Bir umudu körüklemek...



02-09-2014 09:32


Gonca Eren

Bize umut veren toplumsal kaynaklara bakarken Türkiye’de ve dünyada daha önceden yaşanmış deneyler gözümüzün önünden geçer. Biliriz ki her deney, içerisine doğduğu toplumsal ve tarihsel koşullara özgüdür ve aynısının tekrarı mümkün değlidir. Ama bu deneyler bugünkü koşullardan umut çıkartabilmemizde bize yol gösterici de olur.

Türkiye devriminin yolu döşenirken kadınların çok önemli köşe taşları döşeyeceğinden o kadar eminizdir ki tersi bir durumu düşünmek mümkün değlidir. Peki bu güvencemizde tarihsel örnekler mi ön plandadır yoksa güncel somut koşullar mı?

Önce tarihsel örneklere bakalım.  Yakın dünya tarihine baktığımızda sosyalizm mücadelelerinin, işçi sınıfı hareketlerinin, bağımsızlık mücadelelerinin ve antifaşist mücadelelerin hem toplumsal ayaklarında kadınların çok güçlü bir yer tuttuğunu görürürüz, hem de kimi tarihsel dönemeçlerin alınmasında kadınların örgütlü hareketenin ön planda olduğu çıkışların kritik yer tuttuğunu.  Ekim Devrimi tarihinin en önemli momentlerinden biridir 8 Mart. 70’lerin sonunda İKD’nin örgütlediği kitlesel eylemler hatırlanabilir. Avrupa’da faşizme karşı verilen her tür mücadelede kadın örgütlülüğünün sağladığı muazzam olanaklar ise dilden dile anlatılır. Latin Amerika’da ve özellikle de Küba’da kadınların verilen mücadeleleri taşıdığı zemin tartışılmazdır.

Sadece kitlesel hareketler değil elbette. Mücadele eden kadınların Türkiye’den ve dünyanın farklı yerlerinden örnekleri yine bize umut ve fikir verir. Bireysel olarak öne çıkan örneklere baktığımızda hiçbir zaman sayılarının erkekler kadar çok olmadığını görürürz. Kişisel hayatlarının kadın olarak yaşadıkları zorluklara dair verdiği fikir, buna rağmen sosyalizm mücadelesinde belki de pek çok erkeğin yapamayacağı kadar iddialı hale gelebilmek, öyle kolay iş değildir. Vilma Espin’den, Rosa Luxemburg’a, Behice Boran’a yüzlerce kadın, çok farklı hayatlarda benzer zorlukların ve başarıların çarpıcı örnekleridir.

Kendi ülkemize biraz daha yakın bir mercekle baktığımızda ise cumhuriyetin kuruluşunun öncesinden sonraki ilk kuruluş yıllarına ve daha sonrasına uzanan irili ufaklı kadın örgütlenmeleri ve yine bireysel çıkışlar, cumhuriyet kazanımlarının bir parçası olarak sayılabilecekler, bir kazanım haline gelemeyip silinip gidenler akla gelmektedir. Ve elbette Boran’dan ibaret olmayan sayısız mücadeleci kadın ismi.. Ve elbette 70’lerde İKD’nin bizlere öğrettiği bu ülkede kadınların neler başarabileceğinin somut örnekleri... Öte yandan  yenilgi döneminin feminist yol arayışları... Tabi ki mücadele eden ve kitlesel bir haraket yaratan kürt kadınları...

Bütün bunlar bir yana, güncel olduğu için, tarihsel bir örnek haline gelmeyi ve daha da fazlasını hakettiğini görebildiğimiz Haziran’ın direnen kadınları...

Kadın mücaledesi, kadınların mücadeledeki yeri konusunda ezberi bozan kadınlar...

Haziran’da kadınlar ne de fazlaydı gibi istatistiki değerlendirmelere girmeyeceğim. Asıl değeri olanın bu olduğunu düşünmüyorum. Kadınların kadın olmaktan kaynaklı sorunlarıyla siyasal kimlik kazandıkları değil, bu sorunları da kapsayan bir şekilde “memleket meseleleri” için sokağa çıktığı bir dönem yaşadık.

Haziran, kadınların sorunları ile memleket meselelerinin et ve tırnak gibi birbirine bağlı olduğunu gözler önüne serdi. Kadınların sokakta, siyasette, mücadelede ön saflarda olmasının ne denli önemli olduğunu da.

Bugün kadınların sorunlarını gözardı eden, memleket meselelerinde de kadınların sözünü söylemesini sağlamayan hiçbir siyasal hareketin başarı şansı yoktur.

Şimdi bunun hakkını vermek gerekiyor. Haziranla beraber yeni bir mücadeleci kimliği bizlere armağan eden kadınların aydınlanmacı, eşitlikçi ve özgürlükçü mücadelenin en ön saflarındaki yerini koruyarak bu mücadeleyi ileriye taşımaları hayati önem taşıyor. Diktatöre inat!