Biz bu filmi daha önce görmüştük!



24-06-2015 09:21


Erkan Baş

2000’lerin başında  en çok tartışılan başlıklarından birisi AB süreciydi. Aynı dönem ABD emperyalizminin BOP adıyla bölgemize dönük gayrı meşru müdahaleleriyle yeni bir yapılanma arayışı gündemdi. Uzatmayalım, sosyalistler açısından anti-emperyalist mücadelenin en fazla öne çıktığı dönemlerden birisini yaşadık.

Anti-emperyalizm ve bağımsızlık mücadelesi yurtseverliği Türkiye’nin gündemine yeniden sokarken komünist hareketimiz ülkesiyle-halkıyla daha güçlü bağlar kurmanın ve gerçek bir politik aktör olmanın yolunu arıyordu.

Emperyalizmin bölgemize dönük müdahalesinin en etkili aktörü genellikle dinci gericiliktir. Dolayısıyla öne çıkan mücadele başlıklarından birisi de gericilikti.

AKP iktidarı, sermayenin ve emperyalizmin ihtiyaçları doğrultusunda ülkemizin yeniden yapılandırıldığı bir dönem oldu. O dönem kimilerince “salt AKP karşıtlığı” diye küçümsenen duruşumuz buna karşı duruştu. Güçlenmiş bir sermaye diktatörlüğünde işçi sınıfının iktidarına giden yolun zorlaşacağına dayanan bir okumanın uzanımıydı.

Somutlansın diye söyleyelim, içinden geldiğimiz gelenek 60’lı yılların sonunda veya 90’lı yılların başında kimi tartışmalarda “anti-kapitalist olunmadan anti-emperyalist olunmaz” derken, 2000’li yıllarda bu sefer “anti-emperyalist mücadele verilmeden anti-kapitalist olunamaz” demekten korkmadı.

Türkiye devrimci hareketinin tarihinden, en azından bizim, çıkardığımız net bir ders var. Devrimcilik, tüm düzen güçlerinden bağımsız bir çizgide sermayenin, gericiliğin, faşizmin ve emperyalizmin karşısında durmaktır. Bunu güncellemeye çalıştık.

2000’li yıllar boyunca bu çizgide ikirciksiz duran devrimciler olarak, sürekli kemalizmden kopamamakla, ulusalcılıkla eleştirildik.

Çoğu “aydın” görünümlü bir kısım zevat, AKP’de somutlanan gericiliğe, emperyalizme ve “yeni” sermaye diktatörlüğüne karşı mücadelemizi ulusalcılık ve kemalizm diye yaftalamaya adanmıştı.

Arada tartışmalarımız filan oldu ama genelde güldük geçtik...

Sonunda kritik an geldiğinde bir kısım liberalin önderlik ettiği “yetmez ama evet” çizgisi solun dışına atıldı. Türkiye solu, tarihindeki devrimci mirasla bütünleşmiş bir biçimde sosyalizmin ülkedeki temsiliyetini üstlendi.  Örneğin, muhteşem Haziran Direnişi sırasında sosyalist solun, genel yetersizliği bir yana, aktif unsurlarının önemli bir bölümü, liberal takımın ulusalcı-kemalist vb. diye suçladığı 12 Eylül referandumunda ‘hayır’ diyenlerdi, bizimkilerdi...

Şimdi de liberalizmden kopamamış Kürtçülermişiz!

Tüm bu dönem boyunca, ortada derli toplu, bütünlüklü bir eleştiri hiç olmadı. Daha ziyade liberallerin köşe başlarını tutmuş unsurlarının başı sonu belli olmayan eleştirileri ve internet çöpçülüğü ile beslendiği için bunları tekrarlayıp duran bir tür “sol” tipolojinin saldırısıydı yaşadığımız. Bütünlüklü filan değildi ama sesleri epey çıkıyordu.

Referandumda “Hayır” diyerek solda yeni bir düzlem oluşumuna katkı koyan devrimci çizginin bugün (elbette kimi eklemeler ve çıkmalar olmuştur) esas olarak Birleşik Haziran Hareketi çatısı altında bir araya geldiğini de söyleyebiliriz.

Yakın dönemde ise içerik olarak tam zıddı gibi görünen fakat benzer bir saldırı yine devrimcileri hedef almış durumda.

Bunlara göre, Birleşik Haziran Hareketi aslında solu Kürt hareketine yedeklemek üzere kurulmuşmuş... Bu Hareketi inşa edenlerin asıl amacı solu bir bütün olarak HDP’ye, HDK’ya, PKK’ya eklemlemekmişmiş...

Üstelik sorsanız kimileri iddialarının somut bilgiye dayandığını bile söylüyorlar!

Bu ve benzeri iddiaların sahipleri, örneğin seçimlerde söyledikleri çıkmayınca  değerlendirmelerinin yanlış olduğu sonucuna da varmadılar tabi. Her şeyin bir açıklaması vardır, yoksa da üretilir!

Ama hayat ileri sürdüğünüz tezlerin tam tersi biçimde yaşanırken siz yine de kendinizi haklı çıkaracak bir yorum geliştirmeye çalışırsanız, işte o zaman saçmalarsınız.

