'Bir ihtimal daha var...'



08-05-2020 00:21


Güray Öz

Güray Öz

 

 

         Son ayların ilginç tartışması “Erdoğan sonrası -modadır, Post Erdoğan deniliyor- politika nasıl şekillenecek?” sorusuna yanıt arayan tartışmadır. Belli tahminler eşliğinde yürüyen bu tür değerlendirmelerin ortak noktası Erdoğan döneminin artık sona yaklaştığı iddiasıdır. Hem kendi partisini devre dışı bırakmış olması hem de ekonomide, dış politikada gözle görülür tablo bu kanıyı  güçlendiren ögeler olarak sayılıyor.

         “Erdoğan sonrası”, gerçekleşmesi güncel olmayan bir faraziyedir. Bu faraziye ancak önümüzdeki seçimleri yitirirse beklenebilecek bir ihtimale dayanıyor.

         Bir saptama yaparak, yaygın kanıya bir öge daha ekleyerek devam edebiliriz. Saptama şudur: Erdoğan baştan beri AKP içinde dışında ittifaklarla siyaset yapan bir politikacıdır. Onun iktidar olma stratejisinin temelinde ittifaklar yatar. Bu ittifaklar gerektiği zaman, yani iktidarını zaafa uğratacak ya da tehlikeye sokacak noktalara gelindiğinde, hızla terk edilmekte, yenileri hızla kurulmaktadır.

***

         AKP iktidarının ilk yıllarında arka planında tarikatlar arası uzlaşmalara dayanan ittifaklar parti içinde kuruldu. Pazarlık hızlı, kızılcık şerbetli, kırıcı da olsa  uzlaşma ile sonuçlandı. “CB’lığı Abdullah Gül’e Başbakanlık yani yürütme,  gerçek iktidar Erdoğan’a” şeklinde biçimlendi. Bundan sonrası Erdoğan’ın kurduğu, terk ettiği, yeniden kurduğu, şekillendirdiği ittifaklar politikasıdır.

         İlk büyük ittifak, Erbakan döneminde işbirliğinden uzak tutulan, tarikattan daha farklı, emperyal destekli, siyasi iddiası olan Gülen Hareketi ile kuruldu. Bu ittifakİslamcı bir ittifak gibi görünse de, sol ve Kemalizm karşıtlığı, devleti yeniden yapılandırma temelinde gelişmişti. İttifakın “mütemmim cüzü” solu demoralize etme, ideolojik destek, Neoliberal Batı ile iyi ilişkiler kurma görevini üstlenmiş liberaller oldu. Bu derin ideolojik politik işbirliği büyük bir çatırtıyla, Gülen çetesinin Erdoğan için tehlikeli hale gelmesi, kanlı darbe girişimi ile bitti.

         Askerlerin ve Kürtlerin Gülen çetesinin “koç başlığı” ve “teknik becerisi” ile tasfiyesi de neredeyse eş zamanlıdır. Ordunun “rehabilitasyonu” tam başarıyla, Kürt siyasi hareketinin tasfiyesi mümkün olduğu kadarıyla sonuçlandı. Sonraki dönemin müttefiki MHP’dir. Bu süreç aynı zamanda parti içinde büyük tasfiyelerle kuruluş döneminin parti içi ittifaklarının sona erdirilmesi sürecidir.

         Erdoğan’ın ittifaklar politikasının ideolojik bir temeli var mı? “Türk İslam sentezi”nin güncellenmiş versiyonu  “Milliyetçi İslamcı” bir ideolojiden söz edilebilir. Bu ideolojinin Erdoğan’ın hâlâ koruduğu varsayılan çekirdek muhafazakar tabanı sabitleyen ideolojik temeldir. MHP ile ittifakı mümkün kılan ideolojik temel de budur. Ama olası bir seçimde çekirdek tabanı tutmaya yarayabilecek bu tür bir ideolojik temel aynı zamanda bir zaafiyete de işaret eder.     

