Bir ruh halini örgütlemek



01-11-2014 10:52


Can Soyer

Siyasetin farklı araçları ve yordamları var. Kuram, tarih bilinci, ideolojik konum, yöntemsel titizlik bunlardan bazıları.

Bir de, öngörü var. Zaman zaman bireye has bir istidat gibi değerlendirilse de, öngörü, hem oluşumu hem de sonuçları itibariyle kolektif bir içeriği ifade eder.

Daha doğrusu, öngörü, kuşkusuz tek tek bireylerde gözlemlediğimiz bir yetenek olabilir. Ama hem tekil bireyin gerçek süreçlerle kuracağı ilişkinin sınırlı doğası hem de bireyin kendi deneyimlerini kırılmalar olmadan genelleştirmesinin imkansız olması nedeniyle, öngörünün kolektifleştirilmesi siyasetin en önemli kazanımlarındandır.

Demek ki, siyaset söz konusu olduğunda ve herhangi bir siyasetten değil de sosyalist ve devrimci siyasetten söz ettiğimizde, öngörünün, daha baştan, ilke olarak kolektif bir içeriği ifade ettiğini söylemiş oluyoruz. Kimin bu kolektif üretime ne kadar katkı koyduğundan bağımsız biçimde elbette.

Bundan sonrası ise, söz konusu kolektif öngörünün siyasal pratiklerde nasıl somutlanacağına dair bir tartışmadır. Zaten daha ilk adımda, böylesi bir tartışmanın merkezi noktasını da zikretmiş olduk: pratik!

Gramsci’nin yerinde biçimde vurguladığı gibi, öngörü, siyasal pratikle iç içedir. Bu, sadece öngörülerin pratiğe dökülmesi gerektiği anlamına gelmemekte, aynı zamanda pratik süreçlerin deneyimini edinmeyen, kendisini pratik süreçler içerisinde devindirmeyen öznenin öngörülerinin de eksikli ya da yanlış olacağını ifade etmektedir. Öngörü ve pratik, bu anlamda, birbirinden ayrılamaz bir bütünlük oluşturmaktadır.

Ancak tartışmayı bu noktada bırakmak, çeşitli karışıklıklara yol açabilir. Örneğin, “siz de her şeye en baştan karşı çıkıyorsunuz” türünden itirazlar, böylesi bir karmaşayı göstermektedir. Çünkü sorun, herhangi bir sürecin gidişatını önceden görebilmek, görünen tehlike ve risklere karşı önlem alıp uyarıda bulunmak değildir. Bu, devrimci siyasetin yetkinliğinin ve derinliğinin kanıtı olduğu gibi, öncülük iddiasının da mihenk taşıdır. Tartışmayı bu argüman üzerine kuranlar, bilerek ya da bilmeyerek, öngörülerin ve önsel tedbirlerin gerekliliğini sorgulamaya savrulurlar.

Peki burada bitiyor mu? Yani siyasette öngörünün önemi saptanıp, meşruiyeti teslim edildikten sonra tartışma tükenmiş, rahat bir nefes alınmış oluyor mu? Yoksa tartışma, tam da bu andan sonra mı başlıyor?

Eğer öngörünün pratikle kopmaz bir bağı olduğunu düşünüyorsak, birkaç adım daha atmayı göze almak zorundayız.

Şöyle ki, siyasette, gelişen bir sürecin sonuçlarını önceden kestirebilmek ne kadar önemli ve değerliyse, o sonuçların ortaya çıktığı/çıkacağı ana kadar müdahale etmenin yollarını aramak da o ölçüde meşru ve vazgeçilmezdir.

Dahası, devrimci siyasetten, öncü iradeden, halka karşı sorumluluktan dem vuruyorsak, sadece sonuçları tahmin etmekle yetinmeyip, o sonuçların gerçekleşmemesi için mücadeleyi de üstlenmek gereklidir.

Kobane gündemiyle ilgili tartışmaların taraflarına baktığımızda, biraz da bu karşılıklı konum alışların muharebesini görüyoruz aslında. Bir taraf “her şey çok güzel olacak” rahatlığıyla, dile getirilen her tür endişeye ve uyarıya burun kıvırırken, diğer taraf “biz zaten böyle olacağını söylemiştik, gördünüz mü?” diyerek öngörülerinden haz çıkarmak peşinde.

Bir taraf en miyop göz tarafından bile görülebilecek riskleri dert etmezken, diğer taraf olabilecek en uzak noktadan attığı keskin bir bakışın havasını atmakta.

Bir taraf siyasette öngörüsüzlüğe övgüler düzerken, diğer taraf siyaseti öngörüden ibaret kılmaya çalışmakta.

Oysa, Gramsci’den ilhamla, siyasetin öngörü ve pratik arasındaki ayrıştırılamaz bütünlükle kavranması gerektiğini söylemiştik. Bu bütünlük, örneğin bölgede yaşanan süreçten ABD ve Barzani egemenliğinin yükselmesi sonucunun çıkacağını söylemek kadar, ABD ve Barzani’nin bu olası sonuca erişememesi için mücadele etmeyi de dayatmaktadır. Örneğin, Kobane’nin ABD hegemonyası karşısında direnmesinin güçlüğüne işaret ederken, bu direnişi güçlendirecek, dolayısıyla öngörülen olumsuz sonucun oluşmasını önleyecek girdilerde bulunmak da gerekmektedir.

Türkiye’de devrimci siyaset, öngörülerinin tutmasından haz ya da kibir çıkarmayı marifet sayan bir ergenliği çoktan aşmış olmalıdır. Devrimci siyaset, öngördüğü sonuçların oluşmamasını, bu anlamda öngörülerinin bizzat kendi iradesiyle yanlışlanmasını sağlayacak olgunluğa erişmiş olmalıdır.

Aksi takdirde, kendi öngörünüz haklı çıktığı için şişinirken, öngörünüzün gösterdiği sonucun ortaya çıkardığı felakete seyirci kaldığınızı unutuverirsiniz.

Bu, tam anlamıyla, öngörülerinize, öngörülerinizin doğrulanmasından duyulan kibre ve hazza teslim olmak, mahkum olmak demektir. Gerçek gündemlerin, yakıcı mücadele başlıklarının olsa olsa yeni bir haz nesnesi olarak anlam kazanmasına yol açar.

Dolayısıyla, mevcut siyaset arenasında somut ve gerçek bir kulvarın değil, kibrin ve hazzın belirlediği bir ayrıcalıklı topluluğun, yalnızca bu topluluğun üyelerinin deneyimlediği bir varoluş biçiminin, adlı adınca bir kolektif ruh halinin örgütlenmesi anlamına gelmektedir.

Oysa gereksindiğimiz, bir devrimci siyaset tarzının kolektifleşmesidir.

Gereken hakiki ve devrimci bir ruhun örgütlenmesidir.