Örneğin birileri şu satırları yazabildi: (Aslında bizim niyetimiz hareketi HDP’ye kuyruk etmekmiş ama...) “meclislerde bir araya gelen taban HDP’yle seçim ittifakını reddetti. Ne de olsa Mahir Çayan’ın Bütün Yazılar’ını okumuş, “tam bağımsızlık” ilkesini genetik olarak taşıyan, Kemalizm’le sorunu olmayan, haberleri Ulusal Kanal’dan izleyen bir insan topluluğu. Haziran kisvesi altında AKP’yi geriletmek için “radikal demokrasi”, “demokratik bilmem ne...” numaralarını yutmadı.”

Hadi bir itirafta bulunayım, hepsini halletmiştik ama Ulusal Kanal’ın izlenmesini engelleyemedik!

Meselemiz Kürt sorunuysa buyrun tartışalım!

Birleşik HAZİRAN Hareketi Kürt sorunu ile ilgili tartışmalarda elinden geldiği, gücü yettiğince açık bir tutum almaya çalışacağını yazdı, söyledi.

Bu tutumun Türkiye solunun bir kısmında yansımasını bulan, sırtını dönmüş ve düşmanca bir tutum olmayacağını en başa yazmıştık.

Bu kapsamda örneğin, Kürt siyasetinin solla ilişkisinin samimileşmesi, hareketin çeşitli ölçülerde sola kayması ya da Kürt siyaseti içerisindeki solcu, sosyalist unsurların güçlenmesi için elimizden gelen bir şey varsa yapmaktan geri durmayacağız.

Bu tutumun doğal sonucu, iktidarla ya da çeşitli emperyalist odaklarla pragmatik ilişkileri, sosyalizm ve sol değerler ile uyumlulaştırılması mümkün olmayan tercihleri söz konusu olduğunda sözümüzü sakınmadan söylemektir. Bundan da geri durmadık, durmayacağız.

2013 Haziran’ı ile birlikte başlayan süreç önemli bir şanstır. Özellikte Kürt sorunu boyutunda, Kürt hareketinin o süreçteki eksik ve hatalı tutumuna rağmen direnişin kardeşliği güçlendiren atmosferini önemsiyoruz. Buradan aldığımız güçle Kürt ve Türk emekçileri arasında yaşanacak bir “duygusal kopuş”un mutlaka önlenmesi gerektiğini düşünüyor ve Kürt siyasetinin tercihlerine yönelik değerlendirmelerimizde bu sorumlulukla davranıyoruz. Bu yüzden eleştirilerimizde Kürt düşmanlığı ya da Türk milliyetçiliği en ufak bir yer bulmazken, Kürt halkına dönük şovenist ve dışlayıcı siyasal stratejileri de bir mücadele başlığı olarak değerlendiriyoruz.

Birincisi trajediyle bitti, şimdi başlayan ise komedi

Tekrar olacak ama bu ve benzeri değerlendirmelerimiz nedeniyle “Kürtçü” ilan edilmekle, yakın geçmişte Kemalist ilan edilmemiz arasında en küçük bir fark yoktur.

AKP'ye karşı mücadeleyi merkeze aldığımızda laiklik, yurtseverlik konusunda gösterdiğimiz duruş şüphesiz sosyalist solun dışındaki ulusalcı çevrelerde de komünistlere dönük olumlu bir yaklaşım yaratmıştı ve örneğin yeterince ulusalcı olmadığımız eleştirileri buna eşlik etmişti.

Bugün de Kürt siyaseti ile dayanışma söz konusu olduğunda solun ve Kürt hareketinin çevresindeki kimi liberallerden olumlu tepkiler geldiği kadar yeterince destek vermediğimiz için eleştirenler de oluyor.

Komünistler birilerinin ilgisini kazanmak, kendisini birilerine beğendirmek için değil Türk ve Kürt halklarına karşı sorumluluklarını gözeterek, devrimin, sosyalizmin çıkarlarını merkeze alarak hat oluşturur, buna göre tavır alır.

Türkiye'de sosyalizmin gerçek bir seçenek haline gelmesinin yolu emperyalizme ve gericiliğe karşı mücadeleden geçiyordu, hala öyle. Bu yüzden yurtseverlik dedik, laiklik dedik, demeye devam ediyoruz. Türkiye'de sosyalizmin yolu emekçi halkların ortak mücadelesinin imkanlarını yaratmaktan geçiyor ve bu yüzden Kürt halkının haklı taleplerinin yanında oluyoruz.

Ülkeye ve halkımıza olan sorumluluğumuzla bu hattı güçlendireceğiz.

Bu memlekette devrimcilik biraz da böyle bir şeydir.

“Yaşasın Halkların Kardeşliği” dediğimizde Kürtçü; Bağımsızlık, Aydınlanma dediğimizde Kemalist; Devrim ve Sosyalizm dediğimizde hayalperest; yeni dediğimizde liberal; Marks-Lenin dediğimizde dinozor olarak yaftalanmaya alışık olduğumuzu ve bunlara kafa tuta tuta bugünlere geldiğimizi bilmeyenler de yakında öğrenir.

Özetle, biz bu filmi daha önce görmüştük!

Tarihte iki kere yaşanan olaylara dair o meşhur sözü hatırlatarak bitirelim. Bilindiği gibi Hegel’e aittir ve tarihte önemli olayların iki kere yaşandığını söyler. Marx, buna genel olarak katıldığını söyledikten sonra şöyle bir ek yapar. “Hegel eklemeyi unutmuş: birinci kez trajedi olarak, ikinci kez komedi olarak”

İşte bu yüzden, artık hiç bir anlam taşımayan ulusalcı ve liberal sığıntılara gülüp geçin diyoruz...