         Çünkü aynılaşan ideoloji, ortaklığı ittifak olmaktan çıkartır.

***

         Bundan sonra ne olabilir? Erk’in tekleştiği bu dönemde ufukta yeni bir ittifak görünmüyor. Bu da MHP’yi terk edilmesi güç bir müttefik haline getirdi. Ortaklığın devam edebilmesi Kürt hareketi ile farazi olarak denenebilecek -geçmişte denenmişti- bir ittifakı imkansızlaştırıyor. Öyleyse Erdoğan döneminin artık sıra dışı, halk ve siyasi öznelerle kabul edilmesi güç yöntemler olmaksızın sürdürülmesinin zor olduğu söylenebilir; post Erdoğan iddiası da bu varsayıma dayanıyor zaten.

         Burada bir ek yapılabilir; dünyada genel olarak Macaristan örneğinde olduğu gibi aşırı sağın yükselişinden, iktidar ya da iktidara ortak olma potansiyelinden sık sık söz ediliyor. Bu tezin Türkiye’de geçerli olmasının önünde önemli bir engel var; Türkiye’de islamcı, otoriter sağ epey bir süredir iktidarda, yorgun ve tekleşmenin zaaflarıyla yaralı. Bu otoriter iktidarın sürmesi, daha “katılaşması” muhtemeldir ama o kadar.

***

         AKP’nin ittifaklar politikası karşı tarafı yani muhalefet cephesini de ittifaklara zorladı. Bunun ilk denemesi yerel seçimlerde gerçekleşti ve bu da ana muhalefet partisine parti içi solun ve sosyalistlerin hoşnutlukla karşılamadığı sağ söylemlere ağırlık verme, laiklik tezini geri çekme gibi politik adımlarda ısrar etme imkanı  sağladı. Bu rahatlığın bir nedeni de, seçmen kitlesi ve solun, ana muhalefet ne yaparsa yapsın “desteklemek zorunda olduğu” anlayışıdır.

         Gerçekte bu politikanın arasındaki temel düşünce, stratejik yaklaşım ana muhalefetin tek başına iktidar olma gücüne sahip olmaması; iktidar olmayı, AKP daha doğrusu Erdoğan karşıtlığı nedeniyle “demokratik söylemlere” bir ölçüde gereksinim duyan yeni partilerle ve İyi Parti ile sürdürülecek ittifaka bağlamasıdır.

***

         Ana muhalefet partisi siyasi stratejisini, bir zamanlar Ecevit’in yaptığı gibi yani halkın talepleriyle şekillenmiş popülist politikalar üzerine kurmak yerine, siyasi öznelerle ittifaklar temelinde gerçekleştirmekte kararlı. Gerçi Ecevit de seçimi kazandıktan sonra iktidar olmanın yolunu sağ siyasetle işbirliğine bağlamış, bu günleri doğuran“tarihi bir uzlaşmanın” kapısını açmıştı.

         Bunun pratik uygulamasının, CB seçimlerinde kapalı bir şekilde denenen ama başarılı olmayan “Abdullah Gül’ün CB’lığı ve CHP önderliğinde geniş merkez ittifakının iktidarı”, bir anlamda törpülenmiş bir AKP ile ittifak formülü olduğu söylenebilir. Bu muhtemel ve mümkündür. AKP ile ittifak kapısı artık tümüyle kapandığı, yeni bir açılım ancak böyle mümkün göründüğü için Kürt siyasi hareketin bu ittifaka dışarıdan destek verebileceği dile getirilen ihtimaller arasındadır.

***

         Okurlar güncel tartışmaların ortak verilerinden derleyerek aktardığım bu analiz denemesinde bir kaç önemli unsurun eksik olduğunu fark etmişlerdir. Birincisi bu analiz ve benzerleri statik analizlerdir. İkincisi görünür gerçeklere, bilinen yöntemlerle “hesaplanabilir” verilere dayandığı için ve tam da bu nedenle görünmeyeni ama birikeni ihmal etmektedir. Görünmeyeni görmek istiyorsanız, düşünce kalıplarını değiştirmeniz, size anlatılanlarla, statükocu durum kavramlarıyla yetinmemeniz gerekecektir.

