Bir İzmir okuması



11-11-2018 01:08


İzge Günal

Kendimi şanslı saydığım noktalardan bir tanesi de İzmir’de yaşıyor olmam. Üstelik emekli olup da çevreme daha çok bakmaya başlayalı bunu daha sık ve yoğun hissediyorum. Elbette neden diye de kendime soruyorum. Politik anlamda ilerici bir yer olduğu kanısında değilim, hatta biraz şoven, dahası biraz da lümpen olduğunu söyleyebilirim; yıllar yılı sağ partilerin oy deposuydu zaten. Yine soruya dönersek, sanırım bu şehrin gevşekliğini seviyorum ben. Gerçekten de İzmir’de saat kavramı yoktur, daha doğrusu gevşektir; toplantılar zamanında başlamaz, hep bir yerlere geç kalınır, bugünün işi yarına bırakılır; üstelik sanki çok olağan bir şeymiş gibi bir de savunulmaya çalışılır. 

Türkiye’nin başka bir yerinde olduğunu duymadığım, görmediğim ölçüde keyfine düşkündür İzmir’de yaşayanlar. İklimin yumuşaklığı hem insanları gevşetirken hem de içki içilebilecek yer sayısını doğal olarak artırır, bu insanları biraz daha gevşetir ve bu kısır döngü sürer gider. 

Günümüzde İzmir’in ilerici yönü tartışma götürmez, peki bu nasıl oluyor? İşte birileri bahsettiğim kısır döngüyü kırmaya çalışıyor da İzmir tepki gösteriyor, ilericileşiyor. Hani birileri Urfa’da isot kullanımına müdahale etmeye kalksa ne olur? Böyle düşünün.

Yaşam keyfi kavramının daha doğru ve daha kapsamlı ifadesi olan yaşam kalitesi İzmir’in gelecek planlarına da yansıyor. Büyükşehir Belediyesi’ne bağlı İzmir Akdeniz Akademisi’nin (İAA) yayınladığı “İzmir Modeli” isimli kitapta hazırlanan projelerin rant üretmeye değil, “yaşam kalitesi” üretmeye odaklanması isteniyor. İsteniyor da, yaşam kalitesinin insanların gelir düzeyiyle doğrudan ilişkili olduğu açıkken ve ekonomik sorunların da belediyeyi aşan bir iş olduğundan şüphe edilemeyeceğine göre, ne olacak şimdi?

Hani, işi yine “tek yol devrim”e getirmek istemiyorum ama ortalığı AVM’ler, gökdelenler sararken, bırakın yaşam kalitesini, görsel kirlilik ne olacak sorusu bile yanıtsız kalıyor.    
Bence, bir modelin özgün olabilmesi için ön şart başka kentlerin deneyimlerinden yararlanıp, sonra da aşmaktır. Gerek kişinin kendisini kentin bir parçası gibi algılayabilmesi, gerekse belediyeyi aşan devlet projelerine tepki gösterebilmek için, kararlara katılım mekanizmalarının açık olması gerekir. Üstelik bu ülkenin Fatsa deneyimi varken, Ovacık bir model olarak önümüzdeyken. 

Hakkını yememek gerek, İzmir’de belediyenin tarımsal üretime katkısını görmemezlik edemeyiz. Doğrudan üretimin dışında, sözleşmeli üretim modelini, yani kooperatiflere alım garantisi vererek ve teknik olarak destekleyerek piyasa koşullarında ezilmelerinin önüne geçme modelini, Türkiye’de ilk uygulayan İzmir olmuştur. Böylece küçük toprak sahipleri korunmuş, kooperatifleşme teşvik edilmiş ve İzmir’e sağlıklı ürünler sunulmuştur. 

