde haklılığını ispatlamaya çalışıp, defansa geçen kişiyi sol siyasette tefe koyup çalarlar.

Mesela, geçtiğimiz yıllarda AKP'nin önemli destekçilerinden biri olan Murat Belge'nin, şimdiki tabloya bakıp, “AKP karpuz gibidir, kabuğu yeşil ama içi kırmızıdır demiştim zati” şeklinde savunma yapması, gülünç olduğu gibi Belge'yi kurtarmaya da yetmeyecektir. Bugünlerde canhıraş biçimde AKP tehlikesine dikkat çeken Nuray Mert'in alay konusu olmasının nedeni de Belge'ninkinden farklı değildir.

Ya da, aynı tabloda yetmez ama evetçilerin “yetmedi işte, hükümeti demokrasiye zorlayamadık ve otoriterleşti” diyerek zamanında doğru yaptığını anlatması “bunlara temiz kötek lazım” fikrini güçlendirmekten başka işe yaramaz.

Sol liberal salondaki bu durum, sosyalistlerin kendi konumlarını, örgütlerinin siyasal söylemlerinin geçmiş-bugün tutarlılığını sınayacakları ve tartışacakları bir koşullanmaya neden olmayabilir, olmak zorunda da değildir. Bilakis, liberal sol tezlere karşı haklı çıkıldığını gösteren pozitif bir değerlendirme de yapılabilir...

Ancak eklemek gerekir ki, sosyalist siyasetin kendisi söz konusu olduğunda tutarlılık, bütünlük, kendini bilmek ve yenileme becerisini göstermek kural olmalıdır.

Örneğin, Haziran İsyanı öncesinde Gezi'deki direnişi dikkate almayıp “vakit ayırmaya gerek yok” diyen ve herhangi bir toplumsal kalkışmaya hazır olmayan, üstelik halk hareketini kontrol altına alamadığı için ondan korkan ve bitmesini dileyen bir siyasi aklın; sonrasında “en iyi bizdik” veya “bütün öngörülerimiz tuttu” demesi dürüstçe olmadığı gibi, eksik veya yanlış olanı tartışmayı değil perdelemeyi hedeflediği de açıktır.

Ya da, kısa süre önce, Yatağan direnişi gibi örneklerin işçi sınıfı ve sermaye arasındaki temel karşılaşmayı temsil etmeyeceği söylenmiş olabilir. Ancak sonra, Yatağan işçisi direnişi yükseltince, “biz demiştik işçi sınıfı patlayacak, Yatağan bu işin öncülüğünü yapıyor” diyerek öne atılmak gözden kaçacak bir uyanıklık olamaz.

Öngörü ve analizlerde yanılma olasılığı kuşkusuz vardır. Fakat sosyalistlerin; halihazırda kimsenin kendisini sorgulamadığı, yanlış öngörülerin masaya yatırılarak telafi edilmediği, üstüne üstlük sürekli “biz demiştik” diye ahkam kesilen bir politik düzleme uyum sağlaması da doğru değildir.

Sosyalistler bugün nasıl ki, AKP'den şikayet eden liberallerin karşısına çıkıp, “size günaydın” veya “biz bunu zaten yıllar önce söylemiştik” diyebilme hakkına sahipse, söylediğinin aksi gelişmeler yaşandığında ve yanıldığında, “biz bunu öngöremedik ve yeni bir değerlendirme yapalım” demek sorumluluğuna da sahip olmalıdır.

Bu sorumluluğu kazanmak, sosyalizm mücadelesinde sonuç alıcı müdahalelerin ve ne yaptığını bilen kadroların önünü açacağı gibi, “siyasi aklı” alay konusu olmaktan da kurtaracaktır...