Bir yıldönümünün ardından...



19-05-2015 08:31


Gonca Eren

Bazı insanlar vardır ki tek başına hayatları pek çok değerin taşıyıcısı, simgesi haline gelir. Kendilerinin bilinçli tercihlerinden, bayrak olma iddialarından değil, hayata bakışları ve bunun pratik karşılığı ile gayet mütevazi bir biçimde gerçekleşir bu süreç. İşte bu isimlerden bir tanesi de Türkan Saylan.

Öncelikle mesleki olarak durduğu yerin hatırlanması gerekiyor. Cüzzam hastalığının tedavi edilebilir olduğunu, cüzzam hastalarının tecrit koşullarında yaşamak zorunda bırakılmasının insanlık dışı olduğu kadar bililm dışı olduğunu da kurduğu Lepra Hastanesi ile göstermesi hatırlanabilir. Bu hastanenin kendi kendine yeten bir üretim birimine dönüştürülmesi, bunun için kurulan diş protez laboratuvarı, ayak deformasyonuna uğrayan cüzzam hastalarına özel üretim yapan atölyelerin kurulması, hastanenin maddi ihtiyaçlarını karşılayabilmek için hastaların çalıştığı çeşit çeşit atölyelerin kurulması, bu atölyelerde ve gönderildikleri kurslarda okuma-yazma ve meslek öğrenen cüzzam hastaları, yine hastanenin kendi olanakları ile çalışanların çocukları için kurulan kreş.... Aslında niyet olduktan sonra bir hastane koşullarının hem hastalar hem de çalışanlar için insani hale getirilebileceğinin, yaratılacak olanakların ne kadar muazzam olduğunun birer örneğidir bu deneyimler. Anadoluda çalıştığı döneme dair anlattığı pek çok örnekte sadece cüzzamın değil, çok basit bir şekilde tedavi edilebileck hastalıkların bile nasıl ihmal edildiğini ve insanları hayatları boyunca etkileyecek şekilde engelli bıraktığını görürüz. Koruyucu sağlığın önemini Türkan Saylan yaşadıkları ile anlatır bize.

Aslında kadınların özgürlüğü ve kız çocuklarının okutulması ile ilgili yapıp ettiklerinin başlangıç noktasında da öncelikle mesleki dürtüler vardır. Toplumun eğitimsiz olduğu oranda çaresiz, tıbbi yardım alma olanaklarından yoksun veya habersiz olduğunu görür ve bunun için de bişeyler yapmaya karar verir. 

Bütün bu çabaların yanında toplumsal cinsiyet ayrımcılığı ve bunu besleyen kurumların varlığı ona her zaman kendini hissettirir. Tecavüze uğrayan bir kız çocuğu ile ilgili “Ne var bunda imam nikahı yapılmış” diyerek suçu normalleştiren Ahlak Zabıtaları ile karşılaştığında; emziren bir anne olmasına rağmen gözaltında uğradığı işkence sonucu bebeğini emziremez hale gelen kadını gördüğünde, bütün bunların başına gelmesinde kadının tek “suçu”nun bedenini satmak zorunda kalması olduğunu farkettiğinde zorlansa da hiçbir zaman umudunu yitirmez, mücadele eder. 

İnsanca sağlık hizmeti, eğitim hakkı ve aydınlanma için mücadele ile geçen bir hayattır Türkan Saylan’ınki. Bu mücadeleyi hep örgütlü bir kimlikle yapar. Örgüt kelimesinden hiç korkmaz.  Onun yerine sivil toplum kuruluşu gibi ifadeler kullanılmasına karşı çıkar. İnsanların bu kelimeden korkutulmuş olmalarını veri kabul etmeden ısrarla kullanmaya devam eder. Örgütüz ve örgütleniyoruz der sürekli. Hayatının son dönemlerinde de bu örgütlü kimliği ve verdiği aydınlanma mücadelesi nedeniyle AKP’nin hedefi haline gelir. Yakalandığı kanser hastalığına karşı direnişinde ama sonuçta ne yazık ki yenik düşmesinde yaşadığı bu saldırının etkisi çok fazladır. Bunu kendi sözleri ile de aslında şöyle ifade eder:

“Bu kanser denen mikrop tek başına hiçbir gücü olmayan zavallıcıktır. Kanser tek başına kimseyi öldürmez; ölümcül olması bir yalnızlık, bir çaresizlik, bir umutsuzluk, bir üzüntü, bir stres arar. Ona bu fırsatı vermezsen, er ya da geç çeker gider.”

Milyonların sevgisini kazanan ve hiç unutulmayacak olan Türkan Saylan’ı hatırladığımda, milyonların nefretini kazanan Kenan Evren ile şu anısı aklıma geldi:

“…ÇYDD'yi kurduğumuzda parti başkanlarını ziyarete gitmiştik. Kenan Evren'e de gittik. Grubun sözcüsü olarak Evren'e, o sıralarda tıp fakültelerinde imam hatip çıkışlıların, başörtülü kızların durumlarından yakındım. Erkek bir bebek doğduğunda başörtülü stajyer doktor bebeğin pipisi eline değecek diye korkuyordu. Uzun eteklerle, başörtülerle salkım saçak, hijyen kurallarını tehdit edecek biçimde hastanelerde dolaşıyorlardı. Derste hocaya, insanının merkezinin beyin olmadığını, dine göre yürek olduğunu, hocanın yanlış bildiğini söylemeye kalkıyordu öğrenciler.  Bunları Kenan Evren'e anlatıp bu durumun üniversiteye uygun olmağını söylediğimde, "Hoca Hanım, Hoca Hanım! Neden böyle söylüyorsunuz? Onlar namuslu insanlardır, iyi olurlar, iyi olurlar" diye geçiştirdi. Dedim ki, "Sayın Cumhurbaşkanım, 18 yaşına kadar çocuğa dünyanın öküzün boynuzunda durduğu anlatılırsa bizim bu bilgileri düzeltmemiz kolay mıdır?" “Namuslu çocuklar onlar, iyi olurlar," cevabını alıp sustum.”

Bugün Kenan Evren’in açtığı yoldan yürümeye devam edenler, onun yarattığı enkazdan nemalanıp serpilip büyüyenler, 12 Eylül’den hesap sorma yalanıyla halkı kandırmaya devam etmek istiyor. Kenan Evren’in cenazesine gidemiyorlar. Ama gerçekler apaçık ortada. Bu ülkenin geleceği Türkan Saylan’ların yaratmaya çalıştığı aydınlık yarınlardadır, Kenan Evren’in mirasçışı oldukları halde cenazesine bile gidemeyen AKP gericiliğinde değil…