Konuyla ilgili ayrıntılı bilgi ve verilere “İzmir İli/Kenti İçin Bir Tarımsal Gelişme ve Yerleşme Stratejisi” kitabından ulaşılabilir ama küçük üreticinin korunmasının İzmir’in geleceği açısından yaşamsal önemde olduğunu söylemeliyim. Burada İzmir’in geleceğinin tarımda olduğunu düşündüğüm sanılmasın; küçük üreticinin korunmasının yağmaya karşı bir engel olduğu için önemsiyorum.  Topraklarının yüzde kırkı ormanlık alan olan, 101 kilometre doğal plaja sahip bir kent turistik yağmaya açık dururken, yaşam biçiminin çekiciliği de özellikle İstanbul’dan ciddi bir göçü beraberinde getirdi. Bu durumda, tarım arazilerinin elden çıkarılmaması için, konut yapımına açılmaması için üreticilerin desteklenmesi gerekiyor.  Yoksa küçük üretici köylü refleksiyle, yeterli ürün alamamasına karşın arazisini bir süre elden çıkartmaya dirense bile, deproleterleşme (mülksüzleşmeden yoksullaşma) gerçekleşir ki bu çok kırılgan, geçici bir durumdur; satış işlemlerine başlanılması an meselesidir. 

Şimdi diyeceksiniz ki, 1980’lerden sonra İMF, Dünya Ticaret Örgütü gibi örgütler aracılığıyla uygulamaya koyulan neoliberal politikaların bütünü 1990’larda Washington Mutakabatı adıyla topyekûn bir acımasızlığa dönüştüğü bir dönemde üretici desteklenmesi neye yarar? Evet, bu soruyu biliyorum da yanıtını tam bilmiyorum. Ama her direncin önemli olduğunu tam olarak hissediyorum.

Tarımsal kalkınma demişken İzmir gene İzmirliğini yapıp Türkiye’de “cittaslow” ve beraberinde “slow food” hareketlerini başlattı. Bilirsiniz, Carlo Pontini’nin öncülüğünü yaptığı Slow Food Hareketi, insan hakkının sadece doymak üzerinden ele alınamayacağını tat almanın da bir insan hakkı olduğunu söyler. Tam da İzmir’e yakışan bir tarz. Evet, İzmir’in kebabı yoktur ama balığı sütlü gibi, yoğurtlu gibi, şevketi bostanlı gibi farklı biçimlerde sunar. Sebze yemeklerinde bir harikadır. Özelikle zeytinyağlı olanlarında. Zaten zeytinyağının bu coğrafyada girmediği yer nerdeyse yoktur; besindir, ilaçtır, yakıttır. Uç bir örnek ama 1700’lü yılarda sofralık üzüm zeytinyağının içinde saklanırmış. Artık, sadece saklamak için mi, yoksa lezzetiyle de bir ilgisi var mıdır, bilmem ama İzmir’de zeytinyağlı üzümde farklı bir lezzet aranmış olması bana hiç yanlışmış gibi gelmiyor. 

Zeytin ve yağı tarihin bilinen her döneminde İzmir’le birlikte var olmuş. Antik dönemde Klazomenai’den (bugünkü Urla) zeytin ihraç edildiği (özelikle Marsilya’ya) artık kesin olarak biliniyor; bölgenin ekonomik açıdan zirvede olduğu tek dönem de buymuş yine bilindiği kadarıyla. Sonra? Sonra İstanbul çıkmış piyasaya ve tüm Anadolu onu beslemek için çalışmaya başlamış. Robert Mantran deyimiyle İstanbul tam bir capitale ventra (mide kent) imiş.  Antik dönemin önemli limanları olan İzmir, Urla, Seferihisar, Çeşme, Kuşadası, Foça eski önemini yitirmiş çünkü zeytinyağının dışarıya satılması yasaklanmış, sadece İstanbul’a gidiyormuş. Ancak zaman zaman izin veriliyormuş Fransız tüccarlara. Onlar da, gümrük ve diğer vergileri verdikten sonra ayrıca “beher kıyye için de üç akça resm-i miri” veriyorlarmış. Elbette yasa dışı yollar açıkmış o dönemde de; örneğin “madrabazlar” ürünü köylüden topladıktan sonra gizlice açıkta bekleyen “küffar” gemilerine götürürlermiş. Bu iş çok kârlıymış ama tabii tahmin edilebileceği gibi o ölçüde de riskli, sonuçta kelleden olmak da varmış. 

