Bir kitap ve güncelleme denemesi



13-01-2018 00:06


Metin Çulhaoğlu

ABD’li akademisyen Lars T. Lih’in kitabı “Lenin” (2011) Aslı Önal’ın çevirisiyle 2017 yılı sonlarında Ayrıntı tarafından yayınlandı.

Lih’in başka bir çalışmasını okumadık. Bu arada kendisinin Rus Devrimi ve Lenin’e ilişkin değerlendirmelerinin kimi Marksist çevrelerce eleştirildiğini öğrendik. Bizde yeni yayınlanan kitabı da çeşitli yönlerden eleştirilebilir. Gene de Lih’in kitabında kolayca reddedilemeyecek bir kurgu var. Amacımız, bu kurguyu özetleyip Türkiye bağlamında “güncellemeye” çalışmak.

Başlarken, Lih’in metninde sürekli yer alan Rusça anahtar sözcüklere göz atalım: vojd  (öncü, önder, lider); narod (geniş anlamda halk) ve vlast (iktidar, siyasal iktidar).

Lih’in bu kavramlara dayalı kurgusunun özeti kendi ifadesiyle şöyle: “Rus proletaryasının dünya-tarihsel misyonu, narod’un vojd’u olmak, çarı devirecek bir devrime önderlik etmek, siyasi özgürlükleri tesis etmek ve böylelikle sosyalizmi getirecek olan nihai proleter vlast için zemin hazırlamaktı.”   (ss. 221-222).

O halde Lih’in sıralamasının vojd – narod – vlast şeklinde olduğunu söyleyebiliriz. 

***

Öncü (vojd) kim?

Parti mi işçi sınıfı mı?

Lih’e göre (ve bizce de) farklı açılardan olmak üzere her ikisi... Partinin proletaryayı örgütleme görevi asli bir görevdir. Bu görev, doğası gereği liderliği de içerir. Ancak bilinçlendirme-örgütleme çalışmaları ötesinde siyasal liderlik, “ilham verdiği gibi ilham da alan” bir partiyi gerektirir (s. 212 ve s. 229).  Parti ile sınıf arasında ilkinden ikincisine hep tek yönlü trafiğin Leninizm’le ilgisi yoktur.

Bir ayrım yapmak gerekirse, parti işçi sınıfının siyasal öncüsüyken işçi sınıfı da emekçi halkın, yani vojd’un toplumsal öncüsüdür. Sverdlov’dan aktarıldığı gibi “Bolşevizmin gerçek özü (…) proletaryayı ve onun aracılığıyla da narod’u örgütleme becerisiydi.” ( s.212).

Günümüz Türkiye’si için bir güncelleme yaparsak, önerilen kurgu açısından bugün ortada eksiksiz olarak sadece narod vardır. Kuşkusuz işçi sınıfı da vardır; ancak özellikle 1895-1907 Rusya’sından (ve örneğin 1973-80 dönemi Türkiye’sinden) farklı olarak bugün militan bir sınıf hareketinden söz edemiyoruz. Bu yüzden proletaryanın narod’a öncülüğü de henüz gündemde değildir. Oysa Krupskaya’nın Lenin’e atıfla söylediği gibi “işçi sınıfı yalnızca bütün emekçilerin vojd’u olarak zafer kazanabilir.” (s. 245).

Bir başka vojd’a, partiye gelince: Bugün Türkiye’de vojd olmanın karşılığını verebilen, bu alanda tekleşmiş bir parti yoktur. Ancak çalışmalar boşuna sayılmamalıdır; yarın sınıf hareketlendiğinde bu dinamizm mutlaka önceki vojd’luk çabalarının izlerini taşıyacaktır.    

***

Rusya’da önce 1917’ye, ardından on yıl sonrasına uzanan sürece bakarsak köylülük çıkarıldığında geriye proletarya dışında dişe dokunur bir narod öğesi pek kalmamaktadır.

“Güncelleme” diyorsak yüz yıl öncesiyle günümüz arasındaki en büyük fark da burada ortaya çıkmaktadır. Bugün Türkiye’de (ve dünyanın büyük bölümünde) geniş bir narod’dan söz edilebilir; ancak narod artık büyük ölçüde kentlidir. Dahası, proletarya ile narod arası geçişkenliklerin fazlalığı ayrım çizgilerini silikleştirmektedir. En önemlisi ise, köylülüğün narod’un asıl ağırlığını oluşturduğu dönemlerden farklı olarak, bugün proletaryayla narod arasındaki ilişkilerin klasik “ittifaklar” çerçevesine oturtulamayacak olmasıdır.

Başka bir deyişle sosyalizm mücadelesinin günümüzdeki temel sorun alanlarından biri, temsil edeceği sosyalizmi hareket içinde narod’un başka kesimlerine de benimsetme imkânlarına daha fazla sahip olan işçi sınıfının bugün narod’a fazlaca gömülmüş, bir yerde onunla “hemhal olmuş” durumudur.

“Çıkış” ise iki yönlü olabilir: Birincisi, yeni bir sınıf hareketinin işçi sınıfının narod içindeki konumunu daha seçik (görece farklı) hale getirmesi; ikincisi ise narod içinden sınıfla ilişkilenmeyi de sağlayacak, ona hem ilham verip hem de ilham alacak demokratik yapıda, herkese açık, şeffaf kurumların (s. 108) ortaya çıkması…

***

Ya iktidar (vlast)?

Yazının uzadığının farkındayız; ama hele bir (vlast) olsun gerisini getiririz deyip işin içinden çıkılamayacağını da biliyoruz. “Bizde” köylülüğün çeşitli kesimleriyle ittifak gibi bir meselenin dışında vlast, sosyalizmin hemen kurulması değil “sosyalizme doğru adımlar atma” (s. 154) sürecini yaşayacaktır. Ve bir kez daha tekrarlarsak, uğraşılması gereken “doğum lekeleri” de Marx’ın zamanında öngördüğünden daha koyu olacaktır.

***

Sorulabilir: Türkiye’nin bugün geldiği noktada böyle konularda yazmanın yararı var mı? Verebileceğimiz yanıt şudur: Leninizm’i çoktan hatmetmiş olup yazarlık mesaisini güncel durumlara ilişkin köşe yazılarından ibaret sayan bir kesimin dışına çıkmaya çalışıyoruz… 

Ara sıra da olsa yapmayalım mı yani?