Biri tüketici boykotu mu dedi?



15-04-2016 08:35


Ali Mert

Yapan var, yapmayan var. Katılan var, katılmayan var. Önemseyen var, yüzünü buruşturup “amaan sen de, kim uğraşacak şimdi” diyen de var... Ne olursa olsun, iş ciddi arkadaşlar!

Tüketici boykotlarıyla daha ciddi işler yapabilir, daha etkili sesler çıkarabilir, birilerine geri adım attırabilir, somut kazanımlar elde edebilir ya da tüm bunlara “kendimizce” katkıda bulunabiliriz.

Ensar Vakfı’na desteğinin ve bu desteğini inatla kesmemesinin ardından Turkcell’e dönük yapılan boykot çağrıları bunu bir kez daha gösterdi ve göstermekte sanki.

İşçilerin “üretimden gelen güçleri”yle; “üreten biziz, yöneten de biz olacağız” sözleriyle; icabında indirilen şalteri, coşkulu eylemleri ve grevleriyle; belli bir iş birimine ya da sektöre dönük “birlik” sağlayabilen gücüyle vb. üretim cephesine karşı sözümüz, kuramımız, kitabımız, pratiğimiz vb çok.

Tüketim cephesinde ise işler kesat, bir tutukluk var! “Tüketen biziz, yöneten de biz olacak”  değiliz herhalde… Ancak meselenin başka veçheleri var. Üretim kadar olmasın, onu anlatan kitaplar da var. Kojin Karatani’den “Transkritik” (*) mesela.

Marx ile Kant arasındaki aşkın ve eleştirel açılarda devinir ve ikisini yakınlaştıran yeni bir bakış geliştirirken, çeşitli veçheleriyle “tüketimden gelen gücümüz”ü de tartışma masasına yatırıyor bu çalışma: Bir ideal olarak “üretici/tüketici kooperatifleri birliği” ile; “işçiler ve tüketicilerin kesiştiği transkritik uğrak” ile; “inisiyatifin tüketicilerde olduğu dolaşım süreci içinde oluşan” birlik ile; “tüketici hareketlerinin konum değiştirmiş emek hareketleri” olma özelliğiyle; hatta “işçilerin ancak tüketiciler olarak özne haline gelebilmesi” ile; “emek hareketlerinin başını çoğunlukla erkekler çekerken, tüketici hareketlerine asıl yön verenlerin kadınlar olması” olgusunun yarattığı olanaklarla vesaire, vesaire…

En temelde basit bir uslamlama var aslında: Madem “Sermaye birikimini mümkün kılan artı-değer, ancak bir bütün olarak işçilerin emek güçlerini satıp üretmiş oldukları metaları parayla satın almalarıyla doğar”, o zaman onu son ayağında, satın alma ayağında da, tüketici protestosu ve boykotuyla da boşa çıkarmak mümkün olabilir... 

Emek hareketlerinden ayrı düşünmek de gerekmiyor onu. “Tüketicilerin şirketlere karşı protesto ve boykot şeklinde giriştikleri eylemler esas olarak emekçilerin hareketidir, ama ondan ayrı olduğu zannedilir ve hatta ona karşı konur.” (age, s.301) Oysa iç içedir.

Bu iç içe geçmişliğe diyalektik olarak da bakılabilir: “Kapitalist ulus devlete karşı muhalefet ne bir işçi hareketi olmalıdır, ne de bir tüketici hareketi, tüketici olarak işçilerin hareketi ve işçiler olarak tüketicilerin hareketi olmalıdır.” (age, s.366)

Peki ya sonuç? Üretimden gelen gücümüzü kullanarak, maaşımızı artırabilir, yeni haklar elde edebilir, işyerinde/fabrikada belli kazanımlara ulaşabiliriz. Tüketiciler olarak ne yapabiliriz peki? “Ne olacak yani, ne gibi etkin bir sonuç alınacak  ki” diyenlere karşı da; “Tek tek sermayelere boykotlar kadar zarar verecek başka bir şey yoktur” diye yanıt veriyor Karatani.  (age, s. 375)

Bir bütün olarak sermaye sınıfı değil ama… tek tek sermayeler…

Karşısındaki güç de öyle değil mi? Özünde bireysel bir tavır tüketici boykotu. Ancak protesto/boykot şekillendikçe, bir çizgisi oluştukça, hedefler belirdikçe ve elbette bireyler/yurttaşlar birleştikçe… kolektif, örgütsel bir tavra doğru gelişiyor. Bireysel tavırların kolektifliği ya da kolektif gücü diyelim.