Kudüs vilayetinde ise zeytin ve zeytinyağını satın alabilmek için “frenkler” bir oyun oynayıp, yöneticileri kandırıp zeytin ağaçlarını ikiye ayırtmayı başarmışlar; İslamiyet’ten önce dikilen ağaçlara “zeytun-i rumani” veya “zeytun-i kâfiri”, İslamiyet’ten sonrakilere ise “zeytun-i İslami” demişler ve kâfir zeytininin satışının mubah olduğuna ikna etmişler. Herhalde İzmir o zaman da “gâvur”muş ki, bu numaralara kanmamış.

Bugün için garip gelebilir ama 19. yüzyıla dek tarım ticarileşmemişti. Dışarıya mal satmak değil, iç pazarda mal bolluğu yaratmak önemliydi; dünyada provizyonizm denilen bir sistem geçerliydi. Yeri gelmişken, Kanuni döneminde, yani Osmanlı gücünün zirvesindeyken kapitülasyonlara izin vermesi, bugünkü sistem içerisinde açıklamak olanaksızken, provizyonizme gayet uygundu ve Osmanlı’nın çıkarınaydı.

Neyse konuyu dağıtmayayım, İzmir’de zeytin hep önemliydi. Sadece Marshall yardımıyla zeytinyağının yerine mısırözü ve margarin koyma girişimleri, “zeytinyağlı yiyemem aman” şarkısını popularize etme çabaları olduysa da, şarkı tuttu ama yağlar değil. Bence zeytin konusunu burada kapatırken, yine İAA’nın yayınladığı “Foça ve Çevresi” ile “Zeytinin Akdeniz’deki Yolculuğu” kitaplarını önermek isterim. 

İki yıl önceki bir kent yazımda, kent okumalarında o kentin geçmişi ve o günkü durumu ile birlikte kentin karakterini kazandığı kırılma noktasını atlamamak gerektiğini söylemiştim.1 Bence bu dönem Çaka (veya Çağa) Bey’e denk geliyor İzmir için. Çaka Bey 1071 yılında Anadolu’ya gelen Türkmen beylerinden birinin oğlu. Malatya civarındaki bir savaşta Bizanslılara esir düşüyor. Ancak imparator Nikeferos Botaneiates onu diğer esirlerden ayırıp sarayına yolluyor ve “protonobilissimos” (en soyluların birincisi) unvanını veriyor. Sonra nasılsa gözden düşüyor ve İzmir civarına gelip, İzmir merkezli, bugünkü Balıkesir, İzmir ve yakın adaları kapsayan bir devlet kuruyor ve kendine de imparator unvanını alıyor (İzmir’in tarihteki tek imparatoru). Esas cüret bundan sonra başlıyor ve Fatih’ten 450 yıl önce İstanbul’u almak için akınlara başlıyor. İstanbul’u alamıyor ama İzmir’e günümüze dek sürecek bir özgüven bırakıyor. “Çaka Bey”in ölümü de ilgilenmeye değer, meraklısı Akdes Nimet Kurat’ın kitabına bakabilir. 

