Birazcık da batıyı işgal edelim!



11-07-2016 09:41


Michael Moore’un kendine has üslubuyla hesap sorup gönüllerimizi doldurduğu belgeselleri bir hayli özlediğimi ‘Şimdi Nereyi İşgal Edelim’i izleyince bir kez daha anladım. Bizde 15 Temmuz’da vizyoa girecek olan bu belgesel Amerika’nın işgalci kimliğini evirip çevirip, askeri hiyerarşiden ve hatta ortadoğudan uzaklaştırıp gayet batı sularına çekip karşılaştırma yapıyor. Batı’dan iyi bir şeyler kapmak aslında derdi, aşırtmak, zulalamak vs. Gerçi adamın tarzı hep bu, mükemmel olduğunu iddia eden Amerika’yı başka ülkelerdeki örneklerle tokatlamak, mükemmel değilsin demek!

İş belgesel olunca Moore’un keyifli ve sıkıştıran tarzıda devreye giriyor tabii. Elindeki temsili Amerika bayrağıyla temsili işgaller yapıp, ‘sosyal devlet’ olgusunu kafamıza iyice yerleştiriyor. Eğitim, sağlık, çalışma koşulları ve insanların devletten talep ettikleri konusunda bizi bir güzel aydınlatıyor ve ülkemizin iç acıtıcı gerçekleriyle bizi bir kez daha karşı karşıya bırakıyor. Yani bizde Amerika’ya benziyoruz biraz, gittikçe demokrasiden ve sosyal devlet olgusundan uzaklaşıyoruz. Hatta hızlıca! Eğitim, sağlık, işçi hakları, kadın hakları derken yokuş aşağı yuvarlanıyoruz hızla! Bizim Moore’umuz yok ama biz zaten nasıl olduğumuzun farkındayız zaten, elle tutulacak tarafımız yok!

Amerika’nın ortadoğuya uyguladığı işgallerden bir şey kazanmadığını, hep hüsranla döndüğünü hatta söz verdiği petrolü bile Amerika’ya getiremediğini vurgulayan belgesel, madem Amerika işgalci kimliğinden vazgeçemiyor, biraz da ülkelerin iyi özelliklerini alalım, ülkemize taşıyalım kafasında. Ama uğradığı batı ülkelerinde karşısına örnek model olarak kendisi yani Amerika çıkıyor. Yani Amerika iyi yaşam modellerini modellemiş, dünyaya dağıtmış ama kendisi uzak durmuş! Bunu öğrenen Moore ve biz bir hayli şaşkınız elbette!

Tabii Almanya, İtalya, Fransa ve Norveç gibi ülkelerin kurdukları bu mükemmel sistemin iştah kabartan yanında kendi içinde sıkışıp kalmış tarafları da var. Yani mükemmeli kurup, kendi içinde yaşamak. Evet bu konudan mülteci sorununa değineceğim, bu mükemmel sistem yoksul ülkelerin hiçbir zaman sahip olamayacakları bir ütopya, o yüzden kendi ülkelerine uğramayacaklarını bildikleri bu ütopyayı yerinde yaşamak istiyorlar! Ama batının özellikle de Türkiye üzerinden akın eden mültecilere tavrını az çok biliyoruz. Yani mükemmel sistem sadece iştahımızı kabartmakla kalıyor! Çünkü olduğumuz yerde kalakalıyoruz!

Amerika’nın dolaylı ya da dolaysız bozguna uğratıp darmaduman ettiği ülkeler Amerika’nın değil batının kapısını çalıyor! Yani Amerika her durumda vur kaç taktiği uygulamış oluyor. Bozguncu olduğu için de en azından şu sıralar rüyalar ülkesi olmaktan çok uzakta! Batı ise kendi kurduğu mükemmel sistemi korumanın derdinde! Bizler ise her şeyin farkında olup, neden sosyal devlet olamıyoruz diye kafamızı taşlara vurmanın her daim eşiğinde!

İçimizdeki ateş parçaları!

Mülteci meselesine dalmışken bu sene Berlin’de Altın Ayı almış Gianfranco Rosi imzalı Denizdeki Ateş filmine de bakalım. Mülteci meselesine farklı bir dinamizmle bakan belgesel İtalya’ya bağlı Lampedusa Adası’nda vuku buluyor. Yaşanan  insanlık dramı ada halkıyla mülteciler arasında görünmez bir bağ yaratmış gibi. Yaşamlarına ssessizce devam eden ada halkının ortasına düşen ateş parçaları gibi adeta cesetler. Kaçışın, belki de başka bir ölüme kaçısın resmi üst üste yığılmış, solukları gittikçe azalan bedenleri onlar! Film belgesel duygusuna giriş yapsa da asla bedenler üzerinden ajite yapmaya çalışmıyor, aksine onları tıpkı ada halkı gibi vakur göstermeye çalışıyor. Adanın küçük sakini Samuele Pucillo ise kendi dertleriyle adalarına ulaşmaya çalışan mültecilerin ve onlara nasıl davranacağını bir türlü bulamayan Avrupalıların temsili gibi adeta. Gözleri, sapanı ve hayata bakış açısıyla filmin birçok duygusuna Pucillo’yu da dahil ediyor yönetmen. Ve mülteciler ölmeye devam ediyor. Mükemmellik o kadar da iyi bir şey değil bazen dedirtiyor!