         Siyasetin içinde şekillendiği iniş çıkışlı bir süreç olan bunalım koşullarının dönemsel etkilerine, örneğin korona virüsünün ekonomik politik hayatta yarattığı şimdilik yönü belirsiz ama şok etkisi yaratan, daha da gelişecek olan kaçınılmaz  süreçlere, toplumsal psikolojiye etkilerine de bakmak gerekecektir. Halk hareketinin (buna sihirli bir kelime gibi bakıldığını biliyorum, değildir, halk genellikle çok yönlü olarak  hemen her zaman hareketlidir) nelerden etkilendiği görülebildiği ölçüde stratejiler gerçekçi olabilecektir.

         Bütün bunlar bize, “hiçbir şey eskisi gibi olmayacak” türü içi boş,  değerlendirmeler yerine statik olmayan, gerçeğe daha yakın, siyasi anlamı olan, aktivitesi giderek değişik nedenlerle artan halkı ve solu es geçmeyen, gerçekçi analizler yapma imkanı verir.

***

         Bilimsel kuşku, sezgi, gözlem ve eleştirinin (sahtesi, sınıfları dikkate almadığı en azından sınıf formunu deforme ettiği için eksiktir, bu nedenle kulak asmamakta yarar vardır) kurallarına, örneğin eşitsiz gelişme yasasına, aynı zamanda eskimiş ideolojik formların modern hayata sızmasının yarattığı tehlikeli gelişmelere ve kuşkusuz yeni siyasi imkanlara dikkat çekmek yol gösterici olabilir. Metin Çulhaoğlu’nun dediği gibi “Ciddi tehlike, ‘bu işin’ bugünkü rejimle böyle gideceğinin kesin olmasıdır; rejim, uykudaki arkaiki yeni yorumlarla uyandırmayı ve yeni arkaikler yaratmayı sürdürecektir. ‘Umut kapısı’ ise şudur: Geri, gerici ve arkaik olanın gündeme gelmesinde öznel faktörün, yani siyasal rejimin payının bu kadar belirleyici olması, aynı zamanda karşı siyasal mücadeleyle sonuç alma şansını da artıran bir faktördür.”  (Bkz; Eşitsiz Gelişme ve Arkaik Olanın Yükselişi, İleri Haber)

         Yeni siyasi imkanlar önemlidir, çünkü eskimiş arkaik ideolojik formlar, zamanımıza sızar, neredeyse belirleyici olmaya soyunurken, benim aklıma hep insan ve onun potansiyelini en iyi ifade eden sınıf, sınıfsal bilincin ifadesi olan aydınlar gelir. Onları Marcel Proust’un anlattığı insanlara benzetirim. Proust’un insanları “yıllara dalmış devler misali, yaşamış oldukları sayısız günden oluşan birbirinden uzak dönemlerin hepsine birden aynı anda değerler.” (Marcel Proust, Kayıp Zamanın İzinde; Yakalanan Zaman, sf.355. YKY)  O nedenle Marx eskimez, öncesi ve sonrasıyla bizi hep düşündürür, o nedenle birbirinden kopuk gibi görünen uzak dönemlere aynı anda değer, tarihi yeniden yazmaya girişiriz.

***

         Korona salgını ölümü, yaşamı, ekonomiyi, politikayı birlikte düşünmeyi zorlayan yeni bir durum yarattı. Halkın kendisinin farkına vardığı bir süreç içindeyiz. Peki, solun da tartışmaları izleyen değil, “armudun sapı üzümün çöpü” demeden siyasete müdahale eden bir özne olması çok mu zor?

         Şarkıda “bir ihtimal daha var” cümlesi “o da ölmek mi dersin?” diye devam eder. Yanıtı şarkıda da yoktur ama en iyisi iyimser olmak, en azından ısrar etmektir; “söyle canım ne dersin?”