Keyif dedim ama bir noktayı eksik bıraktığımın da farkındayım. Keyif olur da, kitapsız olur mu? Olmaz elbette, hele bu sütunlar için hiç olmaz. İlginçtir, İzmir’de ilk Osmanlıca kitap satan mekânlar Abdülhamid dönemine denk gelir. Ancak kitapçılık tek başına yetmediği için ikinci bir iş daha yapmaları gerekir. Erkan Sevinç’in “İzmir’de Kitapçılık” isimli yapıtında ilk kitapçılardan Tönbekici Fettah Efendi, adı üstünde tütün mamulleri, Hafız Ahmet Efendi kırtasiye, Ahmet Sabri Efendi ise giysi sattığını anlatıyor. Ahmet Sabri’nin dükkânı “tam bir Osmanlı Bonmarşesi” olarak anılırmış. Ancak kitaplar üzerindeki sansürün artması, bu kişilerin kitapçılığı ikinci plana itmelerine yol açmış. Abdülhamit önce yedi kişilik “Encümen-i Teftiş ve Muayene” yi kurmuş, sonra zamanla sayı artarak 55 kişiye ulaşmış. Bu heyet kitapların “muzır” olup olmadığına bakıyor ve buna göre nadiren basılmasına veya ülke içinde satışına izin veriyormuş. Bu yetmezmiş gibi bir de “Tetkik-i Müellefat Hey’eti” kurulup buna da Teftiş heyetinin onayından geçmiş kitapları inceleme görevi verilmiş. Encümen ve üye sayısı arttıkça, basılan kitap sayısı azalmış ve üyelere iş kalmayınca sigara kâğıdı ve kibrit kutusu üzerindeki resimleri inceleyip sansür etmeye başlamışlar (daha ayrıntılı bilgi için “Abdülhamit Döneminde Sansür” kitabına bakılabilir). Ama yine de sansürün İzmir’de İstanbul’daki kadar ağır olmadığını söylemek gerek. Örneğin İzmir’de bir hafiye teşkilatı yoktu, arada sırada İstanbul’dan bazı “gizli ve talimatlı” memurlar geliyor, ancak uzun süre barındırılmıyorlardı. Dönemin ABD İzmir konsolosu, Malta’dan getirilecek bir matbaa için, İstanbul’da kurulursa Babıâli’nin burnunu sokabileceği, İzmir’in ise daha rahat bir yer olduğunu söylüyordu.    

İzmir’in kitap açısından gerçek özgürlüğü Meşrutiyet ve İttihat Terakki ile Milli Kütüphane’ nin kurulmasıyla gerçekleşti. Uzunca bir süre Türkiye’nin en büyük kütüphanesine olan Milli Kütüphane’ye gelir için Elhamra sineması kurulmuştu. Bugün İzmir Opera Binası olarak kullanılan bu bina kesinlikle görülmeli. Tabii sadece bina değil, sergiledikleri de. Opera zannedildiği gibi bence elit bir kesimin sanatı değil, daha doğrusu olmamalı. Yine zannedildiği gibi özel bir donanım da gerektirmiyor; kaliteli müzik dinlemek, sahnedeki eğlenceyi izlemek için gidilmeli.  Hele bu sezon oyunları arasında yer alan Cavalleria Rusticana ve I Pagliacci operada gerçekçilik (verismo) akımının genellikle birlikte oynanan iki örneği. Ancak operanın gerçekçiliği, diğer sanatlardan biraz farklı bence; büyülü gerçekçilik gibi. Sanki her an fantastik bir şeyler olacakmış gibi geliyor insana: İzmir gibi

Evet, tarımdan operaya, Çaka Bey’den kitapçılara İzmir okumayla bitmez. Darısı başka bir yazıya…

1https://ilerihaber.org/icerik/izge-gunal-yazdi-ankaranin-tasina-bak-63732.html 
  
-İzmir Modeli, İlhan Tekeli, 2018.
-İzmir İli/Kenti İçin Bir Tarımsal Gelişme ve Yerleşme Stratejisi, İlhan Tekeli, 2. Baskı, 2018.
- Foça ve Mirası, Zeki Arıkan, 2016.
-Zeytinin Akdeniz’deki Yolculuğu, Konferans Bildirileri., 2. Baskı, 2018.
İzmir Akdeniz Akademisi’nin kitapları satılmıyor. Akademiden temin edilebilir. Web sitesinde bunların ve diğer kitaplarının PDF’leri var.


Çaka Bey, Akdes Nimet Kurat. Türk Kültürünü Araştırma Enstitüsü, 3. Baskı, 1966. Sahaflarda 4-15 TL arası.

İzmir’de Kitapçılık 1839-1928, Erkan Serçe, İzmir Büyükşehir Belediyesi, 2. Baskı, 2002. Fiyatı 9 TL. Yaygın dağıtımı yok, APİKAM web sitesinden satın alınabilir.


Abdülhamit Döneminde Sansür, Cevdet Kudret. Cumhuriyet Kitap iki cilt, Milliyet tek cilt olarak bastı. Sahaflarda 3-25 TL arası. 

Cavalleria Rusticana, Pietro Mascagni; I Pagliacci , Rugero Leoncavalli. İZDOB, 2018. 5 TL