Bir bildiği var mı?



10-05-2016 09:16


Metin Çulhaoğlu

Cumhurbaşkanı’nın, “saray darbesi” de denilen, peş peşe gelen müdahalelerine tanık oluyoruz… 

Hemen yarına değil de daha uzun döneme yayılacak sonuçlara, ortaya çıkması muhtemel durumlara ilişkin neler söylenebilir? 

İki yol vardır: Ya bunlara belirli niyetler atfetmeye, bir anlam vermeye çalışırız ya da artık her tür rasyonalitenin dışına taşmış, kişisel tutkuların belirleyici damgayı vurduğu arızi ve marazi bir durumdan, hatta “psikolojiden” dem vururuz…

Diyoruz ki bunlardan ikincisini güçlendirecek kimi verilere rağmen ilkinde ısrar etmek, “bir bildiği var” demek gerekir.

En azından “varsaymak” gerekir; öbür türlü biz de belirsizlikler için kaybolur gider, “bakalım yarın ne yapacak” diye beklemeye başlarız. “Aman gitsin de normal biri gelsin” yetinmeciliği ise bir başta tehlikedir.

***

Sermaye sınıfının egemenliğinin, siyaset, rejim, ideoloji, kültür gibi alanlarda ne varsa hepsini baştan sona ve doğrudan belirleyeceği görüşü gerçekten “indirgemecilik”tir.  Bu sınıfın egemenliği, daha sonra üstüne gelecekler için bir çerçeve çizer ya da asgari bir zemin oluşturur. Bu çerçevenin içine ya da zeminin üzerine nelerin konulduğu ise ülkelerin kendi koşullarına, dünyaya belirli bir dönemde damgasını vuran ideolojik-siyasal ortama göre farklılıklar gösterir.

Örneğin İtalya’da Mussolini’nin, Almanya’da ise Hitler’in verili zeminden yararlanarak yükseldiklerini söylemek, bu kişileri doğrudan doğruya kendi ülkelerinin sermaye sınıflarının özel bir tercihle işbaşına getirdiklerini söylemekten daha doğrudur.  

Sonra, “demokratik cumhuriyetin” kapitalizm açısından “mümkün olan en uygun siyasal örtü olduğunu” duymuşuzdur. Sermaye bu sayede kendi iktidarını “öylesine güvenli, öylesine sağlam biçimde kurar ki, burjuva cumhuriyetindeki hiçbir kişi, kurum ya da parti değişikliği bu egemenliği sarsamaz.” (Lenin, Devlet ve İhtilal).

“Teorik bir doğru” olduğunun altını çizmek gerekir.

Teorik bir doğru olması, sermaye sınıfının kendi egemenliğine başka siyasal örtüler arayabileceği ya da en azından başka siyasal örtülere de fit olabileceği anlamına gelir.

Zaten Lenin’in sözlerinden beş yıl sonra “böyle olmaya” başlamıştır…

***

İşler böyleyse, peş peşe yaşanan “saray darbelerine”, Türkiye’yi bir yerlere sürüklemek isteyenlerin hamlelerine “özel psikoloji” dışında kimi anlamlar yükleyebiliriz.

Deneyelim.

Birincisi: Erdoğan siyaseti, zaman zaman katabileceği “Peronist” tonlar dışında, “ne istediler de vermedik” diyebileceği bir başka kesim olan sermaye sınıfının, kendi çizgisine fazla karşı duramayacağını hesap etmektedir ve bu hesabının büsbütün yanlış olduğu söylenemez. Hele bir de siyasetin rant paylaşımında merkezi bir rol oynadığı düşünülürse…  

İkincisi: Erdoğan siyaseti, batıyı zaaflı bir döneminde yakaladığını, bu fırsatı tepe tepe kullanabileceğini hesaplamaktadır. Ülkelerin kendi içlerine kapanacakları yeni bir dünya konjonktürü bekleniyor olabilir mi? Bilemeyiz; ancak şu kadarı kesindir: Erdoğan siyaseti, rejim, demokrasi, ideoloji ve kültür gibi alanlarda “küreselleşmenin” ve kimi evrensel “standartların” kof çıktığını görmekte, böyle bir ortamda ülkeye kendi istediği şekli verebileceğini düşünmektedir.

Üçüncüsü:  Erdoğan siyaseti, belirli bir doğrultuda ne kadar ileri adım atılırsa; devlete, kurumlarına ve topluma “ayar vermede” ne kadar yol alınırsa, buradan geri dönüşün de o kadar imkânsızlaşacağını bilmektedir. Şöyle de söylenebilir: “Erdoğan’sız AKP olmaz” deniyor; peki “AKP’siz Türkiye” olur mu? Burada kastedilen hiç kuşkusuz bu adı taşıyan, kendi tüzel kişiliğine sahip bir parti değildir; yarın bir gün bu ülkede AKP diye bir parti olmasa bile sermaye sınıfının Türkiye’si pek çok yönüyle “AKP Türkiye’si” olarak kalacaktır.

***

Karşıt cepheye, bizlere gelirsek, ortada bir fırsatın bir de tehlikenin bulunduğunu söyleyerek bitirelim.

Aslında, fırsatla tehlike birlikte, iç içe geçmiş durumdadır: Pek çok yönüyle bakıldığında ortadaki durum ve gidiş, toplumsal muhalefetin radikalleşmesi, Erdoğan-AKP karşıtlığının da ötesine sıçrama yapması için önemli fırsatlar sunmaktadır; ama bir bu kadar geçerli bir tehlike de muhalefetin Erdoğan dâhil orasından burasından biraz tıraşlanmış bir AKP Türkiye’sine razı olur hale gelmesidir.

Ama “yazgı” değildir; iş baştan sıkı tutulursa, yarın biz güçlendiğimizde güler yüzleriyle arzı endam edecek “kısmetlere” yüz verilmezse bu tehlike de bertaraf edilmiş olacaktır.