Yetmiyor, tutarlılık ve süreklilik de gerekiyor üstüne. Bireysel tavırların, bireysel ve kolektif tutarlılığı/sürekliliği…

İşte en zayıf noktalardan biri de burası sanırım. Zira “gevşeme eğilimi” var içinde. Epey de güçlü bir biçimde. Ülkemizdeki Passolig protestosunda olan o mesela. Bütün sol “faşolig” sloganıyla protestodaydı geçen sene. Yavaş yavaş delindi. Geçen hafta bir de baktık; yeni stad açıldı, herkes passolig’ini paşa paşa almış, tribündeki yerine oturuvermiş, işin eğlencesinde… İlk başta güçlü, dirençli bir protesto gibi yola koyuluyor, sonuç almadıkça “satışlar” başlıyor, sonra gündemden düşüyor ve nihayetinde yavaş yavaş unutulup gidiyor… 

“Amaaan, daha ne kadar sürecek ki” diye sıkılıp bırakanlar, rahatlarına öyle geldiği için boykota hiç katılmayanlar ya da katıldıktan sonra “gizlice” ayrılanlar vb. vb. “Hem bir kişiden ne olacak ki canım!” “Önemli olan tek bir şirket değil, sistem tabii!” “Hem onu boykot edersen, maçı nasıl izleyeceksin sonra” ya da “falancadan aboneliğini kesersen ne yapacaksın, gidip filancaya abone olacaksın, rakibini destekleyeceksin, sanki o daha iyi!”

Biraz böyle bir şey işte, “tüketimden gelen güç”. Eğri büğrü. Üretimden ayrı. Yine de imkânlar var. Birbirine yakınlaşan, ortak mesaideki emekçiler yok bu defa. Bireysel tavırlarını birleştiren küçük cemaatler var. Ötesinde halk var. Yurttaşlar. Bilinçli/duyarlı yurttaşlar. “Çokluk” ya da “Birlik” kimilerine göre. “Hayali cemaatler” ya da. “#Hashtag”lerin kardeşliği. Nasıl diyorlar, imgesel bir muhalefet biraz da.

Karşısında önemli simgeler varsa önemi artıyor onun da. Sistemi işaret ediyorsa daha da artıyor. Simgelerin ardında gerçeklere uzanıyor. Passolig, fişlemeyi simgeliyordu biraz. Tribünün zapturapt altına alınmasının kolaylaştırılmasını. “Kurabiye Tayyip” sloganlarının engellenmesini… Şimdi Ensar ve destekçisi, daha başka şeyleri sembolize ediyor gibi. Tacizci, tecavüzcü bir büyük lekeyi, iktidarın güdümünde onun yamacına yapışan büyük bir sermayeyi… Ve başkaları; kârını maksimize etmek için her şeyi yapabilen, “sosyal” görünümlü tüm özelliklerinden kolaylıkla sıyrılabilen, çıkarları gereği gericiliğin güdümüne hemen girebilen marka ve şirketleri!.. Eskisine göre, markalara ve şirketlerin “toplumsal/çevresel” konumlarına karşı daha duyarlı bir tüketici kesimi olduğu da kesin. Bu koşullarda boykot daha da önemli değil mi?

Önemli önemli olmasına da, bir Turkcell reklamında dendiği gibi; “Amaan be selocan, sen mi kurtaracan memleketi?”

Ne dersiniz? Yapan var, yapmayan var. Katılan var, katılmayan var. Kurtaran var, kurtarmayan var…

---

(*) Kojin Karatani, “Transkritik, Kant ve Marx Üzerine”, çeviren Erkal Ünal, Metis Yayınları, 2008